ENGLISH
07.02.2012
28.06.2010 16:49


Doç. Dr. Ertan Beşe
SDE Uzmanı
ebese@sde.org.tr
CV

PKK’nın Dördüncü Evresi

PKK terör örgütünün son aylarda özellikle karakol baskınları şeklinde ve doğrudan güvenlik kuvvetlerine yönelik artan eylemleri, bu eylemler neticesinde 50’nin üzerinde şehit verilmesi zaten 30 yıldır ülke gündeminde olan terör sorununu tekrar ana gündem haline getirdi. Ülke siyasetinin ve medyanın gündemini büyük ölçüde bu konu işgal ediyor ve onlarca yorumcu, analist, siyasetçi ve kanaat sahibi kişi televizyonların ekranlarından görüşlerini kamuoyuyla paylaşmaya çalışıyorlar. Görsel medyanın olduğu kadar yazılı medyanın gündemi de tabii ki aynı konu. Uzun yıllardır birçok boyutuyla tartışılmakta olan bu sorun, gelişen olaylar ve ortaya çıkan yeni durumlarla farklı eksenler kazansa da aslında tartışılan konuların özünde çok da değişmediğini görüyoruz. Bu süreç içerisinde gerek siyasi arenada ve gerekse kamuoyunda artan terör olayları ve neticelerine ilişkin olarak tartışılan ana hususların bir envanterini çıkarttığımızda aşağıdaki hususların özellikle ön plana çıktığını görüyoruz.

Saldırılar Neden Arttı?
 
Tartışılan konuların başında son dönemde saldırıların niçin tekrar arttığı ve adeta 90’lı yılların başına dönüldüğü hususu geliyor. Bu konuda her şeyden önce terör örgütü tarafından deklare edilmiş gerekçeler olduğu gibi, genellikle bir takım analiz, değerlendirme ve yorumlarla açıklanmaya çalışılan sebepler söz konusu olmaktadır.
 
 Terör örgütünün 1978’deki kuruluşu ve eylemlerine başladığı 15 Ağustos 1984’den bu yana kronolojik çizgisine baktığımızda 1993 sonrası dönemi örgütün stratejik olarak ‘üçüncü dönemi’ olarak adlandırıp, ‘tasfiye’ ve ‘çözüm’ dönemi olarak nitelendiriyorlardı.
 
Abdullah Öcalan’ın İmralı’da hapis hayatının başladığı 1999 sonrası döneme tekabül eden bu dönemde demokratik siyasi mücadeleyi öne çıkarttıklarını, Kürt sorununa siyasi diyaloga dayalı bir çözüm aradıklarını ve bunun için stratejik değişim ve yeniden yapılanma yoluna gittiklerini iddia ediyorlardı. Yine bu dönemde PKK’nın ‘pasif savunma’ konumunda kaldığı iddia ettikleri diğer bir husustu.
 
1999-2004 döneminde örgütün militanlarının önemli ölçüde sınırların ötesine kaydırması söz konusu olmuş ve eylemler minimal düzeyde tutulmuştu. 2004 yılından sonra ise eylemler tekrar başladı.
 
Örgüt İçinde Çete Anlayışı
 
Bu döneme ait ana strateji aslında Öcalan’ın yakalanması sonrası, PKK’nın Şubat 2000’de yaptığı 7. Kongresi’nde belirlenmişti. Bu Kongre’de silahlı mücadelenin amacına ulaştığı ve iç ve dış gelişme ve şartların gereği olarak yeni bir parti stratejisi çerçevesinde temel mücadele biçimi olarak ‘Demokratik Siyasal Mücadele’yi benimseme ve her alanda uygulanmaya konulması kararı alınmıştı. Abdullah Öcalan da bu yeni stratejiyi, ‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış Projesi’ olarak adlandırmıştı.
 
Fakat bu yılın Nisan ayından itibaren PKK’nın lider kadrosu üçüncü dönemin de bittiğini, ‘dördüncü dönem’e girme aşamasında olduklarını söylemeye başladılar. Bunun sebebi olarak da; her şeye rağmen Kürt sorununa siyasi çözümü gerçekleştirememiş olmalarını ileri sürdüler. Dolayısıyla üçüncü dönemin temel karakteri olarak ileri sürdükleri ‘Kürt sorununa siyasi diyalog temelinde çözüm arama stratejisi’, iddialarına göre Kürt sorunuyla ilişkisi olan çevrelerin böyle bir çözüme yanaşmamaları nedeniyle sonuçsuz kalmış ve artık kendi başlarına yapacakları bir şey kalmamıştı. Bunu Duran Kalkan, 19 Nisan 2010 tarihinde örgütün internetteki yayın organı olan bir web sitesinde yer alan bir mülakatında açıkça ifade etmişti.
 
Öcalan’ın da, 14 Mayıs 2010 tarihinde dört yıl öncesinde elini aslında birçok şeyden çektiği, ancak barışçıl bir çözüm ihtimali için yine de elinden geleni yaptığı, bundan sonra ise bunu yapmayacağı şeklinde beyanatları medyada yer almıştı.
 
Bu bağlamda Öcalan, “31 Mayıs’a kadar bekleyeceğim. Bu zamana kadar olumlu bir gelişme olmazsa artık hiç bir şeye karışmayacağım” ifadesini kullanmıştı. Savaşın dağla sınırlı kalmayacağını, şehirlere de yansıyacağını filan iddia etmişti. Kendisine gerekli ortam sağlanırsa bir hafta içinde silahları susturabileceğini ileri sürmüş, PKK içindeki bazı grupların devletin bazı unsurlarıyla ortak hareket ettiğini ve örgüt içinde bir çete anlayışı geliştiğini iddia etmişti.
 
Pasif Savunma Dönemi Bitti
 
Bu temelde üçüncü stratejik dönemin de artık tamamlandığını ve hareket olarak dördüncü stratejik döneme girildiğini söylemeye başladılar. Bu dönemin temel özelliği de artık  ‘siyasi diyalogla çözüm bulma çabaları’nın sona ermesiydi. Murat Karayılan da bu yeni dönemin eylemsel stratejisinin artık ‘pasif savunma’ değil; ‘aktif savunma’ olacağını açıkladı. Bu da daha fazla ve etkili eylemlerle devleti ve hükümeti daha fazla yıpratmak ve kendi konumlarını korumaya çalışmak anlamına geliyordu. Yine yeni bir kanlı terör ve şiddet dalgası demekti.
 
Toplumda da zaten bütün bu açıklamalara paralel olarak ve hem de her yıl bu dönemlerde eylemlerin olması nedeniyle yine saldırıların olacağı hem resmi düzeyde ve hem de halk arasında bekleniyordu. Nitekim İskenderun saldırısıyla başlayan bir süreç içerisinde özellikle 01 Haziran’dan itibaren yine önemli kayıplara yol açan terör saldırıları ortaya çıkmaya başladı.
 
Bütün bunlar terör saldırılarındaki artışın bir anlamda deklare edilmiş açıklamalarıydı. Diğer taraftan bu saldırılardaki artışı iç ve dış siyasi konjonktüre göre açıklamaya çalışan birçok yorum ve analizle karşılaştık.
 
PKK Taşeron İddiası
 
Dış konjonktüre ve nedenlere dayalı açıklamalar büyük ölçüde saldırıların arkasındaki ana güç olarak İsrail’i işaret ediyordu. Özellikle Mavi Marmara olayı ve eş zamanlı olarak ortaya çıkan İskenderun saldırıları, Gazze saldırıları esnasında ve ‘One Minute’ olayı sonrasında İsrail’le yaşanan kriz İsrail’i bir anlamda hedef noktasına koydu. PKK’nın aslında İsrail ve Türkiye karşıtı ülkelerin ‘taşeronu’ olduğu iddia ve yorumları yapılmaya başlandı.
 
Başbakan son eylemleri PKK’nın bir tür ihale alması olarak yorumladı. İhaleyi verenin ise içeride Ergenekon yapılanması, dışarıdan ise İsrail’in olabileceği şeklinde yorumlandı.
 
Bu durumda ihalenin ana hedefi ve amacı da zaten açıkça ortaya çıkıyordu. AKP hükümeti hedef noktası ve amaç da mevcut hükümetin bir şekilde devrilmesiydi. Hatta Deniz Baykal olayı ve CHP’deki yeni yapılanmalar bu siyaseti yeniden dizayn etme sürecinin bir parçası olarak görüldü. Dış konjonktür bağlamında ileri sürülen hususlar arasında Türkiye’nin dış politika alanında yaptığı önemli atak ve yeni vizyonlarla bölgesel ve global etkisinin artmaya başlaması yer aldı. Bütün bu gelişmeler neticesinde uluslararası güç odakları Türkiye’yi terör cenderesi içerisinde sıkıştırmak istiyorlar ve bu amaçla PKK’yı ve terörünü taşeron olarak kullanıyorlardı.
 
Yine iç konjonktür bağlamında hükümetin demokratikleşme çabaları ve bu bağlamda üretilen açılım projelerinin başarıya ulaşması, Türkiye’nin ayaklarına bağlanmış zincirlerin kırılması demekti. Bu nedenle gerek PKK ve gerekse dış güç odakları açısından bu sürecin başarısız olması ya da daha doğrusu başarısız kılınması gerekiyordu. Çünkü demokratik açılım bağlamında üretilecek projelerin başarılı olması, bir anlamda PKK’nın varlık nedeni olarak ileri sürdüğü ve sömürdüğü bir takım argümanların ortadan kalkması anlamına geliyordu. Neticede aslında PKK şiddetindeki artışın nedenlerini açıklamaya çalışan yaklaşımların özünde ister dış, isterse iç faktörlere dayansın, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması yoluyla önünün tıkanması, demokratik gelişiminin önlenmesi ve bölgesel ya da küresel etkisinin kontrol altında tutulması amacı olduğu yatmaktadır.
 
İstihbarat Zafiyeti Var Mı?
 
Son üç ay içerisinde askeri karakollara yönelik saldırıların önlenememiş olması nedeniyle çok sayıda şehit verilmesi, ‘istihbarat zafiyeti mi var?’ tartışmalarını gündeme getirdi. Aslında bu konu da yukarıda ele aldığımız dış etkilerden bağımsız değildi. Çünkü kamuoyunda aslında yanlış bir yönlendirme söz konusu oldu. PKK militanların kırsal alandaki hareketlerinin izlenmesi ve dolayısıyla kırsal alandaki saldırılara yönelik anlık istihbaratın ana ve tek kaynağı olarak ABD’nin vereceği anlık istihbarat ve İsrail’den alınan Heron’lar görüldü. Bunun neticesi olarak PKK’nın artan şiddet eylemlerinde İsrail ve ABD’nin rolü tartışılmaya başlandı. Özellikle de ABD ile anlık istihbarat paylaşımı konusunda sorun olup olmadığı gündeme geldi.
 
Yapılan iki taraflı açıklamalar esas alındığında aslında bu yönde bir sorun olmadığı, sorunun aslında teknik anlamda istihbarat birimleriyle operasyonel birimler arasındaki koordinasyonun sağlanmasında ya da istihbarata rağmen alınan önlemlerin yeterlilik ölçüsünde olduğu görüldü.
 
Yine Gündeme Gelen Konuların
 
başında PKK terörüyle kırsal alanda mücadelede ve gerekli önlemlerin alınmasında sadece elektronik istihbaratın ne ölçüde yeterli olabileceği tartışılarak, insan kaynaklarına dayalı istihbaratın (Humint) önemi vurgulandı. Bu bağlamda MGK ve olağanüstü terör zirvelerinde bölgedeki istihbarat yapılanmasının yeniden gözden geçirilmesi kararları çıktı. Asıl önemli olan husus ise, 30 yıllık bir sürece ve tecrübeye rağmen istihbarat konusunda örgüte karşı tutumu tartışılan ülkelere bağımlı olma ya da en azından ihtiyaç duymanın ne kadar üzücü bir durum olduğuydu.
 
Terörizmin Üç P’si
 
Abdullah Öcalan’ın PKK üzerinde ne ölçüde kontrol gücünü koruduğu ve İmralı’dan örgütü yönetmeyi nasıl başardığı tartışılan konuların başında geldi. Öcalan, avukatlarıyla düzenli bir şekilde görüşebiliyor ve hemen her görüşmenin ardından bir takım açıklamaları internetteki yayın organlarında yer alıyor. Kamuoyunda Öcalan’ın örgütü bu şekilde yönettiği, avukatları aracılığıyla mesaj trafiğinin sağladığı anlayışı hâkim.
 
Bunun ne şekilde önüne geçilebileceği, Öcalan’ın kontrolünün aslında kimin elinde olduğu tartışmaları sıklıkla dile getirildi. İdam cezanın yeniden getirilerek idam edilmesinden, daha sivil bir denetimin olduğu cezaevlerine nakledilmesine kadar farklı öneriler ortaya çıktı. Bu konu özellikle misinformasyona dayalı bilgilerden dolayı toplumun kafasını ciddi biçimde karıştırmaktadır.
 
Bu süreçte kanaatimizce tartışılan en önemli konulardan birisi de medyanın tutumu oldu. Medyanın terör olaylarına ilişkin haberleri veriş tarzının, terörün amacına hizmet edebildiği gerçeği dile getirildi. İngilizce terörizm literatüründe terör eylemlerinin amaçları ifade edilirken ‘terörizmin üç P’sinden’ söz edilir. Publicity - tanınma, Propaganda ve Psychological Warfare - Psikolojik Savaş.
 
Eylemle propaganda, olgusu modern terörizmin en önemli dinamik ve düsturlarından birisi olmuştur ki eylemin sonuçlarının medya ve iletişim araçlarıyla alınmasına dayanır. Bu da medyaya bu konuda önemli sorumlular yüklemektedir.
 
‘Bir Öldür Bin Korkut’
 
Medyanın temel kaygısı, etik ilkelere dayanmadığı zaman tiraj ya da reytingdir.  Bunun için her şey mubah görülür ki sansasyonel habercilik kuşkusuz bununen önemli araçlarının başında gelir. Bu nedenle medya dilinde kışkırtıcılık ve hatta tahrik ve abartı vardır. Medya olayları haber haline getirirken, başka kaygılara ve etik ilkelere sahip olmadığı zaman bu motivasyonla hareket eder.
 
Terörün taktik amaçlarından birisi de korkutma, yıldırma ve sindirmedir. “Bir öldür, bin korkut!” anlayışı terörizmin en temel dinamiklerinden birisidir. Binleri korkutmanın yolu da iletişim araçlarından geçmektedir. Yine ‘öfke yaratmak’ yoluyla, şiddet sarmalını büyütmek ve genişletmek, infial yaratarak aşırı tepkilere yol açmak, diyalog imkânını ortadan ve sağduyuyu ortadan kaldırmak terör eylemlerinin en önemli hedeflerinin başında gelmektedir.
 
Bu nedenle bu konuların formel ve informel düzeyde gündeme getirilmesi ve tartışılmasını, medyanın bu konuda dikkatinin çekilmiş olmasını bu süreçte olumlu bir gelişme olarak görmek gerekir.
 
(28.06.2010 tarihinde Star Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

YAZARIN TÜM YAZILARI
PKK’nın Dördüncü Evresi - 28 Haziran 2010 Pazartesi 16:49
Hükümet Açılımda Israr Edince PKK Taktik Değiştirdi - 24 Haziran 2010 Perşembe 13:48
Terörist ve Devlet Arasındaki Çizginin Bulandığı Gün… - 01 Haziran 2010 Salı 15:08
Baharla Gelen Terör, Terörle Gelen Mesaj - 07 Mayıs 2010 Cuma 10:05
Suikast Politikaları Uluslararası Güvenliği Tehdit Ediyor - 05 Nisan 2010 Pazartesi 10:27
Retorikten Pratiğe Demokratik Açılımda Yeni Dönem - 08 Şubat 2010 Pazartesi 12:20
DTP’nin Kapatılması Ne Anlama Geliyor? - 13 Aralık 2009 Pazar 17:02
Stammheim'i Yeniden Hatırlamak: Tecrit mi? Bahane mi? - 07 Aralık 2009 Pazartesi 11:12
PKK Gösterileri Neyi Amaçlıyor? - 03 Aralık 2009 Perşembe 12:00
İstihbarat Hizmetlerinde Denetim Sorunu - 01 Aralık 2009 Salı 10:07
Güven(sizlik) Sorunu ve Sosyal Paranoya - 24 Kasım 2009 Salı 14:31


SDE'de 10 Şubat 2012 Cuma günü saat 15.00'da Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın katılımıyla “Global Ekonomik Kriz ve Türkiye'ye Yansımaları ” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir...
07.02.2012 11:57:15

SDE'de TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in katılımıyla “Yeni Anayasada Temel Sorunlar ve Çözüm Önerileri” başlıklı bir sempozyum gerçekleştirildi...
18.01.2012 16:50:48

SDE'de "Türkiye’de Yazılım Sektörü" konferansı gerçekleştirdi...
27.12.2011 15:57:29


<Şubat 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728291234
567891011

Org. İlker Başbuğ'un tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya