Bu çalışma, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) 24-25 Haziran 2010 tarihlerinde İstanbul’da ve Abant Platformu’nun 25-27 Haziran 2010 tarihlerinde Abant’ta düzenledikleri “Değişen Türkiye’de Siyaset, Kurumlar ve Vatandaşlık: Birlikte Yaşamak Mümkün Mü?” ile “Vesayet ve Demokrasi” konferanslarında katılabildiğim bölümlerinde öne çıkan tartışmaları paylaşmaya yönelik bir rapordur.
TESEV, adına hazırlanan yedi ayrı raporun sonuçlarını kamuoyu ile paylaşırken ve raporlar basılmadan önce tartışmalar ışığında bir nevi geribildirim topladığı yedi ayrı panelden oluşan bir toplantı organize etti. Abant Platformu da artık bir klasik haline gelen toplantılarının yirmi ikincisini yaptı ve her zaman olduğu gibi katılımcı ve müzakerecilerin fikir birliğine ulaştığı noktaları içeren bir Sonuç Bildirgesi metni yayınladı. Gerek TESEV’in gerekse de Abant Platformu’nun toplantılarında Türkiye’de demokratik konsolidasyonun önündeki kronik sorunlar masaya yatırılmış ve gayet canlı bir katılımla tartışılmıştır. Bu sorunlar başörtüsü yasağı, Kürt sorunu, askerî bürokrasinin sivil siyaset ile sıradışı ilişkisi, azınlık hakları, Türkiye’deki vesayet rejiminin işletilmesinde medya ve yargının rolü ortak konu başlıkları olmuştu. Abant Platformunda eğitim sistemi ile sermaye ve meslek örgütlerinin vesayet rejimi ile ilişkileri de tebliğ başlıkları iken TESEV’in toplantısında Türkiye ve Doğu Avrupa’daki demokratikleşme deneyimleri panellerden biri oldu ve azınlık hakları konusunda Türkiye ve Yunanistan üzerine mukayeseli bir panel yapıldı. Raporun bu ilk bölümünde her iki toplantının da ana başlıklarından olan başörtüsü yasağını ve bu yasağın Türkiye'deki vesayetçi rejimin işlerlik kazanmasındaki rolü ile birlikte yaşamaya nasıl ket vurduğunu ve böylelikle devlet eliyle toplumsal barışın nasıl zedelendiğini işleyeceğim.
TESEV Konferansı tanıtım metninde, "Osmanlı’nın imparatorluk dünyası çöktüğünde, milli kimlik etrafında bir araya getirilen farklı kesimlerin bir ‘cumhuriyet’ yönetimi sayesinde birlikte yaşamasının mümkün olduğu varsayılmıştı. Ancak milli kimlik, farklı olanın kendi iradesiyle asimile olmasını veya kendisini gizlemesini ima etti. Devlet ise, milli olanın dışında kalanların dışlanmasını doğallaştırarak, bu tutumu rejimin asli unsurlarından biri haline getirdi. Böylece Osmanlı bakiyesi olan farklılıklar bir anda kimliksel ve kültürel olarak ‘dışarıda’ bırakıldılar. Askeri ve yargısal vesayet sistemi ise hem bu yapıyı korudu, hem de siyaset alanını resmi ideoloji etrafında tahkim etti. Böylece Cumhuriyet rejimi karşı olduğu cemaatleşmeyi yeniden üretirken, vatandaşlığa tam olarak layık olamayan cemaat üyelerini de yalnızlaştırdı. Gelinen noktada Türkiye’nin önünde artık çok katmanlı bir ‘birlikte yaşama’ meselesi var... Küresel dünyanın çekim gücü altında, hem farklı kültürel grupların içinde, hem bu grupların arasında, hem de bir bütün olarak söz konusu gruplarla devlet arasında ‘birlikte yaşayamama’ sorunlarımızın olduğu ve her birinin giderek taşınamaz hale geldiği açık. Öte yandan bu kırılmalar bugün batı dünyasının ve Türkiye’nin üye olmak istediği Avrupa Birliği’nin de temel meselesi durumunda. Dolayısıyla Türkiye’yi konuşmak, başka yerlerde henüz konuşulmayanın da gündeme taşınmasını ifade ediyor" denilirken, TESEV Başkanı Can PAKER de açılış konuşmasında bir milli devlet kurma projesi olarak Cumhuriyetin başarısız olduğunu çünkü küreselleşmenin etkisiyle doksan yıldır inatla korunmaya çalışılan devlet felsefesinin her geçen gün daha az kişiyi mutlu ettiğini ifade ediyordu.
Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (ABGS) Genel Sekreter Vekili Büyükelçi Haluk ILICAK da Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana en büyük medeniyet projesi Avrupa birliği (AB) üyelik sürecinde Türkiye’nin demokratikleşme, birey ve azınlık hakları konusunda attığı adımlarla artık faili meçhul cinayetlerle, işkencelerle anılmamasını bu süreçte kat edilen yolun bir sonucu olarak değerlendirdi. İlginç olan, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in de Abant’taki açılış konuşmasında da Türkiye’nin demokratikleşmesinde AB’nin etkisine dair benzer ifadeleri dillendirmesidir. Daha ilginci ise, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve dolayısıyla özgürleşmesinde hegemonik bir kaldıraç rolü üstlenen AB’ye karşı hükümetin müzakereler başlamasından sonra neredeyse “ayak sürüyen” tutumudur. Elbette bu konuda sadece hükümeti suçlamak haksızlık olacaktır. Merkel ve Sarkozy’nin olumsuz tutumları ile Fransa ve Güney Rum Kesimi’nin (bu ifadeyi sadece Türkiye kullanıyor, tüm dünya bu ülkeyi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyor) bazı fasılların önünde engel olarak durduğunu biliyoruz.
Bu hedefi gerçekleştirmek amacıyla, Avrupa Birliği adaylık sürecinin de hızlandırıcı etkisiyle son 8 yılda insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü konularında reform sayılabilecek birçok değişiklik yapıldı. Anayasamızda, temel kanunlarda ve pek çok kanunda yapılan değişikliklerle demokratikleşme yönünde önemli adımlar atıldı.
Ali Bayramoğlu’nun (Yeni Şafak Gazetesi & İstanbul Kültür Üniversitesi) moderatörlüğünde Dilek Cindoğlu (Bilkent Üniversitesi) ve Hidayet Şefkatli Tuksal’ın (Başkent Kadın Platformu & Star Gazetesi) katıldığı “Türkiye’de Din, Devlet ve Toplum İlişkileri/Başörtülü Kadınlar ve Türkiye’de İş Yaşamı” başlıklı panele geçildi. Panelin tanıtımında belirtildiği gibi, Türkiye’de din-devlet-toplum ilişkilerinin en temel sorunlarından ve toplumsal kutuplaşmalarla siyasi krizlerin nedeni olan -ama Anayasal ve hatta yasal herhangi bir dayanaktan mahrum 1980’lerden bu yana yürürlükteki- başörtüsü yasağı, geçen zamanda çözümsüzlüğüyle katılaşmıştır. Savunucuları ve karşıtlarınca yasak, daha ziyade yüksek öğrenim hakkı bağlamında ele alındığından yasağın başörtülü kadınların çalışma hakkını da engellediği büyük ölçüde gözden kaçmaktadır. Bu yüzden, TESEV Demokratikleşme Programı çerçevesinde Cindoğlu toplumsal cinsiyet (gender) ve insan hakları odaklı bir perspektifle hazırladığı “meslek sahibi ve yüksek öğrenimli başörtülü kadınlar ve iş yaşamı” konulu bir araştırma yapmıştır ve bu panelde de ulaştığı bulgularını sunmuştur. Araştırma İstanbul, Ankara ve Konya’da çalışan ve çalışmayan meslek sahibi başörtülü kadınlarla, bu kadın profilinde evli erkeklerle, kamuoyu önderleriyle yapılan bireysel ve odak gruplar halinde derinlemesine mülakatlar çerçevesinde yapılmıştır.
Cindoğlu, çalışmasında yüksek öğrenimli ve meslek sahibi başörtülü kadınların istihdamları öncesi ve/ya sırasında karşılaştıkları ayrımcılıkları, bu kadınların ailevî ve toplumsal tahayyülleri ile iş yaşamına dair başarı öyküleri ile düş kırıklıklarını toplumsal cinsiyet odaklı bir çerçeveden analiz etmiştir. “Uzman Mesleklerde Başörtülü Kadınlar: 2010 Türkiyesinde Başörtüsü Yasağı ve İş Piyasalarında Ayrımcılık” başlıklı sunumunda Cindoğlu, kadınların kamusal alanda görünürlüğün ve özellikle uzman mesleklerde bulunmalarının Türkiye modernleşmenin uzantısı olduğuna dikkat çekmiştir. Öte yandan, halkı çoğunlukla Müslüman olan ülkelerde kadınların işgücü piyasalarına katılımı artarken Türkiye’de ise düşmesini “Türkiye bulmacası” olarak niteleyen Cindoğlu’na göre ataerkil değerler, başörtüsü yasağı, kadınların annelik ve ev işleri ile sorumluluklarını ücret karşılığı karşılayabildikleri veya ailelerinden ücretsiz olarak sağlayabildikleri durumda çalışmaları çerçevesinde “Türkiye bulmacası”nı açıklamaktadır. “Çalışmak zorunda değilsin” gibi ataerkil örüntülere dayanılarak meslek sahibi başörtülü kadının çalışması marjinalleştirilmektedir. Meslek sahibi başörtülü kadınlar, göreceli yüksek gelirleri ile çocuk bakmak gibi “kadın olmaktan gelen rolleri” devredebilmektedirler. Sanılanın aksine başörtülü kadınların cemaat ilişkileri, siyasallaşma, annelik gibi geleneksel değerlere sadakat, dindarlık düzeyleri, sosyo-ekonomik ekonomik farklılıkları dolayısıyla homojen olmadıklarını savlayan Cindoğlu’na göre bütün farklılıklara rağmen başörtülü kadınlar iş piyasalarıyla ilişkilerinde benzer tecrübelere maruz kalmaktadırlar.
Yasak, başörtülü kadınların kamuda istihdamını hemen hemen imkânsızlaştırırken onlara da ya kendi işyerlerini açmak ya da özel sektörde çalışmaktan başka bir seçenek kalmamaktadır. Böylece başörtüsü, dindarlığın ve bireyselliğin bir parçası iken kadınları iş hayatında “sınırdakiler” kılmaktadır. Çünkü büyük şirketler “devletle yüzgöz olmamak için” olabildiğince başörtülü kadın istihdamından kaçınırken küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ) de bu gruba istihdamı bir “lütuf” gibi sunmaktadırlar. Böylece başörtülü kadınlar ücret politikalarında “düşük ücretliler” haline gelirken kriz dönemlerinde de en kolay işten çıkarılanlar olarak “en alttakiler” haline gelmektedirler. Araştırma esnasında mülakatlardan birine katılan bir başörtülü kadının “Bizden görünmez olmamızı bekliyorlar” ifadesiyle belirttiği gibi çalışsalar bile “şirketin görünen yüzü” olamamakta, kamu kurumlarıyla ilişkilerden uzak tutularak şirketin “arka ofis”lerinde çalıştırılmaktadırlar. Ücretli olarak çalışamayan meslek sahibi başörtülü kadınlar da gönüllü olarak sivil toplum kuruluşları (STK) faaliyetlerine katılmakta, “STKcılık” yapmaktadırlar. Başörtülü kadınlar girişimci olunca da ayrımcılıktan kurtulamamakta çünkü bir şekilde vergi dairesi gibi kamu kurumlarına gitmek durumunda kalmaktadırlar. Böylece, başörtülü kadınlar yaşadıkları bütün ayrımcılıkları başörtüsü üzerinden algılamaya itilirken anneliğin kutsanması ile geleneksel rolleri yeniden üretmeye yöneltilmektedirler. Cindoğlu’nun ilginç bir tespiti de, başörtülü gelecek nesillerin rol model yoksunluğu, başörtülü kadınların kamusal alanda yer alma motivasyonunu kızgınlık merkezli kılmaktadır. Başörtüsü yasağı çalışma hayatını yapısal olarak çeşitli açılardan etkilerken piyasalarındaki kadın işgücü oranı düştükçe ve düşük kaldıkça kadın ücretleri de düşük kalmaktadır.
Tuksal ise Cumhuriyetin kurucu paradigmasının kadına başörtüsünü yakıştırmadığından Cumhuriyet sonrası Türk modernleşmesi, başı açık kadını merkeze alıp başörtülü kadını ötekileştirdiğinden başörtülü kadının bir itibar sorunu olduğunu vurguladı. Başörtüsünün sisteme entegre olmayı imkânsızlaştırmasından bahseden Tuksal’a göre başörtüsü yasağının iyi tarafı “Vatan, Millet, Sakarya” üçlemesiyle sistemi daha iyi çalıştırmaya şartlanan dindar kitlelerin sistemin mendeburluğunu öğrenmelerine katkı sağladı.
Bayramoğlu da yasakğın kişinin iradesini belirlemede ve kişiliğini yönlendirmedeki etkisinden hareketle gettolaşmaya sebebiyet verdiği gibi başörtüsü yasağında olduğu gibi tarafları sertleştirdiğini, radikalleştirdiğini belirtti.
Öte yandan Abant’taki toplantıda Yıldız Ramazanoğlu da Türkiye’deki vesayetçi rejimin başörtüsü üzerindeki tasallutu ve başörtüsü yasağının kamusal alanın bir bölümünü oluşturan kamu kurumlarında eğitim ve çalışma hakkı çerçevesinde nasıl işletildiğini anlattı. Başörtüsü yasağının tarihsel arkaplanı üzerinden aslında Türkiye’deki vesayetçi rejimin demokratikleşmeyi engellediği gibi karşılıklı ötekiler toplumsal barışı nasıl da zedelediğini anlama şansı bulduk. Benim için ilginç olanı, birer gün arayla dinlediğim başörtüsü yasağının mağduru iki kadının bu yasaktan dolayı bireysel ve toplumsal mağduriyetlerin “profesyonel” anlatıcıları olmalarına rağmen hâkim olamadıkları gözyaşlarıydı. Her ikisi de senelerdir başörtüsü yasağına dair yazıp çizen, konuşan, kısacası kafa patlatan ve bunun acısını çeken insanların hâlâ yüreklerinin burkulmuş olmasıdır.
Sonuç olarak, Türkiye’deki toplumsal değişimin en önemli göstergelerinden birisi fikir ve toplantı özgürlüğünün genişlemesi ile akademik ve sivil toplum alanında topluma her daim güdülecek sürü muamelesi yapmaktan imtina etmeyen egemenlerin ipliğinin daha fazla pazara çıkarılıyor olmasıdır.