Geçtiğimiz hafta Roma’da yapılan BM Gıda Güvenliği konferansı hepimizin görmezden geldiği önemli bir konuyu tüm insanlığın gündemine taşımaya çalıştı. Ancak, yeryüzünde her altı kişiden birini etkileyen devasa bir insanlık sorunun tartışıldığı zirve, ne yazık ki küresel aktörlerin dikkatini çekmedi. Zirveye G-8 ülkelerinin liderlerinden, yalnızca ev sahibi İtalya’nın başbakanı Berlusconi katıldı. Türkiye adına Başbakan Erdoğan’ın da katılıp bir konuşma yapmasına rağmen, konu Türk basınında da yeterli ilgiyi görmedi. Oysa BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un açılış konuşmasında altını çizdiği gibi, gıda güvenliği konusu yalnızca Afrikalı aç insanları değil, tüm dünyanın barış ve güvenliğini yakından ilgilendiriyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) gıda güvenliğini, bütün insanlar için aktif ve sağlıklı bir hayatın gereği olan beslenme ihtiyaçları ve gıda tercihlerini karşılayacak, yeterli, güvenli ve besin değeri yüksek gıdalar için fiziksel, sosyal ve ekonomik erişime sahip olmak şeklinde tanımlamaktadır. Gıda güvensizliği ise, fiziki veya ekonomik nedenlerle yeterli ve sağlıklı gıdaya erişim imkânından yoksun olmaktır. BM raporlarına göre halen dünyada her altı kişiden biri kronik açlık sorunuyla karşı karşıyadır ve yaşamakta olduğumuz küresel ekonomik kriz ise açlık sorununu giderek derinleştirmektedir.
Açlık Bir Milyar İnsanı Etkiliyor
Her yıl bir trilyon doları aşan parayı savaşa hazırlık ve askeri silahlanma için harcayan dünya devletleri ne yazık ki, açlık, fakirlik ve yaygın hastalıkla mücadele için yeterli kaynak ayırmıyorlar. Oysa bu harcamanın çok küçük bir miktarıyla Afrika’nın tüm açları doyurulabilir. BM toplantılarında konu defalarca tartışılmasına ve G-8 ülkelerince açlıkla mücadele konusunda çeşitli vaatlerde bulunulmasına rağmen verilen sözler çoğu zaman kâğıt üzerinde kalıyor. Oysa 2007-2008 gıda krizi ve 2008-2009 küresel mali krizi, zaten kuraklık, çevre kirliliği veya fakirlikten dolayı kötü şartlarda yaşayan insanların durumunu daha da kötüleştiriyor. BM’nin 2000 yılında düzenlenen milenyum zirvesinde alınan kararlara göre kronik açlık şartlarında yaşayan insanların sayısının 2015 yılına kadar yarı yarıya azaltılması öngörülüyordu. Ancak gerek 2007 küresel gıda krizi, gerekse içinden geçmekte olduğumuz küresel ekonomik kriz bu amaca ulaşmayı giderek zorlaştırıyor. FAO’nun 2009 tahminlerine göre, dünyada halen 1 milyar 50 milyon kişi kronik açlık ve yetersiz beslenme sorunuyla karşı karşıya bulunuyor. Bu rakam ise 1970’lerden bu yana gözlenen en yüksek açlık oranı olarak ifade ediliyor. Gıda güvensizliğinde ciddi bir artış demek olan bu trendin temel nedeni kötü hava şartları veya kuraklıktan dolayı yetersiz tarımsal üretimden kaynaklanmıyor, dengesiz dağılımdan kaynaklanıyor.
Malthus’un Kehaneti mi Gerçekleşiyor?
Açlık ve fakirliğin artışında temel sorunların başında yükselen gıda fiyatları geliyor. Ne yazık ki, gıda fiyatları uluslar arası piyasalarda son yıllarda inanılmaz artışlar gösterdi. İnsanların temel besin maddesini oluşturan buğday, pirinç, mısır gibi tahıl ürünlerinin fiyatları kısa sürede yüzde 200-300 artış gösterdi. Etiyopya, Mısır, Pakistan ve bazı Afrika ülkelerinde halkın gıda fiyatlarındaki artışa isyan etmesi, bu ülke hükümetlerini siyasi olarak zor durumda bıraktı. Gıda tüketiminin çok büyük çoğunluğunu ithalat yoluyla karşılayan bazı petrol zengini Körfez ülkelerinin gıda faturası ikiye katladı. Bu ülke hükümetleri zor durumda kaldı. Mısır gibi daha fakir Arap ülkelerinde ise ekmek karneyle satılmaya başladı. 2009 yılı itibariyle temel gıda maddelerinin fiyatlarında ciddi düşüşler gözlense de, halen 2007 fiyatlarına geri dönüş sağlanamadı. 2007’ye göre ortalama olarak fiyatlar yüzde 20 daha yüksek düzeyde sabitlenmiş durumda. Elbette ki, gıda piyasasını kontrol eden bazı çok uluslu şirketlerin spekülatif kazançlarının hızla arttığından şüphe yok.
Bizlerin yalnızca tarih kitaplarından okuduğu kuraklık ve gıda kıtlığının insanlar arasında çatışma, göç ve isyanlara neden olduğuna ilişkin hikâyelerin canlı örneklerine yeniden şahit oluyoruz. 1960’larda yaşanan ve “yeşil devrim” olarak adlandırılan tarımsal üretimdeki artışın yarattığı iyimserlik kayboldu. Bilim adamları önümüzdeki yıllarda nüfus artışının yaratacağı baskılar, iklim şartlarındaki değişmeler ve kötüleşen çevresel şartlar nedeniyle insanlığın küresel gıda krizini kolayca aşamayacağı kanaatinde. Malthus’un kehanetleri yeniden çekici hale gelmeye başladı. Geleceğe karamsarlıkla bakanlar çoğunlukta. Üstelik binlerce yıldır insanlar için temel besin maddesi olarak kullanılan mısır ve buğday gibi tahıl ürünleri artık petrole alternatif bir enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlanmış durumda. ABD ve Avrupa gibi sanayileşmiş ülkelerde biyoyakıt kullanımı giderek yaygınlaşıyor. Çin ve Hindistan gibi hızla büyüyen ülke ekonomilerinin yarattığı enerji talebi, enerji fiyatlarını artırdıkça sanayileşmiş ülkelerin biyoyakıt üretimi ve kullanımımı da artacaktır. Yeryüzünde zaten sınırlı olan ekilip dikilebilen tarımsal arazilerin genişletilmesi olasılığı ise hayli zayıf.
Gıda ve Tarımsal Ürünler Giderek Stratejik Bir Değer Kazanıyor
Yapılan projeksiyonlara göre, 2050 yılında kadar dünya nüfusu yüzde 50’ye yakın bir artışla, 9 milyara ulaşacak. Üç milyarlık yeni nüfusun gıda güvenliğinin sağlanabilmesi, gelecek 30-40 yılda tarım sektörünün geliştirilmesine bağlıdır. Nüfus yüzde elli artarken, insanların alım gücündeki artışın yaratacağı ek taleple birlikte gıda ürünleri talebinin yüzde 70 artması beklenmektedir. Bu nedenle halkının refahını düşünen ülkeler için tarım sektörü önümüzdeki dönemde en stratejik ve en karlı sektörlerden biri olacaktır. Yakın zamana kadar, sanayi ve hizmet sektörlerine göre arkaik ve verimsiz bir uğraş alanı olarak bakılan tarımsal faaliyetler ve gıda ürünleri üretimi, yeniden bir ekonomik rekabet ve siyasi mücadele alanı haline gelmektedir.
Nitekim düne kadar silah teknolojilerine, nano-teknolojiye veya bilgisayar çiplerine yatırım yapan firmalar bugün ilginç şekilde Ar-Ge çalışmalarını tarım ürünlerine yöneltmeye başlamıştır. BM 2009 Dünya Yatırım Raporuna göre gelişmekte olan ülkelerdeki tarım ve gıda üretimine yönelik yabancı sermaye akışında önemli artışlar vardır. Dünyanın önde gelen çok uluslu şirketleri Afrika, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya ülkelerinde milyonlarca hektarlık tarım arazisi kiralayarak gıda ürünlerine yatırım yapmaktadırlar. Hatta Çin, Hindistan ve Körfez Ülkeleri de Pakistan, Sudan, Vietnam, Kamboçya ve Myanmar gibi ülkelerde tarım arazileri kiralayarak kendi halklarının uzun dönemli gıda güvenliğini garanti altına almaya çalışmaktadırlar. Herkes 21. yüzyılda ülkeler arasındaki mücadelenin enerji kaynakları üzerinde olacağını düşünürken, belki de gerçek mücadele tarıma uygun topraklar üzerinde yoğunlaşacak.
Öz cümle, artık güvenlik denilince yalnızca ülkelerin ulusal sınırlarının güvenliği anlaşılmamaktadır. Güvenlik yalnızca bireylerin fiziki şiddete karşı korunması demek değildir. Galtung’un yıllar öncesinden vurguladığı gibi, kapsamlı bir güvenlik anlayışı hem bireyin tehditlere karşı korunmasını hem de yarınına güvenle bakmasını engelleyen gelecek endişelerinden kurtarılmasını içerir. Açlık, fakirlik ve siyasi baskı gibi insanı endişeye sevk eden faktörler insanın maddi ve manevi varlığı için yapısal şiddet ögelerini oluşturur. Bu nedenle devletlerin görevi kendi vatandaşını hem doğrudan tehditlere karşı korumaktır, hem de açlık ve fakirlik gibi insanın onurlu bir yaşam sürmesini engelleyen faktörlerle de mücadele etmektir. İşte tam da bu nedenle, insani güvenlik için, sürdürülebilir gıda temini ve tarımsal üretim bir ulusal güvenlik sorunudur.