İnsanın bilgi ile ilişkisi -işlevsellik bakımından- projeksiyonlar geliştirerek olasılıkları tahmin etmek, mümkün olduğu kadar geleceği bilmek, yani “tanrıyı oynamak”tır. Bundan dolayı, İbrahimî öğretide şeytanın Hz. Âdem’i iğvası ile Yunan mitolojisindeki Prometheus’un konumu paralellik arz ederken bilginin yakıcı cazibesi de iktidarından kaynaklanmaktadır. Geleneksel toplumlarda büyücüleri, kâhinleri ve şamanları siyasal ve sosyal seçkinler zümresinden kılan da bilginin bu yönüdür. Modern zamanlarda da “bilim adamı/kadını” ve/ya “stratejist” denilince akan suların durması da bundandır. Eşyanın tabiatı gereği her olumlu mülkiyet, varsıllar ile yoksullar arasındaki hiyerarşiyi belirlediğinden, bilgi varsıllarının üstünlüklerinin kaynağı ortadadır.
Bilginin, ontolojik, epistemolojik ve metodolojik anlamda varlığının sorgulanmasına olan ihtiyaç onun tanrısal konumuna dair anlama ihtiyacındandır. “Bilimsel” ve/ya “Stratejik” sıfatıyla kerameti kendinden menkul ve layusel bir zırh kazanan her analiz için bu kısa yazıda on temel “analiz” eşiği geliştirdim. Birincisi, her analiz, en azından kelimelerin ve fiillerin örgüsünden mürekkep bir kurgudan ibarettir. Söz’ün “namus” olmaktan çıktığı laikliğin iktidar ve dünyevîliğin başat olduğu asrî zamanlarda bilgi, meşruiyeti için - paradoksal hatta şizofren bir şekilde bazen ilahiyatın da imkânlarından faydalanarak- kendisini “kutsallaştırma” ihtiyacındandır. Her analiz, muhataplarının algı ve anlam dünyasında yer edinip kabul görmek için böyle bir yol izledikçe varlığını sürdürebilir. İkincisi, “durum tespiti” iddiası içeren her analiz normatif duruşunu gizleme, karartma veya gölgeleme gayretiyle -en azından nominal düzeyde- vurgusunu analitik alandan betimsel alana kaydırır. Üçüncüsü, eğer bağnazlık derecesinde XIX. yüzyıl pozitivizmine sadakatiniz yoksa ve göreceliliğe hasbelkader az da olsa kapı aralamışsanız, niyetten bağımsız bir analizin olmadığını fark edebilirsiniz.
Niyet, analizin kabuğunu ve cevherini belirlediği ölçüde ve ölçekte yönlendiricidir. Dördüncüsü, herhangi bir analizin nihaî kertede varacağı nokta ak-kara karşıtlığında kalacağından, atasözleri ve deyimler gibi kelam-ı-kibar analiz dünyasının doğal sınır taşlarıdır. Bundan dolayı her analiz, özgünlüğünü bu sınırlar içindeki renk tayfında kurşuni-füme aralığında ve krem-bej yoğunluğunda bir yer edinmeye çalışır. Beşincisi, her analiz eşyanın tabiatı gereği uzay ve uzamdan bağımsız olmadığı ve olamayacağı için tarihsel arkaplandan ve konjonktürden bigâne değildir. Altıncısı, bu sınırlılığına rağmen her analiz sanki uzayın ve uzamın bütün sınırlarını aşarak “tarihüstü” ve “mekânötesi” geçerliliğe sahip edasıyla hareket eder. Örneğin şu ana kadar “her analiz” ve “herhangi bir analiz” ifadeleriyle bu kural geçerliliğini korumaktadır. Yedincisi, zaman ve mekândan münezzeh olmayan analiz, Hegel’in kavramsallaştırdığı “zamanın ruhu” iddiasındaki akıldan ve entelektüel birikimden beslenir. Analizler arası rekabet sadece farklı yaklaşımlardan kaynaklandıkları için yekdiğerini “irrasyonel” olarak suçlamasını gerektirmez. Her analiz bir siyasal tercihin izdüşümü olduğundan ve doğası gereği siyasal olduğundan uzayda kendine daha fazla yer açabilmek için diğerleriyle rekabet hatta daha doğru bir ifadeyle çatışma halindedir. Sekizincisi, her analiz bilgi katmanları üzerinde yükseldiği için ve bilgi de her zaman kasten veya sehven “eksik” olduğu için analiz de her zaman nakıstır. Dokuzuncusu, her analiz bir ihtiyaçtan neşet eder ve bu ihtiyacı tatmin edebildiği ölçüde başarılı kabul edilir. Analiz dediğiniz gökten zembille inmediği gibi göklere yükselişi de bir inayet sonucu değil ihtiyaçların cevaplandırılması ile oluşur. Onuncusu, her analiz daima yeni ve orijinal tezler sunamadığından daha önceki analizlerin belirli yönlerini büyük ölçüde eklektik olarak içerirken bazı analizleri de yeniden üretir. Elbette bu liste mutlak olmayıp yeni maddeler eşliğinde uzatılabilir…
Bilgi, anlaşılacağı üzere, yapısal olarak asimetriktir ve asimetrik ilişkiler üretir. Hiyerarşik bir ilişki eşzamanlı olarak zaten asimetriktir. Bilginin bu asimetrik vasfı, “yöneticiler” ve “yönetilenler” olarak şekillenen siyasetin hiyerarşik ve bi-t-tabiî ki asimetrik yapısının üretilmesinde ve meşrulaştırılmasında “Yukarıdakilerin bir bildikleri vardır” ifadesindeki gibi hegemonik bir önkabul oluşturduğu kadar yaşam alanı yakalar. “Yukarıdakiler” fildişi kulelerinden “Aşağıdakiler”in varlıklarını ve bu varlıklara dair anlam dünyasının sınırlarını belirlerler. Aslında Yukarıdakilerin bu fiziksel konumu, “kırmızıçizgi”lerle bezenmiş sınırlar çizmekteki maharetleriyle, yani sözde harita özde toplum mühendisliğiyle yakından ilintilidir. Türkiye gibi “geç” ve “otoriter” modernleşme örneklerinde her demokratikleşme hamlesinde Yukrıdakilerden sıkça duyduğumuz “halkımız daha hazır değil” ifadesi -yüzeyde zımnen satır arasında alenen- ile bu zevat kendilerini halkı hazırlamakla ödevlendirdiklerini ve bu hazırlama gayretinin süresine de mahiyetine de kendilerinin karar vereceklerini anlatırlar. Aşağıdakiler kendi bilgilerini ve bu bilgi temelinde taleplerini siyasallaştırdıkça Yukarıdakiler için tehlike çanlarını çalarken yerin altının üstünden yeğ olduğu günler gelip çatmıştır. Bu taleplerin siyasallaşması, Yukarıdakilerin etrafını dikenli tel örgülerle çevirdikleri iktidar alanını muhafaza etme isteklerinden ve Aşağıdakilerin de bu alanı ele geçirme gayretlerinden kaynaklanır. Hatta bu “siyasallaşma” ifadesi söylem düzeyinde daha çok Yukarıdakilerin ifadesidir çünkü Aşağıdakilere göre bu talepler kendilerini kendileri yapan değerlerdir. Bu talepler günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi öncelikle eğitim kurumları olmak üzere kamusal alanda başörtüsü ile görünür olmak, anadilde eğitim ve din adamı yetiştirmek üzere Heybeliada Ruhban Okulunun açılması gibi taleplerdir. Özellikle taleplerin eğitim alanında yoğunlaşması, eğitimin seçkinliğe giden patikada kestirme yol olmasındandır. Artık Yukarıdakiler sıklıkla ayakların baş olmasından şikâyet etmektedirler. Bu şikâyetler Aşağıdakileri çeşitli kalem erbabının “göbeğini kaşıyan adam,” “bidon kafalılar” gibi hakaretamiz ifadeleriyle taçlanır. Üniformalı bir üst düzey bürokratın -internete düşen ses kaydında olduğu gibi- içinde yaşadığı toplumun %46’sı için “karaktersiz” ifadesinde bulunması da ezcümle bu anlayışın tecellisindendir.
Taleplerin siyasallaşmasına dair dönüşümde küreselleşme sürecinin de katkısıyla bilginin demokratikleşmesi, yani bilgiye daha kolay, ucuz ve zahmetsiz ulaşılmasıyla asimetrinin kaybolması ve bilginin aşağıdakileri yukarıya taşıyan asansör olması fark edilmelidir. Elbette bilgiye ulaşım bu kadar kolaylaştığında bilgi yönetimi daha çok önem kazanmaktadır. Fakat bilgi siyasetini sorgularken küreselleşme, ilişkilerdeki dikey yerine yatay boyuta önem katmakta ve bilgi yönetimi her alanda olduğu gibi tüm aktörlerin katılımının daha çok arttığı ve anlam kazandığı “yönetişim” kavramını ön plana çıkartmaktadır. Bilgi yönetişimi yukarıdakilerin fildişi kulelerini şimdilik sarsan ama gittikçe yıkım etkisi artan fay hatlarını canlandırmakta ve yekdiğerini takip eden depremleri tetiklemektedir. İşte Türkiye’nin sıkça sallanması bilgi iktidarının el değiştirmeye başlamasındandır.