İrlanda Cumhuriyeti’nin ilk kadın Cumhurbaşkanı (1990-97) ve sonrasında Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri (1997-2002) Mary Robinson’un, “Bugünün insan hakları ihlalleri yarınki çatışmaların sebepleridir” (1) sözlerini kendi adıma çok önemsiyorum. Bu ifade, adeta içinden geçmekte olduğumuz kasvetli günlerde daha fazla su yüzüne çıkan çeyrek asrı aşkın yaşadığımız terörle sarmalanmış acının sebeplerine ışık tutmaktadır. Diyarbakır Cezaevi’nde 1980 askerî darbesi sonrası yaşanan -bırakın insana layık görmeyi, herhangi bir canlıya hatta cansıza dâhi reva görülemeyecek- işkenceler PKK’ya insan sermayesi ve söylem zemini bahşetmiştir. Dönemin Kürt varlığını kabullenmeyen yaklaşımı 1991’de Kürt realitesinin tanınmasıyla farklı cenaha girse de hatta 1999’da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması soruna nihaî bir çözüm getirmemiştir.
Bir ayı aşkın bir süredir üst üste gelen PKK’nın kırsalda ve metropollerdeki saldırıları ile yüreklere kor ateşler düşüren cenaze haberleri, büyük umutlar ve bir o kadar da yoğun eleştiri bombardımanı ile doğan “Açılım”a fazlasıyla ket vurmaktadır. İnsanlık tarihi, Lokman Hekim hikâyesinde berraklaştığı gibi, ölüme çare bulma gayreti olarak da okunabilir. Yaşamı tanzim edebilsek de tazmin edemediğimizden ölüm karşısındaki çaresizliğimiz, cenazeler ve haberleri karşısında yumruk yumruk boğazlarımızda düğümlenmektedir.
AK Parti hükümetleri yaklaşık sekiz yıllık iktidarlarında Sivil Anayasa, başörtüsünün -en azından yüksek öğretimde- serbest bırakılması, 2B Yasası, Kamu Yönetimi Reformu ve Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi gibi hemen aklıma geliveren çeşitli ölçekteki girişimlerinde seçmenlerini sukut-u-hayale uğrattı. Öte yandan özellikle Ergenekon davası sürecinde AK Parti, Kürt meselesi çözümsüz kaldıkça Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki birçok sorunun varlığını ve kronikliğini devam ettireceğini daha fazla fark etti. Böylece Başbakan Erdoğan, “bütün kötülüklerin anası” Kürt meselesini, alışılmışın dışında demokratik mekanizmaları işleterek ve bunu da tüm topluma mal ederek çözebilirse diğer sorunların da çözülme potasına gireceğini gördü. Bundan dolayı Başbakan, siyasî kariyerini dâhi hiçe sayarak demokratik açılım sürecine vurgusu, bu konuda en azından sürece bir şans tanınmasına imkân sağladı. Öte yandan, şahinler beslendikleri şiddet sarmalının ortadan kalkması ihtimalinin kendilerini marjinalleştireceğini gördüklerinden ön cepheden bu süreci hedef aldılar ve her fırsatta yaylım ateşine tuttular. Habur görüntüleri iktidar açısından ne kadar nahoş karşılandıysa, KCK operasyonlarında tutuklanan belediye başkanlarının kelepçeli görüntüleri de açılımdan ümit besleyen bir kısım için oldukça yaralayıcı oldu. Son dönemde yaşananlar ise “Biz zaten söylemiştik” korosunun seslerini daha fazla çıkartmalarını sağlarken çözümsüzlüğü bir çözümmüş gibi sunma retoriklerini de başatlaştırdı.
MHP’nin OHAL uygulamasını tekrar diriltmeye dair söylemini üst perdeden dillendirmesi ve bu vesile ile açılımın sonunun geldiğine dair paralel söylem Başbakan cenahında “Açılımın bitmesini istemek teslimiyettir. Açılımdan vazgeçmek bu ülkeye ihanettir.” şeklinde benzer tonda bir tepki buldu. Zaten MHP ile AK Parti arasındaki 2007 seçim meydanlarından gelen söz düellosu, MHP lideri Bahçeli’nin Erdoğan’a Öcalan’ı asmak için yağlı ilmik yapmak üzere fırlattığı urgan zaten hafızalardaki renkliliğini korumaktaydı. Karşılıklı “vatana ihanet” söylemi Türk siyasetinde iktidar ve muhalefet arasında bir yakıştırma olarak mümtaz yerini de böylece korumuş oldu. Bahçeli’nin çözüm önerisinin başarı getirmediğini yirmi yıllık tecrübe sonrasında Türkiye zaten hakk-el-yakin müşahede etmişti. Burada nahoş olan ise Türkiye’nin ekonomik ivmesi ve diplomatik girişimleriyle sıklet büyüttüğü bir dönemde yaşanan terör olayları, ülkenin kötürümleşmesine sebep olmaktadır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun dış politika anlayışının temel parametrelerinden olan “özgürlük-güvenlik dengesi” konusunda Türkiye fotoğrafı bu son gelişmeler ışığında hiç de içaçıcı değildir. “Teröre teslim olmak” sadece terör görüntülerinin medya organlarında fazlasıyla yer alması değildir. Teröre karşı kullanılan “hain saldırı,” “kahpe pusu,” “kalleş saldırı,” ve “kanlarında boğulacaklar” söylemleriyle bezenmiş dil, zaman geçtikçe örselenmektedir. Sabık Genelkurmay Başkanının PKK kamplarını “Biri bizi Gözetliyor (BBG)” evi gibi izlediklerini söylemesi hafızlarda canlılığını korurken son dönemde artan kayıpların ABD ile anlık istihbarat paylaşımı konusundaki eksikliklere ve koordinasyonsuzluğa bağlanması, terörle mücadele dilini eskitmektedir. Kaldı ki paylaşım, karşılıklı alışverişten oluşuyorsa Türkiye’nin ABD’ye istihbarat vermesi fikri çok abartılı kaçmaktadır.
Yaklaşan referandum dolayısıyla Başbakan’ın PKK’ya “taşeron” benzetmesi bu yapıyı hâlâ hafife alma algısının bir izdüşümü olarak, iyi kavramsallaştırılamayan bir problemin varlığı gibi ortadadır. PKK yirmi beş yılda bir taşeronluktan müteahhitliğe yükseldiğini, lideri Öcalan’ın yakalanışından bu yana on yıldan fazla geçtiği halde dağılmayıp kurumsallığıyla ortaya koydu. Kaldı ki PKK’yı bir eşkıya grubu olarak görmek gerçeği perdelemekten ve terör problemini katmerleştirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Karşımızda sadece eli kanlı bir terörist örgütün şiddet boyutundan çok daha fazlası olduğunu artık görmemiz gerekmektedir. Elbette terör “kahrolsun” demeyle kahrolmuyor fakat terörle mücadeleyi kabaca teröristle mücadeleye indirgemek geçen zamanın bize hiçbir tecrübe katmadığını da hâlâ çobanlara ateş edilmesi örneğindeki gibi göstermektedir. Cumhurbaşkanının ifadesiyle terörle mücadele uzun soluklu bir mücadeledir fakat terör örgütünün köşeye sıkıştığı için eylemlerini arttırdığını veya bunlar son çırpınışları söylemlerinin de marjinal faydasının eksiye düştüğünü fark etmek gerekiyor. Kaldı ki terörü sadece şiddete indirgemek körlerce filin tarifini sadece elinde tuttuğu herhangi bir organına indirgemekten başka bir şey değildir.
“Kürt Açılımı”ndan “Demokratik Açılım”a ve sonra da “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” yönündeki değişiklik sadece isim değişikliği değil bir zihniyet platformunun da düşmesini göstermektedir. Buna rağmen, Julia Alvarez’in ölümsüz romanı Kelebekler Zamanında Patria, Minerva, Maria Teresa ve Dede’nin olağanüstü hikâyelerindeki gibi korkuya rağmen umudun beslediği direnç var olduğu gibi asıl şimdi açılım zamanı geldiğini savlamak gerekiyor. Savaş baronlarının kazandığı bir ortamda akl-ı-selim ile açılım sürecine destek vermek ahlakî bir zorunluluğa dönüşüyor.
¨“Today’s human rights violations are the causes of tomorrow’s conflicts.”