Vesayetçilik son günlerin çok tartışılan konularından birisidir. Söz konusu tema, belli zamanlarda bir grup aydını bir araya getiren Abant Platformunun da konusu idi. Sistem tekelciliği veya benim sıkça kullandığım seçkincilik gibi kavramlar da aynı anlama geliyorsa da vesayetçilik, içinde bulunduğumuz ve aşmak zorunda olduğumuz bir yapıyı iyi ifade eden kavramlardan birisidir. Yani bir sosyal politik gerçekliğimizi bir başka açıdan tartışma imkânı vermektedir.
Vesayetçilik kabaca, bir grup seçkinin ve onlara destek veren dar bir kesimin, sistemi tekelinde, toplumu vesayetinde görmesi durumudur. Vesayetçiliğe göre içinde bulunduğumuz siyasal sistem, toplumla paylaşılmayacak kadar kendilerine özgüdür. Esasen bu açıdan toplum, yer yer fiiliyata çıkabilecek potansiyel bir tehdit unsurudur. Onun için de hiçbir şey sonuna kadar ona tevdi edilemez ve onunla paylaşılamaz. Çünkü toplum her zaman sapıtabilir. Her şeyin doğrusunu vesayetçi seçkinler bilir. Onun için de bu her şeyi iyi bilenlerin devamlı uyanık olmaları ve bu sapmalara yerinde ve zamanında müdahale etmeleri gerekir. Sistemi kendilerine emanet saydıkları için de onu hep bir koruma refleksi içindedirler. Üstelik sistemi kendilerine karşı korudukları rakip, sistemin, üzerine oturduğu, varlığını ve gücünü kendisinden aldığı toplumdur. Bu sistemde her şey vasiler ve vesayet altında olanlar denklem üstüne kurulmuştur.
Vesayetçilik, sıkça vurgulandığı gibi antidemokratik, ilkel, medeni ve hatta yeterince insani olmayan bir yapıdır. Kendine has bir niteliği, mantığı, kurumsal dayanakları vardır. Bunlar yeterince anlaşılmadan, söz konusu destekler tasfiye edilmeden vesayetçilikten kurtulmak mümkün değildir.
Vesayetçiliğe göre asıl sorun toplumun bizzat kendisidir. Çünkü verilen figüranlık görevinin ötesinde kendisince belirlenen etkin bir rol oynama ihtimali hep vardır. Bir kere toplum, bilmeyen, bildiğini de yanlış bilen, belki daha da önemlisi sisteme uygun düşmeyen kanaatlere sahip bulunan bir yığındır. Fiilen toplum genelini temsil eden Meclis ve içinden çıkardığı hükümet yanlışla maluldür, onun için de gözetim ve denetim altında tutulmalıdır. Sabih Kanadoğlu gibi tipik vesayetçilere göre toplum, bir sosyal uzlaşı metni olan Anayasa yapma hakkına bile sahip değildirler.
Vesayetçi sistemde kurumlar baskı ve kontrole yönlendirilmişlerdir. Birincil görevleri de Toplumsal iradeyi ipotek altına almak ve bunun denetimini yapmaktır. Bu tür yapılar da mesela Anayasa Mahkemesi gibi bir kurum, bu iş için vardır. Askerin en önemli görevlerinden birisi budur, darbeler vesayetçilik eylemleridir.
Vesayetçiliğe göre zaman bir bozulma sürecidir, her değişim, mutlaka düzeltilmesi gerekli bir sapmadır. Bir 28 Şubat Paşasının (ki dönemin Kara Kuvvetleri Komutanıydı) “1930 sonrası tüm toplumsal gelişmeler bir sapmadır, bir biçimde düzeltilecek ve toplum aslına döndürülecektir” sözü bu mantığın tipik örneklerinden birisidir. Bu iş için maddi ve manevi zayiatlar vermekte bir beis yoktur. Ama buna karşılık toplumsal iradeyi temsilen havaya kalkan eller, kaosa kalkmıştır.
Vesayetçilerin en belirgin özelliklerinden birisi gerekli gördükleri yerlerde kendilerini yasaların üstünde görmüş olmalarıdır. Çok önemser gözüktükleri yasalar her zaman onları bağlamaz, mutlak uyması gerekenler aşağıdaki kalabalıktır. Gerçi vesayetçilik her şeyi yasalara uygun olarak yaptığını ve herkesin ona uyması gerektiğini söyler ama işine gelmeyen yerde onları rahatça ihlal edebilir. Kendini bağladığını düşündüğü yasaları, genelgeçer mantığa dayalı bir içtihadın ötesinde içini boşaltıp yeniden doldurur. İyiden zorda kalırsa onu yok sayabilir. En azından sistem için ürettiği bir kutsalın şemsiyesi altına alır ki 28 Şubat sürecinde bunun pek çok örneği yaşanmıştır.
Vesayetçilik toplumun her türlü potansiyel imkânını, kurumsal yapılarını kullanır. Bunların bazı toplumsal işlevleri onun için önemli bir çıkış noktasıdır. Adalet ve güvenlik bunların başında gelmektedir. Yani bir ülkede vesayetçilik varsa bu, öncelikle asker ve yargı örgütü üzerinden işler. Daha da önemlisi böylesi ortamlarda siyaset için mutlak gerekli olan meşruiyet halkça benimsenmiş bir temelden yoksun olduğu için bu işlevler yeniden üretilmiş bir meşruiyet görevi yapar. Ne var ki bu üretim yeterince toplumla paylaşılamadığı için askıda kalır. Yani kerameti kendinden menkul bir durum ortaya çıkar; tabi düzen de bir düzencilik halini alır.
Analiz etmeye çalıştığımız düzenin hemen altındaki en önemli kavram güvenlik sistemidir. Buna göre vesayetçiler güvenliği sağlamak için oradadırlar. Ne var ki bu güvenlik naiv bir güvenlik değildir. Çoğu kere, uğraştığı güvensizlikler bizzat kendisinin oluşturduğu güvensizliklerdir. Kontrollü güvensizlik sorunlarına ihtiyacı vardır. PKK Ergenekon ilişkisi bunun tipik bir örneğidir.
Güvenlik ve toplumla sağlıklı olmayan ilişki biçiminden doğmuş bazı olgular ve kavramlar vardır ki bunların en önemlilerinden birisi üniterliktir. İlk elde ülkenin birliği, bütünlüğü olarak algılanan üniterlik bundan öte bir anlam taşır. Burada üniterlik siyasal erkin merkezde toplanması ve bir elden kullanılması işlevini yerine getirir. Bu ise yerine göre bir olumluluk taşısa bile vesayetçiliğin en çok ihtiyaç duyduğu şeydir. Ama her halükarda bir ülkenin bekası için mutlaka olması gereken bir şey değildir. Bugün Amerika gibi ileri pek çok ülke üniter değildir. Üniterlik günümüzün kabul görmüş çağdaş siyaset anlayışı demokrasi ile çok iyi bağdaşır da değildir. Bundan dolayı demokrasi vesayetçiliğin sevmediği şeylerden birisidir.
Bu yapay güvenlikçilikten türetilmiş kavramlar vardır ki bunların en önemlilerinden birisi iç tehdittir. İç tehdit, toplumla olan sorunun en somut görünümüdür. Burada toplumla olan gerilimi güncel tutacak sorun alanlarına ihtiyaç vardır ki irtica ve bölücülük bu işlevi yerine getirirler. Bilindiği gibi son günlerde mevcut hükümetin politikasının, irtica ve tehdit duyarlılıklarını ortadan kaldırdığı tartışılmaktadır. İşin gerçeği bunun ikisi de yapay tehditlerdir. Ülke için uzun bir zamandır ciddi bir problem olan ve maddi - manevi büyük kayıplar verdiren PKK sorununun bile bir bölücülük sorunu olmadığı söylenebilir. Başından beri nereyi talep ettiği, nasıl bölmek istediği açıkça ifade edilmemiştir. Genelde bilindiği ve sıkça dillendirildiği üzere PKK, vesayetçiliğin ihtiyaç duyduğu kriz ihtiyacını karşılaya gelmiştir.
Vesayetçilik, toplumumuzun insanca yaşayabilmesi ve ülkemizin kalkınabilmesinin önünde ciddi bir engeldir ve mutlaka aşılması gerekmektedir. Onu aşmanın biricik şartı ise ayaklarını oluşturan olumsuz yapıların tasfiyesidir. Yukarıda da işaret edildiği üzere Türkiye’de vesayetçilik öncelikle asker ve yargıdaki örgütlenişe dayanmaktadır. Darbeleriyle uzun zaman gündemde olan askerin bu işlevi geri plana çekilince yargının bir üst örgütsel yapısı devreye girdi ve yapılması düşünülen değişikliklerin karşısında yoğun bir biçimde direnmektedir. Anayasa değişikliği süreci bunun açık örneklerini vermektedir.
Ülkenin en yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi, göründüğü kadarıyla üzerinde konumlandığı anayasaya açıkça ters düşmesine rağmen değişikliği iptal edebilmenin yollarını aramaktadır. Mahkemenin sergilediği eğilime göre toplum ve temsilcileri sistem dışı bir talebe sahiptirler veya en azından bir şeylere akılları ermemektedir. Onun için mahkeme sistemi koruma ve kollama adına devreye girmiş olmaktadır. Bu önemli (!) görevin yerine getirilebilmesi için de mutlaka anayasaya uyulması gerekmemektedir. Esasen Anayasada yazılmayan ilkeler vardır ve toplumun dışında orada durmakta olan temsilciler, anayasanın üzerinde düşünme ve icrada bulunma hakkına sahiptirler. İşte vesayetçilik tam da budur.
Bu yaşananlardan hareketle denebilir ki vesayetçiliği aşmada başta anayasa değişikliği olmak üzere yargı örgütünün şeffaflaştırılıp tarafsızlaştırılması büyük bir önem taşımaktadır. Bu, vesayetçiliğin toplumsal ipoteğinin kalkma yollarından birisidir. Toplumsal kamuoyu bu ciddi değişimin arkasındadır.