Türkiye’de bir türlü halledilemeyen terör, silahlı kuvvetler içindeki çıkan çeteleşmeler, güvenliğin ilk unsuru olan silahlı kuvvetler yapılanması üzerine tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bir süreden beri Genelkurmay çevreleri de dahil profesyonel ordu üzerinde durulmaktadır. Şüphesiz bütün bir kurumu töhmet altında tutmak haksızlık olur ama işleyen süreç böylesi bir tartışmayı haklı kılmaktadır. Bir kısmı yargı önüne çıkarılan darbeci yapı mensupları, toplumsal güvenliğimizin ne denli güvensizlikler taşıdığını da göstermiştir. Birileri kendilerine verilen güven sağlama görevini, topluma rağmen sistemin sahipliği düşüncesi içinde, genel geçer hiçbir ilke, kural ve değer taşımayan davranışlar sergilemiştir. Sonuç bakımından konumuz olan terörle mücadele de, bazı yerlerde yetersizlik, bazı yerlerde ise zaaflar taşıya gelmiştir.
Bu çerçevede mesela toplumu yüreğinden vuran, sıkça yaşanan ve bir kısmı sınırda değil bir hayli içerilerde gerçekleşen karakol baskınları, silahlı kuvvetler yetkililerince tatmin edici bir açıklamaya kavuşturulamamıştır. Dışarıdan geldiği söylenen bu terörist gruplar hakkında niçin önceden istihbarat yapıl(a)madığı, neden zamanında yardıma koşul(a)madığı soruları da cevapsız kalmıştır. Zaman zaman yapılan sınır içi ve ötesi hava hareketleri de kamuoyunda bir yerlere oturtulamamıştır. Bazı teknik ve kuruluşsal eksikliklerin yanında sanki bir gizli yapı ülkenin bu ciddi güvenlik mücadelesini çığırından çıkarıp akameti uğratmaktadır. Bu tabloda, rasyonel verimsizliği büyük masrafların karşısına koyduğumuz zaman profesyonel ordu tartışması daha bir anlam kazanmaktadır. Yani içeride ve dışarıda güvenlik sorunlarımızın çözülmesi ve bazı güvensizlik nedenlerinin ortadan kaldırılması sorunu, tırmanan terörün de iticiliğinde bir kere daha gündemimize gelmiş olmaktadır.
Devletin zirvesi PKK bağlantılı terörün üstesinden nasıl gelinebileceğine kafa yormaktadır. Hemen aklı başında herkesçe kabul edildiği üzere işin iki boyutu vardır ki bunlardan birisi kültürel, ekonomik, siyasal çok yönlü girişimlerdir. Bir başka deyişle terör ortamıyla mücadeledir, bölgedeki kültürel sürecin daha bir insani hale getirilmesidir ki son zamanlarda bu, demokratik açılım olarak ifade edilmektedir. Burası bir sivil siyaset alanıdır ve hükümete önemli işler düşmektedir. İktidar ciddi eksiklerine rağmen bu işi kendisi için bir görev bilmekte ve çözümler üretmeye çalışmaktadır. Ne var ki asıl amacı Kürt sorunlarının sağlıklı bir çözümü olmayan PKK son günlerde sergilediği eylemlerle bu girişimleri sabote etmeye çalışmaktadır.
İşin diğer boyutu ise bizzat terörün kendisi ile mücadeledir ve şüphesiz bu öncelikle güvenlik birimlerinin işidir. Ancak bu mücadeleyi verecek birimlerle ilgi yukarıda kısaca değindiğimiz nedenlerden dolayı bizzat güvenlik sağlayıcı birimler üzerinde düzenleme yapılması gerektiği kanaati hâkimdir. Ancak son gelişmelerde konu profesyonel ordu düzeyinde tartışılmamakta, hatta icra makamındaki hükümet böyle bir niyetinin olmadığını, sadece sınır güvenliğini sağlayıcı bir birim oluşturmak istediğinin ısrarla altını çizmektedir.
Bu noktada acilen devreye sokulacak çözüm yolları üzerinde durulması elbette makul bir düşüncedir. Ancak bunlara nihai çözüm yolları gibi bakılmamalıdır. Çünkü bu tür çözümler nereden bakarsak bakalım dünden bugüne süregelen ve yanlışlıklarında şüphe bulunmayan bir güvenlik (daha doğrusu güvenlikçi olarak adlandırabileceğimiz) sistemin içinde mahsur kalacak, beklenen sonuçları vermeyecek çabalardır. Mevcut sitem ve onun kullanıcıları bunları başka türlü değerlendirebileceklerdir ki bu yargımızı doğrulayacak yeterince örnek bulabiliriz.
Mesela 12 Eylül darbesi yapıldığında ülkenin yarısında sıkıyönetim hâkimdi ama terörde hiç bir azalma olmamıştı. Dönemin kudretli generallerinden olan Orgeneral Bedreddin Demirel’in itirafıyla bunun sebebi bekledikleri darbe ortamının oluşturulabilmesi için sıkıyönetime rağmen teröre müdahale etmemeleriydi. Burada hükümetin dışında bir cuntacı konsept vardı ve iç güvenlik için hükümetin istediği sıkıyönetim ilanı işlevini yerine getirmemiş, kan akmaya devam etmişti.
Şu ana kadar Güneydoğudaki terörle ilgili çabalarda da benzer durumlar yaşanmıştır. Oluşturulan korucu sitemi beklentilerin ötesinde pek çok olumsuzluğun yaşanmasına sebep olmuş, yine zaman zaman kurulan özel timler bir başka güvensizliğin kaynağını teşkil etmiştir. Açık yasalarla oluşturulmadığı anlaşılan ama Jandarmanın daha iyi bir istihbarat sağlayıp terörle mücadelesine olumlu katkıda bulunacağı düşüncesiyle göz yumulan Jitem en az PKK kadar terör eylemi gerçekleştirmiş ve böylece terörün tırmanmasını sağlamıştır. Burada sorunlu olan güvenlik sisteminin bizzat kendisidir. Gerekli denetim altına alınamayan güvenlik birimlerinin kendisinin güvensizlik nedeni olmuştur.
Burada güvenlik boyutuyla ilgili iç içe bir yığın sorun vardır. Sınır güvenliği nedir, bu güvenlik sınıra serpiştirilmiş, birbirleriyle yeteri kadar irtibat kuramayan karakol sistemiyle mi sağlanabilir, nihai sorumluluk kime aittir, görev bağlantılı suistimallar, lüyüs’illikleri kim nasıl denetlemektedir, kendine özgü bir mantıkla durumdan vazife çıkaran bir Ergenekoncu insiyatif nasıl bir sonuç doğurur, bunun hesabını kim verecektir, bu sorulardan bazılarıdır. Esasen bu soru yumağının en önemli göstergelerinden birisi sayılan karakol baskınları üzerine en yetkili ağızların yaptıkları açıklamalar hala kimseyi yeterince tatmin etmemekte, ama yapılacak hiçbir şey de bulunmamaktadır.
Şimdi terörün yakıcılığı karşısında icra mevkiindeki hükümet bu konuda bir çözüm olarak sınır birlikleri oluşturmayı düşünmektedir. İşin boyutları yeterince belli olmamakla beraber bu birlikler beş yıl askerlik yapacak, seçilmiş, uzman, paralı askerlerden oluşacaktır. Görüldüğü kadarıyla özel birliğin seçilmiş ve uzun süre görevli olma nitelikleri, sıkça eleştirilen, karakollardaki tecrübesiz asker sorununu aşmayı amaçlamaktadır.
Bu özellikler problemin bir yönünü çözerse de burada üzerinde durulması gerekli daha ciddi sorunlar vardır. Yukarıda sıraladığımız bazı zaafları göz önüne getirdiğimizde bu birliklerin bütünüyle buradaki sırf askeri yetkililerin emrine verilmemesi gerektiğinin altını çizmeliyiz. Şüphesiz bu, kabaca, silahlı kuvvetlere bir güven duymama düşüncesinin ötesinde bir şeydir. Bu birlikler eğer mevcut konseptin içinde kalacak ve denetimini de yalnızca asker yapacak ve sivil kontrolün dışında götürülecekse, bundan beklenenin sağlanamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Oluşturulacak bu sınır birlikleri mümkün olduğunca bir sivil emniyet birimi olarak çalışmalıdır. Bu olmadığı takdirde de asker -sivil bir karma ortak idare merkezi tarafından yönetilmelidir. Tabi bu uygulama ordu yapısından taviz vermek olarak eleştirilecektir. Ama unutulmamalıdır ki dünyanın geldiği noktada yakın bir zamana kadar büyük önem arz eden egemenlik, bağımsızlık, üniterlik kavramları nasıl içleri boşalıp anlam kaybına uğramışlarsa milli ordu kavramı da bir hayli örselenmiş bulunuyor. Dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde artık, Fransız ihtilalından bu tarafa iki yüz yılı aşkın bir zamandır devam eden ve belli yaştaki vatandaş kesiminin bir vatan görevi olarak sürdüre geldiği milli ordu olgusu ciddi bir değişim geçirmektedir.
Yüzlerce yıl kadim toplumlarda muhafız birliklerin dışında ordular, gerektiğinde kutsal değerleri savunmak üzere oluşturulan güç birimleriydi. Herkesi bir süre silâhaltına alan ulusçu anlayış, salt bir siyasal özneyi var kılmaya yönelik seküler yapılar olarak ortaya çıktı. Bu uzmanlık çağında, ordu bakımından da yeni bir dönemin içindeyiz.
Terörle mücadelede yeni birimler oluşturma düşüncesi nereden bakarsak bakalım, milli ordu yetersizliğinin bir ifadesidir. Terörle mücadele artık bir vatan görevi olmaktan çok, herkesin işi olmayan, uzmanlaşmış örgütsel yapıların işi haline geliyor. Esasen tartışma alanımız içinde bulunan profesyonel ordu da bu demektir. Geleneksel duygu ve düşünce dünyamıza ters düşen noktaları bulunsa da Türkiye bu gelişmelere artık hazır olmalıdır. Sınır birlikleri bu süreçte mutlak siyasallığın dışında iyi konumlandırılmalıdır. Çünkü bu bizim için aynı zamanda önemli bir tecrübe olacaktır.