Soğuk Savaş sonrası dönemde küresel ekonomi-politik sorunların dünya liderleri tarafından samimi bir şekilde görüşülmesini sağlamak amacıyla oluşturulan G-8 platformu, küresel mali krizin derin etkileriyle daha iyi mücadele edilebilmesi amacıyla 2008 yılında G-20 formatına dönüştürüldü. Burada sanayileşmiş sekiz ülkenin yanı sıra aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan 11 ülke ve AB temsil ediliyor. Toplantılara davet edilen ülkeler listesi ise daha çok G-8’i oluşturan büyük güçlerin uzlaşısı ile belirlenmiş durumda. Bu nedenle, kimlerin katılımcı olabileceğine ilişkin objektif kriterler yok. G-20’deki gelişmekte olan ülkelerin seçiminde bu ülkelerin ekonomik büyüklükleri, gelişme potansiyelleri ve bölgesel temsil kabiliyetleri gibi faktörlerin rol oynadığı söylenebilir.
Temsil edilen ülkeler G-8’ler (ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya, Japonya, İtalya, Kanada), gelişmekte olan 11 ülke (Hindistan, G. Kore, Türkiye, Brezilya, Meksika, Arjantin, Avustralya, S. Arabistan, Güney Afrika, Endonezya, Meksika) ve AB’dir. 2008’den beri her altı ayda bir toplanan G-20 ülkeleri, 2011’den itibaren yıllık olarak toplanmaya başlayacaktır. Aslında G-20 tam anlamıyla bir uluslar arası örgüt değildir. Kalıcı bir sekretaryası, örgüt bürokrasisi ve genel merkezi yoktur. Platform, ülke liderleri arasında samimi bir işbirliği ve istişare imkanı sağlıyor.
G-20’nin gücü ise bu ülkelerin dünya genelinde temsil ettiği nüfus, ekonomi ve ticari potansiyelinden kaynaklanıyor. Özetlemek gerekirse, katılımcı ülkeler dünya nüfusunun 2/3’ünü; dünya GSMH’nın yüzde 85’ini ve dünya ticaretinin yüzde 80’ini temsil ediyor. Tam da bu nedenlerden dolayı katılımcı ülkeler zirvelerde alınan kararlara uyma konusunda hassas davranıyorlar. Zira son küresel mali krizin gösterdiği gibi, kürselleşmiş bir dünyada ulusal ekonomiler sanıldığından daha çok karşılıklı bağımlılık içine girmiş durumda ve istikrarsızlıklar herkese zarar veriyor.
Toronto Zirvesi ve alınan kararlar
G-20 ülkeleri zirvesi geçen hafta sonu (26-27 Haziran) Kanada’nın Toronto şehrinde toplandı. Zirve toplantısı Almanya’nın başını çektiği AB’nin görüşleri ile ABD’nin önerileri arasında tam bir diplomatik mücadeleye sahne oldu. ABD küresel düzlemde ekonomik canlanmayı sağlayacak tedbirlere öncelik verilmesini önerirken; Yunanistan krizinin ardından büyük bir sarsıntı geçiren AB bölgesi mali disiplinin sağlanması, bütçe dengelerinin korunması ve Bankacılık sektörünün denetlenmesi gibi konulara ağırlık verilmesini savundu.
Toronto zirvesi kararlarına bakıldığında, daha çok Avrupalı politikacıların isteklerinin ağırlık kazandığı söylenebilir. En önemli madde şüphesiz gelecek 3 yıl içinde bütçe açıklarının yüzde 50 azaltılması kararıdır. Burada özellikle Almanların etkisi olduğu söylenmektedir. Ancak zirvede, Alman Başbakanı Merkel’in çok istediği “küresel bankacılık vergisi” önerisi kabul görmedi. Sonuç olarak, G-20 özellikle ekonomik konularda kritik kararların alındığı bir küresel yönetişim grubuna dönüşmektedir. Ancak zirve toplantıları liderler arasında kritik siyasi konuların da ele alındığı bir siyasi platform olma özelliği de taşımaktadır.
Zirvede Erdoğan-Obama Görüşmesi
Toronto zirvesinde Türkiye katılımcı ülkeler arasında bekli de görüşülen ekonomik-mali konularda en rahat olan ülkelerden birisiydi. Bu nedenle Başbakan Erdoğan için zirve daha çok son aylarda İran krizi ve İsrail saldırısı nedeniyle gerilen Türk-ABD ilişkilerini rayına oturtmanın bir vasıtası olarak görülüyordu. Nitekim Erdoğan sekiz yıllık iktidarı boyunca 1 Mart tezkeresi haricinde, ABD başkanı ile görüşmesinde belki de ilk kez bu kadar gergindi. Üstelik görüşme ülke içinde terörün yeniden tırmandığı bir döneme tekabül ediyordu.
Ancak Obama-Erdoğan görüşmesinin, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla beklenenden daha samimi ve verimli bir ortamda geçtiği söylenmektedir. Sonuçlara bakıldığında, Washington’dan son haftalarda Türkiye’ye yönelen eleştirilere rağmen, Obama yönetiminin Erdoğan hükümeti ile olan ilişkilerini önemli bir değişiklik olmadan sürdüreceği sonucu çıkarılabilir. Ancak ilişkilerde artan şüphecilik ve Musevi lobisinin etkisi bundan sonraki her ciddi adımda hissedilecektir. Somut olarak bakıldığında:
· Obama yönetimi terör konusunda işbirliğinin artırılacağı sözünü vermiştir. Bu açıklama, Türkiye ve ABD arasında Kasım 2007’de çerçevesi çizilen teröre karşı işbirliği antlaşmalarının süreceğinin göstergesidir.
· Buna karşın, ABD Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini tamir etmesini beklemekte veya en azından daha kötüye giderek tamamen kopmasını önlemeye çalışmaktadır.
· Türkiye İsrail konusunda kararlı tutumunu sürdürmektedir. ABD başkanı Türkiye’nin bu kararlılığını Netanyahu hükümetine aktaracağını açıklamıştır. Önümüzdeki günlerde, Washington aracılığıyla Türkiye ve İsrail hükümetlerinin bu konuda gizli veya açık bazı görüşmelere başlaması mümkündür. Gazze ablukasının tamamen kaldırılması bu görüşmeleri kolaylaştırıcı rol oynayacaktır.
· İran konusu ABD-Türkiye arasında önemli bir ayrışma noktası olmaya devam edecektir.
· Buna rağmen, ABD-Türkiye arasında Irak’ın geleceği, Afganistan ve Pakistan’ın istikrarı konularında geniş bir işbirliği ve fırsatlar zinciri vardır. Özellikle Irak’ta Sünnilerin sisteme entegrasyonu konusunda Türkiye’nin oynadığı yapıcı rol göz önüne alındığında, önümüzdeki aylarda Türkiye ve İngiltere öncülüğünde Pakistan’ın da yardımıyla Afganistan’ın istikrarı için Taliban’ı da kapsayan, tüm tarafları bir araya getirecek yeni bir sürecin başlatılması hayli olasıdır.
Tüm bu konular birlikte düşünüldüğünde, yakın gelecekte Obama yönetimindeki ABD’nin Türkiye’den ve Erdoğan hükümetinden kolayca vazgeçmesi mümkün olmayacaktır.