Türkiye, sosyal, politik, ekonomik ve hukuki alanlarda köklü bir değişim sürecinden geçerken, demokrasi, barış, eşitlik, adalet, insan hakları, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü gibi dünyanın üzerinde ittifak ettiği değerlerden hareketle terör başta olmak üzere uzun yıllardan beri kronikleşen meselelere çözüm odaklı yaklaşımların içerisine girmiştir. Önümüzde 12 Eylül’de gerçekleştirilecek referandumla yapılması amaçlanan anayasal değişiklikler söz konusu köklü değişim sürecinin son derece önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Daha önce totaliter yönetim anlayışına dayalı uygulamaların damgasını vurduğu tek parti dönemine ve 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat müdahaleleri sonrasındaki darbe dönemi uygulamalarına son veren halkın sağduyusu ve iradesi, bu defa önümüzdeki referandumun oylamasında insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü lehine üzerine düşen tarihi misyonunu gerçekleştirecektir. Bunda kimsenin şüphesi olmasın!
Etnik milliyetçilik üzerinden yürütülen ayrılıkçı terör faaliyetlerinin, sokak gösterilerinin, karakol baskınları ve benzer eylemlerin tamamen referandum sürecini baltalamaya, sivil siyasetin önünü kesip ülkeyi militarizme teslim ederek geriliğe mahkûm etmeye matuf olduğu, Türkiye’nin batısında ve doğusunda yaşamakta olan halkın büyük çoğunluğu tarafından artık iyice anlaşılmıştır. Bu süreçte sergilenen terör bağlantılı eylem ve olaylar, terörün kaynaklarının ve destekçilerinin sadece bizzat terörün içerisinde olan ve onu yöneten kimselerden ibaret olmayıp, rant ve saltanatlarının ellerinden gitmemesi için birtakım çeteleşme faaliyetleri içerisine girerek darbelerden medet uman, kişisel çıkarlarının devamı için ülkenin istikrarsızlaştırılıp zayıflatılması ve hatta parçalanması pahasına statükonun devamından yana entrika çevirenleri de kapsadığını göstermektedir. Saltanatları, ihtiras ve süfli çıkarları için Karanlık ve kirli oyunların içerisinde yer alanlar, Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmesinden, özgürlüklerin gelişmesinden, huzur ortamlarından, içeride ve dışarıda uzlaşmaya ve barışa dayalı politikaların sürdürülmesinden rahatsızlık duymaktadırlar. Bundan dolayı, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları destekçisi aydınlar, kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri önümüzdeki referandumun Türkiye açısından son derece önemli bir dönüm noktası olduğunun farkındadırlar.
Türkiye her ne zaman huzur ve istikrara kavuşup ilerleme yoluna girdiyse, söz konusu gelişimin önünü kesmek, huzur ve istikrarı bozarak toplumsal kargaşa yaratmak için yapılan birtakım faaliyetlere, kışkırtmalara, terör ve darbelere sahne olmuştur. Bu faaliyetlerin dış destekleyicileri olduğu kadar iç destekçileri ve dayanak noktaları da hep mevcut olmuştur. Uzun yıllar sürdürülen sıkıyönetim ve olağan üstü hal uygulamaları terörü ve dayanaklarını ortadan kaldırma noktasında başarılı olamamıştır. Çünkü problemin çözümü teröre karşı etkin mücadele yollarının geliştirilip devreye sokulması kadar, büyük ölçüde teröre zemin hazırlayan nedenlerin doğru olarak tespit edilerek terör şartlarının ortadan kaldırılmasıyla, ortamın ıslah edilip insani hale getirilmesiyle alakalı gözükmektedir. Bunun için de kültür, eğitim, ekonomi, siyaset ve hukuk alanlarında problemin çözümüne yönelik çok boyutlu çalışmalara ve projelere ihtiyaç vardır. Terör problemi öne çıksa bile, bu konu tek başına ele alınarak çözülebilecek bağımsız bir mesele değildir. Terör problemiyle beraber eğitimde, siyasette, askeri yapıda, yargıda, ekonomi ve diğer alanlarda halledilmesi gereken birbiriyle ilişkili önemli problemlerimiz mevcuttur. Daha temele inildiğinde, bu problemlerimizin büyük çoğunluğunun özellikle son yüzyılda toplumun manevi dinamiklerinde meydana gelen zayıflama, değer kayıpları ve buna bağlı zihniyet değişimiyle, bu kayıpların ve zihniyet değişikliğinin toplumun bütün hayat alanlarına, siyasete ve devletin kurumlarına yansımasıyla bağlantılı olduğu anlaşılabilir.
Son yüzyılda Batı değerlerini ve medeniyetini yeterli analize tabi tutmadan şuursuzca taklit etmeye matuf gayret ve politikalar, modernitenin eleştirisiz kabulü ve benimsenmesi, sekülerizasyonla beraber ortaya çıkan şiddetli dünyevileşme, din ve manevi değerler karşısında negatif tavır alışı ve buna bağlı değer kaybını hızlandırmıştır. Tarihi, kültürü, din ve manevi değerleri dışlayarak belirli bir etnik yapı ve dil üzerinden laik bir ulus yaratma projesi başarılı olamamıştır. İdeolojik ve etnik kaygılarla toplumun önemli bir kesimini dışlamaya ve ötekileştirmeye matuf politikalar sonuçta etnik ve ideolojik terörün de zeminini oluşturan kutuplaşmaların ve sosyal gerilimlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Son yüzyılda modernitenin olumsuz etkisiyle Müslüman toplumların aydın ve elit kadrolarının dünya görüşlerinde, zihniyetlerinde, insan ve toplum algılarında önemli değişmeler gerçekleşmiştir. Örneğin, insanın yaratılanların en şereflisi (eşref-i mahlûkat) olduğu değil de tesadüflerin sonucu evrimleşerek meydana gelmiş, varlığı sadece dünya hayatı ile sınırlı, mide ve şehvetini tatmin etmenin peşinde koşan ekonomik bir hayvan olduğu, insanların birbirlerinin kurdu oldukları, kuvvetlinin yanında zayıfın yaşamaya hakkı olmadığı görüşleri işlenmiştir. Yine bilim ve teknolojinin insanların bütün problemlerine çözüm getireceğinden dolayı insanların artık Allah’a ve ahret inancına ihtiyaçları kalmayacağı, böylece modern dönemlerde Allah inancının ve dinlerin ortadan kalkacağı düşünülmüştür. İnsan ve toplumu her yönden seküler hale getirme amacına matuf olarak teşvik edilip yaygınlaştırılan materyalist tasavvurlar, çoğu yönetici, bürokrat, asker ve eğitimci olan Osmanlı ve Türkiye aydınlarını zihniyet planında derinden etkilemiştir. Allah, ahiret, evren, insan, toplum ve din algısındaki bozulmayla beraber çıkarcılığın ve ihtirasların insan ilişkilerinde etkin olması, siyasetin, ilahi vahiy tarafından da teyit edilen evrensel ahlâk ve hukuk değerleri, ilke ve prensipler üzerinden değil de ırkçılık, kabilecilik, etnik milliyetçilik, partizanlık, grupçuluk gibi ideolojik hale getirilip nesnelleştirilen şeyler üzerinden yapılmasını teşvik etmiştir. İslam’ın temel kaynağı Kur’an’da cahiliye olarak nitelendirilen bu durumun, toplumda tefekkür faaliyetinin ve eleştirel bakış açısının zayıflamasını, dini düşünce ve yaşayışta yozlaşmayı, kültürel dejenerasyonu, kurumsal bozulmayı, sosyal adalet ve güven duygusunun kaybedilmesini, fırsat eşitliğinin ortadan kalkmasını, kardeşlik, paylaşım ve dayanışma ruhunun yitirilmesini, sosyal dengelerin bozulmasını ve nihayet anarşi ve terörün hortlamasını beraberinde getirmiş olması mukadderdir.
İçerisinde rahmet ve mağfiret ayı Ramazan’ın da bulunduğu Üç Aylar’ın birbirini sevmeyi, affetmeyi, kardeşliği ve paylaşmayı teşvik eden manevi ikliminin bizleri kuşattığını hissederken, yaşamakta olduğumuz toplumsal problemlerinin birçoğunun çözümünü, önce bizi biz yapan değerlerde, yani medeniyetimizin asli kaynaklarında aramanın doğru olacağını düşünüyoruz. Arapların, Türklerin, Kürtlerin ve Farslıların teşekkülünde önemli misyon icra ettiği zengin İslam Medeniyeti, hakim olduğu coğrafyalarda farklı ırklara, etnik yapılara, dillere ve dinlere mensup milyonlarca insanı yüzyıllar boyunca farklılıklara saygı, adalet ve barış temelinde güven ve huzur içerisinde bir arada yaşatarak insani manada birçok örnek tabloya imza atarken, bunu tevhit inancına dayalı değerler sisteminden hareketle kardeşlik, sevgi, saygı ve paylaşma ortamlarının inşasıyla gerçekleştirmiştir. Söz konusu değerler sistemini bilinç haline getiren Müslümanlar, sosyo-kültürel, etnik ve bölgesel farklılıkları toplumsal zenginliklere dönüştürerek insanlığa model olabilecek yönetimler ve kurumlar gerçekleştirmişlerdir. Medeniyetimizin temellerine sahip çıkmak, barış, hukukun üstünlüğü, adalet, insan haklarına saygı, demokrasi ve eşitlik gibi evrensel olarak nitelendirilen değerlere sahip çıkmanın, insanlığın müspet manada gerçekleştirdiği insani tecrübelere açılıp onları özümsemenin önünde bir engel oluşturmaz. Aksine, medeniyetimizin üzerine dayandığı asli kaynaklar, bu gibi müspet manadaki insanlığın ortak tecrübelerin hikmet çerçevesi içerisinde ele alınıp daha da geliştirilmesini teşvik eder. Sonuçta evrenin içerisine dâhil olduğumuzun ve insanlık ailesinin bir üyesi olduğumuzun da idraki içerisinde olmamız gerekir. Bundan bin dört yüz yıl önce insanlığa rahmet olarak gönderilen son Peygamber’in kabilecilik, ırkçılık, etnik milliyetçilik ve kan davaları ile bütünleşen cahiliye âdetlerini ayaklarının altına alarak çiğnemesi, “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız; Adem ise topraktandır! Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap olan üzerinde bir üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahînin de kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur” şeklindeki hitabı, bu evrensel gerçeği vurgulamaktadır.
Kur’an’da, üstünlüğün cinsiyet, ırk ve etnik farklılıklarda olmayıp takvâda olduğu; müminlerin birbirlerinin kardeşleri oldukları, insanlar birbirlerinin düşmanı iken Allah’ın rahmetiyle kalplerin telif edilip düşmanlıkların kardeşliğe inkılâp ettiği vurgulanırken, müminlerden bir ihtilaf çıktığında, ihtilafa düşen kardeşlerin aralarını ıslah edip barıştırmaları istenmekte, topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp ayrılığa düşmemeleri noktasında uyarılmaktadırlar. Üç Ayları idrak ettiğimiz şu günlerde, karanlık odakların güdümünde olduğu iyice anlaşılan terör faaliyetleri dozunu artırarak sivil siyaset gündemini teslim almayı ve referanduma giden yolu tıkamayı amaçlarken olay ve gelişmelere seyirci kalamayız. Artık etnik kökeni, dini, dili, mezhebi ve siyasi görüşü ne olursa olsun bütün toplum kesimlerinin; vatanına ve milletine karşı sorumluluk hisseden tüm aydınların; bilim adamı, eğitimci, asker, hukukçu, bürokrat, medya mensubu ve siyasetçilerin on dört asır önce Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi’nde bütün insanlığa yapılan evrensel çağrı ve uyarılara kulak verip anlamak gibi önemli bir sorumlulukları vardır. Rahmet, mağfiret ve bereket ayı Ramazan’ın oluşturacağı atmosfer, kardeşlik duygusu, sevgi, saygı, paylaşma ve dayanışma ruhunu teşvik eden havasıyla toplumu kuşatırken, milletimizin son derece önemli ve hayati bir konuda sağduyuya dayalı doğru karar vermesinin manevi ortamını hazırlayacaktır. Bu vesileyle bütün okuyucularımızın Berat kandilini tebrik eder, içerisinde bulunduğumuz Üç Ayların ve idrak edeceğimiz Ramazan’ın milletimize, İslam Dünyasına ve bütün insanlığa hayırlar getirmesini dilerim.