Türkiye’de dini azınlık cemaatlerinin mülk edinebilmeleri veya bir şekilde ellerinden alınmış mülklerini geri kazanabilmeleri amacıyla başlattıkları hukuki mücadelede yeni bir aşamaya gelindi. Yargıtay tarafından verilen karar doğrultusunda 1962’de kapatılan İstanbul Büyükada’daki Rum Yetimhanesi’nin iade edilmesi istemiyle 2005 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) giden Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin başvurusunu mahkeme karara bağladı.
Mahkeme, ilk olarak başvuruyla ilgili 8 Temmuz 2008 tarihinde mülkiyetin korunması hakkını düzenleyen AİHS 1 no’lu protokolün 1. maddesinin Türkiye tarafından ihlal edildiğine hükmetmiş, tazminat miktarı ile ilgili kararın ise sonraki bir tarihte verileceğini açıklamıştı. Yaklaşık bir yıl sonra açıklanan kararla Türkiye, başvurucuyu sahibi olduğu mülkünden uzun süre mahrum bırakması nedeniyle 6 bin avro manevi tazminat ödemeye mahkum edildiği gibi, mülkün üç ay içinde Fener Rum Patrikhanesine iade edilmesi istendi.
Mayıs ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Yunanistan ziyareti sırasında gündeme gelen Yetimhane konusu ile ilgili olarak mahkemeden gerekçeli kararın gelmesiyle birlikte mülkü Patrikhaneye teslim etmeye hazır olduklarını açıklaması ve Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın mahkemeden bu yönde bir karar beklediklerini ifade etmesi, hükümet çevrelerinin sorunun çözümü konusunda iyi niyetlerini ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte şu ana kadar Türkiye tarafından tüzel kişiliği tanınmayan Fener Rum Patrikhanesi’nin son mahkeme kararıyla tüzel kişiliğinin görünür hale gelmesinin yeni bir siyasi tartışmayı başlatması beklenmektedir. AİHM’in Yetimhane kararı ile aynı zamanda Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün denetimi altında bulunan dini azınlıklara ait mülklerin durumu da tekrar gündeme gelmiş bulunmaktadır.
AİHM Süreci Türkiye’yi Zor Durumda Bırakır
Türkiye’deki dini azınlık cemaatlerinin mülkleri ile ilgili olarak AİHM, ilk kararını 2007'de Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı’nın açtığı dava sonucu açıklamıştır. Kanuni maliki olduğu taşınmazın tapu tescillerinin 17 Nisan 1996 tarihinde Yargıtay tarafından iptal edilmesiyle AİHM’e başvuran Vakıf, sahibi olduğu mallardan yoksun bırakıldığı gerekçesiyle Türkiye’yi şikayet etmiş ve mahkeme başvurucunun malik sıfatı ile tapu tescilinin iptalini sözleşmenin 1.protokolünün 1.maddesinin ihlali olarak değerlendirmiştir.
Benzer bir davada AİHM, Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfının yaptığı şikayet başvurusunu incelemiş ve Türkiye'nin yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 1. protokolünün 1. maddesini ihlal ettiğine hükmetmiştir. Kilise şikayet başvurusunda, maliki olduğunu iddia ettiği mezarlık, manastır ve şapelin kayıtlara vakıf malı olarak geçmemesinin, sözleşme hükümlerine aykırılık teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Mahkeme kararında, Türk Hükümeti’nden vakfın mallarının tapu kayıtlarına geçirilmesini istemiş, bu yapılmadığı takdirde başvurucuya 173 bin avro ve dava masraflarının ödenmesini karar altına almıştır.
Dini azınlık cemaatlerinin mülklerini geri kazanmak ya da tapu tescillerini yaptırmak için açtıkları çeşitli davalar halen yerel mahkemelerde devam etmektedir. Mardin/Midyat Süryani Mor Gabriel (Deyrulumur) Manastırı Vakfı, Manastır sınırları içinde kalan 276 dönüm arazi ile Manastır dışında kalan 60 dönümlük arazilerin Mor Gabriel Manastırı adına tescil edilmesi isteğiyle Midyat Kadastro Mahkemesinde açtığı davanın mahkeme tarafından reddedilmesi ve dava konusu olan arazilerin orman vasfında bulunduğu gerekçesiyle hazine adına tesciline karar verilmesine tepki göstermiştir. Süryani Cemaati temsilcileri dava ile ilgili olarak AİHM’e başvuracaklarını açıklamışlardır. Yine mülklerinin iade edilmesi için uğraş veren Diyarbakır’daki Surp Girakos Kilisesi Vakfı, 29 mahalledeki 190 mülkün iadesi için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvurmuştur. Kilise yetkililerinin iddialarına göre kiliseye ait vakıf arazileri üzerinde halen DSİ tesisleri ve Ticaret Lisesi gibi kamu binaları yer almaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sürecini kullanacak olan dini azınlık cemaatlerinin mülkiyet sorunlarının iç hukuk yoluyla çözülememesi durumunda Türkiye’yi yeni mahkumiyet kararları beklediği gibi uluslararası kamuoyu nezdinde ciddi bir prestij kaybının da yaşanması kaçınılmazdır.
Yeni Bir Yaklaşım Gerekli
Türkiye’de 2008 yılında yürürlüğe giren 5737 Sayılı Yeni Vakıflar Kanunu dini azınlık cemaatlerinin mülk edinmelerini ve mülkleri üzerinde tasarrufta bulunmalarını kolaylaştırmayı amaçlamaktadır. Yasaya göre cemaat vakıfları mal edinebilmekte ve malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilme hakkına sahip olmakta, cemaat adına kayıtlı olmayan taşınmazların tapuya cemaat vakıfları adına kaydı yapılabilmekte, vakıf mallarının onarımı ve restorasyonu için yapılacak olan harcamalar gelir ve kurumlar vergisinden mahsup edilmekte ve vakıflara bağışlanan taşınır ve taşınmaz mallar veraset ve intikal vergisinden muaf tutulmaktadır.
Ancak halihazırda açılan davalar dikkate alındığında mülkiyetleri Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilen taşınmazların iadesi ile ilgili ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bu durum mülkiyet hakkının ihlali anlamına geldiği gibi Türkiye’nin AİHM tarafından ağır maddi ve manevi tazminatlarla mahkum edilmesine yol açacak bir özellik taşımaktadır.
Son yapılan hukuki düzenlemelerle birlikte dini azınlık cemaatlerine dini amaçları doğrultusunda vakıf ve dernek kurma imkanı sağlanmış olsa da ibadethane ve dini müesseselerinin tüzel kişiliklerinin hukuki güvenceye kavuşturulmamış olması çeşitli sorunları beraberinde getirmektedir. Dini azınlık gruplarının dini kurumlarının tanınması ve ayrı bir tüzel kişilik olarak ele alınması bakımından yeni bir yaklaşıma ihtiyaç bulunmaktadır.
Dini azınlık cemaatlerinin mülklerinin tescili, din adamı ihtiyaçlarının karşılanması ve dini eğitim koşullarının sağlanmasının yanı sıra yardım ve bağış toplama gibi birbiriyle ilişkili birçok konu, Türkiye’nin azınlık politikalarının geleceğini yakından ilgilendiren öncelikli meseleler olarak güncelliğini korumaktadır.
(Selvet Çetin, SDE Uzmanı)