Görüldüğü üzere son günlerde PKK kimlikli terör olaylarında ciddi bir tırmanış var. Askerlerimiz pusuya düşürülüp şehit ediliyor, militanlar çoğu ölü olarak ele geçiriliyor. TSK’nın uzun bir zamandır ara vermiş olduğu sınır ötesi operasyonları yeniden başladı ve yoğun bir biçimde devam ediyor. Gerçekten terör olaylarındaki bu tırmanış neyi ifade ediyor?
Bu tür olayları sağlıklı bir biçimde değerlendirebilmek için ortamına ve özellikle Sayın Başbakanın son günlerde sıkça seslendirdiği gibi zamanlamasına bakmak gerekir. Bu olup bitenlerin, ABD ve İsrail ile ilgili gelişmeler üzerinden dış politikayla da bir bağlantısı kurulabilirse de, bunun öncelikle iç süreçlerle irtibatlı olduğunda şüphe yoktur.
Sözkonusu iç süreç, yaygın nitelemesiyle demokratik açılım ve devletin yeniden yapılandırılması olarak ifade edilebilir. Bu amaçla devleti sarmış olan ve Ergenekon olarak bilinen illegal yapının tasfiyesi ve bu arada toplumu oluşturan sosyal grupların yaşaya geldikleri sorunların çözülüp gerilimlerini azaltıcı açılımların gerçekleştirilmesi için uğraşılmaktadır. Yani bir şeffaflaştırma süreci yaşanmaktadır.
Bu konuda atılan en önemli adımlardan birisi ise şüphesiz Anayasa değişikliğidir. Darbe gibi olağanüstü durumlarda ortaya konan, toplum dışı illegal oluşumların sürmesini sağlayan anayasanın değişmesi gerekmektedir. Bunun için de milli iradeyi temsil eden TBMM tamamı olması da bazı maddelerini değiştiren bir düzenlemeyi kabul etmiş ve milletin nihai iradesine sunmuştur. Ne var ki toplum dışı bir iradeyi temsil eden bazı çevreler buna karşı bir direnç göstermektedirler. Referanduma giden bu yolda bir kere daha atağa geçmiş bulunuyorlar. Sözün kısası bir olağanüstü dönem yaratılmaya çalışılmaktadır.
Bilindiği üzere anayasa değişikliğinin en önemli kısmını yüksek yargı organlarının yapısıyla ilgili düzenlemeler oluşturmaktadır. Bu değişiklik, artık herkesçe görülür hale gelen derin yapının önemli bir ayağının yeniden düzenlenmesi bağlamında ciddi bir adımdır. Tabi buna karşı mevcut örgüt, tepkilerini, dozajını artırarak sürdürmektedir. İlk tepki de Anayasa Mahkemesi’nden gelmiştir. Mahkeme zaman zaman yapa geldiği üzere üzerine oturduğu Anayasaya aykırı olarak milletin iradesine sunulmak üzere hazırlanan bir metni yasa sayıp biçimsel olarak incelemektedir. Daha önce yaptığı hukuksuzluklardan hareketle denebilir ki içerik bakımından da inceleyip referandumun önüne geçmek isteyebileceği ihtimal dışı değildir.
Ülkenin yeniden yapılandırılmasına karşı direnen çevrelerin, işi oluruna bırakmadıkları, bir kaotik ortam yaratmak için harekete geçtikleri anlaşılıyor. Derin yapı iki kanaldan hareket ediyor. Yargının üst örgüsel yapısındaki etkin bir kesim el ve omuz vere geldiği Ergenekoncu yapıyı, üzerinde oturduğu hukuk mekanizmasını akıllara durgunluk verecek şekilde ırgalayarak kollamaya çalışmaktadır. Bunun için de mevcut örgütsel yapı yargının elindeki sanıkları ortadaki tüm iddialara rağmen çekip alma anlamına gelecek girişimlerden kaçınmamakta, mahkemeyi müdahil olan hâkimleri suçlayıp açıkça tehdit edebilmektedir. Hukuk dışına taşan bu gelişme yargıya karşı toplum nezdinde bir güvensizlik oluşturmaktadır. Bu açık siyasal tavrın, benzeri tüm ideolojik hareketlerde olduğu gibi asıl kaygısının hukuk olmadığı anlaşılıyor. Beklenen şey, hükümetin idare etmede zorlandığı bir kaos ortamının yaratılmasıdır.
Yargıdaki bu olumsuz gelişmelerin, sürece müdahale anlamına geldiğine ilişkin kanaatimizin somut delilleri vardır. Hatırlanacağı üzere bundan iki yıl önce 2008 yılında ülkenin gündeminde topyekûn bir anayasa değişikliği vardı ve aşağı yukarı takvim de netleşmiş gözüküyordu. Temmuz sonuna kadar mevcut metinler toplumca tartışılacak, en geç Ekim ayında da halkoyuna sunulacaktı. Bu anayasa değişikliği yine yargı örgütünün AK Parti’yi kapatma davasıyla iki yıl gündemden çıkmış oldu. Öyle ki kapsamlı bir anayasa değişikliğini bir söylem olarak bile kilse ağzına alamaz hale geldi. Şimdi de benzer bir durum için uğraşıldığı anlaşılıyor.
Yürütülmesini toplumca beklediğimiz açılım sürecine karşı öne çıkarılan kriz olaylarından bir diğeri ise PKK terörüdür. Alışıldık PKK terörü bu ülkede toplumun dizaynı için kullanılan tabir caizse kadim bir kriz gerekçesidir. Toplumu ve sistemi vesayeti altında sayan bir derin yapı PKK’yı elinin altında kullanılabilir bir potansiyel güç olarak tutmakta ve İhtiyaç duyduğunda düğmeye basarak gerekli bunalımı üretilebilmektedir. Şimdi PKK’nın tam da devreye girmesi gerekli bir ortam vardır. Özellikle iki yıldır yaşamakta olduğumuz süreç, işin arka planında Ergenekon’un bulunduğunu, başka benzer kuruluşlarla birlikte PKK’nın da onun taşeron bir örgütü olarak görev yaptığını göstermektedir. Öyle görülüyor ki PKK söz konusu ettiğimiz bir ihtiyacı daha karşılamaktadır.
Burada üzerinde durulması gerekli önemli noktalardan birisi bu sözü edilen taşeronluktur. Ergenekoncu bir politikayla Kürt vatandaşlarımızın temselcisi konumuna getirilen PKK, terörün ötesinde düşündüğümüzde de hiçbir şekilde toplumumuzun Kürt kesiminin sorunlarını çözümleme noktasında bir temsilci olmamıştır. Adı geçen yerlere şiddet servis etmenin dışında genel geçer çizgide, makuliyetleri olmasa bile kendine özgü bir siyasetin sahibi olmamıştır. Bu ise sözü edilen taşeronluğun bir sonucudur.
Öyle ki PKK, legal siyaset yapmaya soyunmuş örgütsel yapıları ve mesela Kürt kesimini öncelediğini iddia eden partilerin siyasetlerini de ipotek altına almış, bir gerilim politikasının dışında hiç bir tutarlı siyaset üretememişlerdir. Sistemin yarattığı sorunlar, parti kapatmalar ne kadar sorunlu olursa olsun, temsilcilerin uç noktalardaki konuşmaları, bu partilerin kendi başına kalamamanın doğurduğu bir olumsuz politika biçimidir.
En son Anayasa paketi değişikliği konusunda BDP’nin takındığı tavır ve mesela, parti kapatmayı zorlaştıran yasaya karşı red oyu verme, bu politikasızlaştırılmışlığın dışında bir yolla açıklanamaz. Genel geçer bir mantıkla BDP, CHP ile aynı yerde bulunamaz, MHP ile örtüşen bir politika yürütemez. Yürütüyorsa bu işte bir yanlışlık var demektir. BDP’nin bu politikası Kürt kimliğini taşıyan geniş bir kesimin yararına bir politika olamaz. Çünkü bu, muhalefet ettiği varsayılan bir siyasetle özdeşleşmek demektir. Hatta daha öte bir anlatımla bu tutumun Kürt Ergenekonculuğuna soyunmak anlamına geldiği, perde arkasındaki ilişkilere bağlı olarak, bir tür aşırmayla, beyaz Türk rolüne karşılık bir beyaz Kürt rolünün ortaya çıktığı bile söylenebilir. Sıkça açılıp kapana gelen bu partiler, siyaseten bir Kürt MHP’si işlevini yerine getire gelmişlerdir. Bu kendine özgü olamayış ise Türk kesimi kadar Kürt kesimin mağduriyetlerinin sürdürülmesi, buna göz yumulması, hatta destek verilmesi demektir. Başta parti olmak üzere Kürt temsilcilerinin, kendileriyle ilgili açılıma destek verme yerine, olumsuz tepki verip karşı süreçler üretmesi de bir başka şekilde yorumlanamaz.
Tutarlılığın ötesinde Ergenekoncu yapılanmanın değirmenine su taşıyan bu siyasetin ve bu siyasetin aktörlerinin kapsamlı bir Kürt temsilini icra ettiklerini söylemek mümkün değildir. Esasen parti bağlamında bile farklı çizgilerin bulunduğu bilinmektedir. Ama anlaşıldığı kadarıyla halkın kafası bir hayli karışıktır. Güneydoğu Anadolu halkının yüzde sekseninin Kürt ve bunların yüzde doksanının Sünni Müslüman olduğu kabulünden hareketle bir Marksist parti tarafından temsil edile gelmesi bu sözkonusu karışıklığın açık bir ifadesidir. Bütün bu karmaşıklık içinde PKK gelenekselleşmiş bir siyasal görevinin başındadır ve şu kanlı tabloyla verilen mesaj, böyle bir ortamda Türk – Kürt, alevi- Sünni, demokratik açılımların yapılamayacağı, hele bir anayasal değişikliğe tevessül edilemeyeceğidir.
Ergenekon iki kanaldan hareket etmekte, gizil güçlerini seferber etmiş bulunmaktadır. Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen toplum gizli yapılanmaları daha iyi görme fırsatı bulmaktadır. Yani toplum gelişmelerin farkındadır. İktidar bunu bilmeli ve bir irade zaafı göstermemelidir. Ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılan demokratik açılım süreci ve bunun önemli bir parçası olan anayasa değişikliği kararlı bir biçimde sürdürülmelidir.