ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki Türkiye dosyasının sorumlusu Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un “Türkiye’nin NATO’ya, Avrupa’ya ve ABD’ye bağlı kaldığını düşünüyoruz, ancak bunun gösterilmeye ihtiyacı var. Bu konuda insanlar daha önce olmadığı şekilde sorular soruyor. Bu başlı başına kötü bir durum ve Türkiye’nin ABD’den destek beklediği konularda ABD’nin destek vermesini zorlaştırıyor” ifadesi G-20 toplantıları vesilesi ile yapılan son Obama-Erdoğan görüşmesinden hemen önce dile getirildi. Türkiye ve Brezilya’nın Tahran’dan çıkarttıkları ‘nükleer takas mutabakatı’ndan ‘rahatsız’ olan ABD yönetimi, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nde yaptırımlara ‘hayır’ denmesinden de ‘hayal kırıklığı’na uğramıştı.
Ancak Türkiye’de, Mavi Marmara olayında ABD’nin ‘devlet terörü ve devlet korsanlığı hamiliği’ne soyunması üzerine büyük bir ‘hayal kırıklığı’ yaşamıştı. Bütün bunlar Türkiye-ABD ilişkilerinin bu konjonktürde tozpembe durumda olmadığının açık kanıtları olarak sayılabilir.
28 Haziran 2010’da Toronto’da bu şartlarda yapılan Obama-Erdoğan zirvesinin, karşılıklı ‘hayal kırıklıkları’ ve ‘rahatsızlıklar’ın ‘onarılması’ görüşmesine dönüştüğü söylenebilir. Görüşmeden basına yansıyan mesajın ‘samimi konuşmalar’ olduğu yönünde olması da ‘soğukluk’ varmışta ‘buzlar erimiş’ imajını gösteriyor olsa da her şeyden önce liderlerin görüşmeleri bile son derece olumlu bir gelişme olarak nitelendirilebilir. Bu durum ilişkilerin birilerinin çok arzuladıkları bir ‘kriz’ seviyesinde olmadığını ispatlıyor.
Türkiye-ABD arasındaki yakın ilişkiler ve ‘model ortaklık’ın birçok konuda artık yürümediği hatta bozulduğu söylense de gelişmeler iki ülke arasında ‘kriz’ yaratacak koşullar en azından şimdilik mevcut değil. Batı’da ve içimizdeki bazı çevreler; İsrail’in karşısında İran yanında yer alan bir Türkiye anlatımından hareketle ‘eksen kayması’nı ve Türkiye’nin tamda bunları yaparak ‘batı’dan kopmasını arzu etmekteler. Oysa; Türkiye İran’dan ziyade nükleer takas anlaşmasındaki kendi imzasının arkasında; İsrail’in değil onun kuşatma, ambargo, çatışma ve sertlik politikasının karşısındadır. Bunu da herkes biliyor. Türkiye üzerine yaratılan olumsuz polemikler ülkemizin bölgesel ve küresel yükselen imajını bozmaya yönelik olmakla birlikte içeride iktidar mücadelesinde psikolojik sonuçları umulmaktadır. Aslında Amerika-İsrail ekseninin ‘yaptırım, abluka ve savaş’ politikasının aksine ‘Yeni Türkiye’nin ‘diplomasi, adalet ve barış’ politikası karşı karşıya geliyor. Bu tavır ‘yükselen yeni dünya’nın değerlerini temsil ediyor. Bunun için Brezilya İran nükleer takas mutabakatında Türkiye’nin yanında yer alıyor. Bunun için G-20’ler Türkiye’nin çabalarıyla İran’ın masada tutulmasını övüyorlar. Bundan dolayı Avrupa Parlamentosu İsrail’in ‘Mavi Marmara’ saldırısını kınıyor ve Türkiye’nin taleplerini destekliyor.
Obama-Erdoğan görüşmesinde Başbakan, PKK’nın tasfiyesi için daha güçlü işbirliğinin yanında İsrail’le ilgili bilinen koşulları ileri sürmüş olmalı. Bunun yanında Erdoğan’ın Kuzey Irak’taki PKK kamplarından yapılan ‘Terör saldırılarına karşı NATO’nun Türkiye’ye destek vermediğini bunun böyle sürmesi durumunda Türkiye’nin yıl sonuna kadar NATO’dan ayrılmayı dahi düşünülebileceği’ restini çektiği anlaşılıyor. Bilindiği gibi NATO ittifak sözleşmesinin 5. maddesi ‘müttefiklerden birine dışarıdan bir saldırı olursa bütün ittifak ülkelerine yapılmış sayılır’ diyor. Buna göre Türkiye nasıl ABD’ye yönelik terör saldırılarında tüm NATO ülkeleriyle birlikte harekete geçerek Afganistan’a gitti ise şimdide bunun karşılığını NATO’dan ve ABD’den istiyor. Zirve sonrasında Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in NATO’yu göreve çağıran, sorumluluklarını hatırlatan açıklamaları ve PKK terör örgütüne yönelik NATO’yu ve ittifak ülkelerini ‘sorguluyoruz’ söylemini de yukarıdaki restin açıklaması olarak anlamak gerekiyor.
Obama ise PKK konusunda her zamanki gibi tam destek sözü verdikten sonra Türkiye-İsrail ilişkilerinde gelinen son noktadan ABD’nin rahatsızlığını dile getirdiği ve bunun düzelmesi için var gücüyle çalışacağını söyleyerek Erdoğan’ın da yardımcı olmasını istediği anlaşılıyor. İki liderin görüşmesinin önemli noktalarından biride; İsrail ve İran’ın dengelenmesi ve sisteme dahil edilmeleri için ABD ve Türkiye’nin ortak çaba göstermesi hususudur. Ancak bu yapılırken ‘birinin hamisi diğerinin düşmanı’ durumuna düşmeden, Türkiye’nin İran’ı ABD’nin de İsrail’i denetlemesi-normalleştirmesi görevini paylaşmada uzlaştıkları da söylenebilir. Mavi Marmara olayında ABD’nin yardımlarına teşekkür eden Türkiye, İran’ı masada tutan İnisiyatifiyle de G-8’den övgü aldı. İşte bu vizyonun devamı niteliğindeki çabaların devam ettirilmesi konusunda bir konsensüs söz konusu.
İsrail ve Türkiye Dışişleri Bakanlarının Brüksel’de İsrail tarafının talebi üzerine yaptıkları gizli görüşme Obama-Erdoğan zirvesinin sonuçlarından biri olarak görülebilir.
Ayrıca ve önemle Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceği konusunda Kuzey Irak ile Afganistan sorunlarının belirleyici olacağını söylemeliyiz. Türkiye’nin Afganistan’da ABD’ye daha fazla destek vermesi, ABD’nin de Türkiye’ye Kuzey Irak kaynaklı PKK terör meselesinde daha fazla yardımcı olması, iki ülkenin bu husustaki ihtiyaçları, hangi nedenle olursa olsun ilişkilerini krize sokma riskini göze aldırmayacak kadar önemlidir.
Şimdi yazımızın başındaki Philip Gordon’un ifadesine dönersek o sözlerin ABD Yahudi lobisinin baskısıyla, yaklaşan seçimlerle ilgili siyasi kaygılarla ve zirve öncesi Türkiye üzerinde diplomatik-psikolojik baskı kurmak amacıyla sarf edildiğini söyleyebiliriz. Bu söylemin reel-politik bir karşılığı yoktur. Türkiye’nin NATO’ya, Avrupa’ya ve ABD’ye bağlı kaldığını kanıtlamaya ihtiyacı yoktur. Türkiye Kore’den itibaren Batı ittifakının bütün projelerinde yer almış, yıllardır NATO’nun güneydoğu kanadını soğuk harp sırasında korumuş, Somali’ye, Kosova’ya, Bosna’ya, Afganistan’a, Lübnan’a asker göndermiş dünya barış ve istikrarı için bedeller ödemiştir. Türkiye 60 yıldır Avrupa Birliği’ne tam üye olmak için çabalamaktadır ve AB sürecini sabırla sürdürmektedir. ‘Yeni Dünyalar’ Türkiye’ye vizelerini tereddütsüz kaldırırken AB ülkeleri serbest dolaşım iznini Türk vatandaşlarından halâ esirgiyor. BM, AGİT, NATO, G-20, Avrupa Konseyi Dünya Bankası, IMF… gibi bütün uluslararası kuruluşlarda etkili bir üye olarak görev ve sorumluluklarını yerine getirirken kimse Türkiye’den sadakat gösterisi bekleyemez.
Eski Almanya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Joschka Fischer batının vizyon sahibi nadir akıl adamlarından biri olarak 01Temmuz 2010 tarihinde bütün bunları şöyle değerlendiriyor: “Türkiye’nin komşularıyla sorunlarını ve o ülkelerin iç ihtilaflarını çözmeye çalışan dış politikası Batı’nın çıkarlarıyla çatışmıyor. Batı eninde sonunda Türkiye’yi bir ortak olarak ciddiye almak ve kendi kuklası olarak görmekten vazgeçmek zorunda kalacak. Batı’nın (bilhassa Avrupa’nın) harekete geçme vakti geldi de geçiyor.” Gordon’un cevabı Fischer’den. Türkiye’nin batıya ‘göstereceği’ şeylerden çok batının anlamada çok geç kaldığı şeyleri düşünmeye ihtiyacı var sanırım.
‘Yeni Türkiye’; ABD’yi yok sayarak ya da ona kafa tutarak hatta çatışarak süreçleri istediği yönde ilerletmekte zorlanacağının bilincindedir. Ancak; ABD’de soğuk savaş sonrası dünya şartlarında değişen ‘Yeni Türkiye’ ile birlikte çalışmak, Türkiye’nin beklentilerine, hassasiyetlerine ve dengelerine dikkat etmek durumundadır. Amerika’nın Türkiye’nin bölgesel gücünün ve rolünü göz ardı edebilme lüksü yoktur. Obama’nın başkan seçildiğinde Türkiye ve Mısır’dan bölgeye ve İslâm dünyasına verdiği barış mesajı hafızalardadır. Türkiye’nin hem bölge hem de ABD için önemi bugün için daha da artmıştır. Sonuç olarak anlaşılması gereken yeni dünyanın yükselen yeni güçleri; küresel statükonun gayri ahlâki, hukuksuz, çatışmacı, dayatmacı, yaptırımcı ve baskıcı yapısını zorluyor.