2008 Aralık ayında Gazze’ye yönelik İsrail saldırısı ile bağlayan Ortadoğu’daki gerginlikler, Beyaz Saraya barış misyonu ile gelen Obama yönetimine rağmen, devam ediyor. Bölgedeki şiddet ve savaşın temel aktörü 1948’de kurulan İsrail devleti olsa bile, aslında bölgedeki barışı bitiren ve bugünkü Ortadoğu’nun siyasi coğrafyasını şekillendiren güç batıdır. Ünlü yazar David Fromkin’in kitabına uygun gördüğü başlıkla, 20. Yüzyılın başında Batı Emperyalizmi “Barışa Son Veren Barış” ile Osmanlı’nın bölgede kurduğu ve dört asır süren barış düzenine (Pax Ottmanica) son verdi. Yerine ise, bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda ve istedikleri zaman müdahale etmelerine imkân sağlayacak, birbirleriyle etnik, dini, kültürel veya siyasi çıkarları nedeniyle düşman olan zayıf ve yapay devletler kuruldu. Sorunlu coğrafyanın tam kalbine ise, beka ve güvenlik stratejisini çatışma ve savaşa endekslemiş İsrail devletini; İslam ülkelerinin her birinin başına da şekli veya fiili otoriter monarşilerin yerleşmesini sağladılar. Güçlü devlet geleneklerinin oluşamadığı, kendi içlerinde ve birbiriyle olan ilişkilerinde diplomasi ve diyalog mekanizmalarının yerini şiddet ve baskıya bıraktığı Ortadoğu coğrafyasında, ne yazık ki barış, demokrasi, işbirliği ve entegrasyon mekanizmalarını kurmak da işletmek de mümkün değil. Tüm demokrasi söylemlerine rağmen, Ortadoğu’daki hâkim stratejik kültür hala devletler arasında çatışmayı esas olan realist paradigmayı yansıtıyor.
Diğer yandan İslam ülkelerinde hâkim olan bu katı otoriter yapılar, ne yazık ki, Müslüman ülkelerdeki muhalif gruplara iletişim ve muhalefet dili olarak yalnızca şiddeti bırakıyor. 11 Eylül sonrasında ABD’de, “Bizden neden nefret ediyorlar” diye son derece verimli ve faydalı bir tartışma başlamıştı. Amaç Amerika’ya yönelen Ortadoğu kaynaklı 11 Eylül saldırılarının ideolojik ve siyasi köklerini anlamaya çalışmaktı. Varılan sonuç şuydu: Ortadoğu ülkelerindeki demokrasi eksiği ve özellikle meşru eleştiri ve muhalefet kanalları yoktur. Monarşik ve otoriter yönetimler meşruiyetini halktan değil, ABD ile iyi geçinmekten almaktadır. Bu nedenle kendini mağdur hisseden halk, muhalefetini iktidarlara değil de monarşilerin hamisi olan ABD’ye yöneltmektedir. Amerikan siyasi aklı, çare olarak Ortadoğu’nun iç siyasi yapılarının demokratikleştirilmesini ve meşru eleştiri ve muhalefet kanallarının açılmasını önermişti. İşte Başkan Bush’un 2004’te ortaya attığı Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), ABD stratejik aklının önerdiği bir proje olarak ortaya çıkmıştı. Ancak Filistin’de yapılan ve bölgedeki en adil ve açık seçimler olarak nitelenen 2005 seçimlerinden ABD-İsrail ikilisinin istediği El-Fetih yerine Hamas galip çıkınca, BOP Batı ve İsrail için tehlike olarak görülmeye başladı. Üstelik demokratikleşme perspektifi Ortadoğu’daki Mısır ve S. Arabistan gibi muhafazakâr Arap rejimlerini de rahatsız etti. Sonuçta 2007’den itibaren ABD Ortadoğu’yu demokratikleşme projesinden vazgeçti; Arap ülkeleriyle geleneksel anlamda çıkar ve güç temelli ilişkiler modeline geri döndü. Zira Afganistan ve Irak’taki savaşın artan maliyeti, ABD ekonomisini ve ABD’nin yumuşak gücünü aşındırmaya başlamıştı. Bu nedenle daha Obama işbaşına gelmeden Bush yönetimi zamanında ABD Irak’tan tedricen çekileceğini açıkladı.
Türkiye’nin Ortadoğu Vizyonu ABD’den Farklı
ABD’nin bölgeden çekilmesinin doğuracağı güç boşluğunu ise, ABD-İsrail ve bölgedeki muhafazakâr monarşilerden oluşturulacak batı eksenli bir ittifak ve ilişkiler ağıyla doldurulacaktı. Böylece Ortadoğu’da hem Batının çıkarları korunacaktı, hem de bölgede artan İran tehlikesine karşı dengeleyici bir Sünni ekseni oluşacaktı. Washington’un beklentisi, batı ittifakının bir parçası olan Türkiye’nin doğal olarak ABD eksenli bu oluşuma destek vermesiydi. Türkiye bu oluşumu açıktan reddetmedi; ancak bölgede kalıcı barışın kurulabilmesi için kendi vizyonunu geliştirdi. Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik yeni vizyonu; 1)Bölgesel sorunlarının çözümünde işbirliği, ekonomik entegrasyon ve diplomasiye dayalı bir barış ve güvenlik kültürünün geliştirilmesi; 2)Bölge halklarında Batıya ve İsrail’e karşı derin bir nefret duygusu oluşturan ve şiddete dayalı direnişi halkların vicdanlarında meşrulaştıran Filistin sorununa onurlu ve adil bir çözümün bulunması; 3)İsrail’in bölgede 1948’den beri uyguladığı askeri güce dayalı yayılmacı ve baskıcı dış politikasından vazgeçerek “normal bir ülke” haline gelmesinin sağlanmasını içermektedir. Ak Parti hükümeti, bir yandan yeni Ortadoğu perspektifini her platformda açıktan dile getirirken, diğer yandan ABD ve İsrail ile ilişkilerini pragmatik temelde sürdürmeye başladı. 2007 Kasımında Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyareti ile Türk-Amerikan ilişkileri 1 Mart krizinin ardından yeniden en üst düzeye çıktı. ABD, PKK’ya karşı destek verme karşılığında Türkiye’nin Irak konusundaki desteğini garantilerken, Türkiye’nin Suriye ve İsrail arasında dolaylı barış görüşmelerinde aracılık rolü üstlenmesinden de memnundu. İran konusunda ise, ABD yönetimi işler kritik bir aşamaya geldiğinde Türkiye’nin Batı çizgisinde hareket edeceğine inanıyordu.
ABD ve Türkiye: Stratejik Rakip mi?
Burada kritik soru şuydu: Türkiye ABD’ye rağmen kendi Ortadoğu politikalarını ne kadar uygulayabilirdi? Doğrusu ne ABD yönetimleri ne de İsrail, Türk hükümetinin Batıdan bağımsız olarak açıkladığı yeni dış politika vizyonunu kararlılıkla uygulayabileceğini beklemiyordu. Washington Türkiye’yi soğuk savaş ortağı olarak görüyor; Tel Aviv ise Ankara’ya hala 28 Şubat döneminin penceresinden bakıyordu. Gazze saldırısı sırasında İsrail’e karşı en büyük tepkinin (one minute vakası) Türkiye’den gelmesine rağmen Tel Aviv’in bildik politikalarına devam etmesi; İran’a yönelik saldırı planlarının hızlanması ve nihayet İHH’nın düzenlediği insani yardım konvoyuna yönelik kanlı saldırı karşısında Türkiye’nin gösterdiği ciddi devlet refleksi, hiç olmadığı kadar hem İsrail’i hem de ABD’yi sarsmış gözüküyor. Üstelik İran krizinin önlenmesi konusunda Türkiye-Brezilya-İran arasında imzalanan nükleer takas antlaşması ve Güvenlik Konseyinde Türkiye’nin kullandığı hayır oyu da Beyaz Saray yönetiminin Türkiye algısını önemli ölçüde değiştirdi. Şu söylenebilir; Artık Türkiye ABD için bölgedeki küçük ortağı (junior partner) değildir. Ancak düşman da değildir: belki de en doğru tanım, “stratejik rakiptir.”
Türkiye’nin bölgesel gücünün artarak ABD-İsrail ikilisinin Ortadoğu’da Filistin halkının çıkarlarını dışlayıcı politikalarını bozacak boyuta erişmesinin iki nedeni olduğu söylenebilir. Birincisi, Türkiye’nin bölgeye yönelik vizyonu ve önerdiği çözümler bölge halkları nezdinde olduğu kadar, küresel platformlarda da kabul görüyor. Hatta Obama’nın kişisel anlamdaki siyasi yaklaşımı ile Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin dış politika yaklaşımı esasında büyük ölçüde örtüşüyor. Ancak Obama, içerideki lobilerin baskısı nedeniyle İsrail’i karşısına alamıyor. Buna rağmen ABD, Ortadoğu’daki iki yakın müttefiki olan Türkiye ve İsrail arasında hassas bir denge politikası izliyor. Türkiye’nin elini güçlendiren ikinci neden ise yaşanan derin küresel ekonomik kriz nedeniyle ABD’nin ve Batının uluslararası sistemdeki mutlak hâkimiyetinin zayıflaması; buna karşın krize daha hazırlıklı yakalanan Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada önemli jeopolitik kazanımlar elde etmesidir. Son olarak, Türkiye’nin son sekiz yıldır güçlü ve istikrarlı bir hükümete ve Davutoğlu gibi dış politika ve strateji uzmanı bir dışişleri bakanına sahip olmasıdır.
Şiddet Politikası Artık İsrail’e Zarar Veriyor
Tüm bunların sonucu olarak, İsrail ile yaşanan krizlere rağmen Türkiye uluslararası hukuk ve siyaset zemininde haklı görülen taraf konumundadır. Türkiye-İsrail ilişkilerinin tamamen kopması Obama yönetiminin Ortadoğu politikasına büyük bir darbe vuracaktır. Onun için Toronto görüşmesi sonrasında, Türkiye ve İsrail arasında gizli açık bazı görüşmelerin yapılmaya başlanması ne sürprizdir ne de yanlıştır. Çözüm yolunda 7 Temmuzdaki Obama-Netanyahu görüşmesinin ardından yeni bazı sürprizler de beklenebilir. En azından şehit vatandaşlarımızın ailelerinden özür dilenmesi ve ailelerine tazminat ödenmesi gündeme gelecektir. Netanyahu’nun, Türkiye’nin bu isteklerini reddediyor görünmesi muhtemelen devam eden diplomatik pazarlık sürecinde siyasi pozisyon kazanmaya yönelik bir atraksiyon olarak okunmalıdır. Gazze ablukasının kaldırılması ise artık kaçınılmazdır. Dahası, Türkiye’nin kararlı politikası İsrail halkına ve siyasi aktörlerine ilk kez şu sarsıcı mesajı da vermiştir: Filistin sorununun çözülmemesi İsrail’in beka ve güvenlik stratejisine zarar vermeye başlamıştır. Başka deyişle, artık Batının kurduğu ve yönettiği bir Ortadoğu hayaldir. İsrail’in şiddete dayalı politikaları hem iflas etmiştir; hem de ABD açısından savunulamaz bir duruma gelmiştir. Bu süreç sonunda İsrail, başta Hamas olmak üzere Filistin halkının gerçek temsilcileri ve bölgenin diğer Müslüman ülkeleriyle kapsamlı bir siyasi barış antlaşmasına imza atmak zorunda kalacaktır. Muhtemelen Türkiye’nin de katılacağı o antlaşma, Ortadoğu’da savaşları bitiren bir barış olacaktır, olmalıdır da
(8.7.2010 tarihli Zaman’da yayınlanmıştır).