Sovyetler Birliği’nin dağılması, 11 Eylül Saldırıları, küreselleşme ve küresel ekonomik kriz derken dünyamız ciddi biçimde savrulduktan sonra, yeniden dengesini bulmaya çalışmaktadır. Bugünkü gibi kritik geçiş zamanlarında birbirine zıt görüşlerin ortaya çıkması doğaldır ve kimin hangi argümanı savunduğuna bakarak değerlendirme yapmak gerekir. Türkiyeli sivil eylemcilerin uluslararası katılımcılarla birlikte Filistin ambargosunu kaldırmak için yaptığı kampanyanın ölümle sona ermesi ve sonrasında yaşanan süreç böyle bir kritik eşik olmaya adaydır. Türkiye’nin özellikle Ortadoğu’ya açılması bir yandan liderlik, bir yandan da eksen kayması tartışmalarını beraberinde getirmiştir.
İki dünya savaşı arasında eski yaralarını sarmaya çalışan genç Cumhuriyet, siyasi olarak tep parti yönetimin getirdiği baskı ve ekonomik krizin yoksulluğu ile İkinci Dünya Savaşı’ndan çıktı. Bu dönemde Türk dış politikası genel olarak Batıcı olmakla bilirlikte, sanıldığından daha fazla aktifti ve birçok bölgesel işbirliği girişimde bulunmuştu. Soğuk Savaş döneminde Sovyet toprak talebi ve ideolojik Komünizm tehdidine karşı kurtuluşu Batı kampına tam giriş ile mümkün görmüştür. Geri kalmışlık yüzünden Batı’dan ekonomik ve askeri yardımlar almaya mecbur kalmıştır. Bu dönemde hem iç istikrarsızlık dolayısıyla dış politikaya fazla ilgi gösterememiş hem de uluslararası kamplaşma dolayısyala da yalnızca Batı eksenli politikalar uygulamıştır.
Türkiye’nin batıya dönük olmasının birçok olumlu sonuçları olduğu da inkar edilemez. Demokrasiye geçişte Batı’nın telkin ve baskılarının katkısı olduğu gibi ekonomik liberalleşme ve kalkınmaya da yardımcı olmuştur. Ama “bizim çocuklar”ın darbelere katkısı veya en azından göz yummasından da bahsedilebilir. Yine de bütün hataları Batı’ya yüklemek doğru olmaz, belki kendi yönetici elitlerimizin payı daha fazladır. Uzun süren tek eksenli (yani Batı eksenli) politikadan ancak Özal döneminde sıyrılmaya çalışılsa da çok fazla yol alınamamıştır. Bu sınırlı yaklaşımdan AK Parti hükümetinin çok yönlü politikaları ile bu aşılmaya başlamıştır. İçinde bulunduğumuz ortamın kaotik hali ve kargaşası çok yönlü politikalara ihtiyaç oluşturduğu gibi bunu uygulamak için fırsat ortamı da vardı. Ayrıca, askeriye başta olmak üzere yerleşik elitlerin de bu yeni çok eksenli dış politika ve iyi komşuluk anlayışının yararına ikna oldukları görülüyor.
Ortadoğu toplumları ciddi bir kriz yaşıyorlar. Dünyadaki hemen her ülke demokrasiye geçmişken Arap ülkelerinde bunun ciddi eksikliği vardır. Ayrıca, terör, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, gelir dağılımında adaletsizlik ve eğitimsizlik sorunları bütün Arap ülkelerini etkilemektedir. Petrol zengini ülkelerde bile işsizlik, eğitimsizlik ve demokrasi sorunları vardır. Ama en önemlisi anlamsız birçok yapay birliktelikten olduğu ve sürdürülebilir bir ekonomik yapı olyuşturamayacak kadar küçük ülkelerden oluştuğu için de ortak hareket edemeyen bir büyük kitle var. Ayrıca, Arap nüfusun otuzda biri kadar olan İsail’in Araplara karşı onurkırıcı varlığı ve eylemleri, Ortadoğu’da ciddi bir liderlik boşluğu doğurmatadır.
Türkiye’nin bölgede öne çıkması doğanın boşluk kabul etmemesi gibi doğal bir durumdur. Oradoğu’da birçok yönden gerileme, çatışma ve başıboşluk yaşanırken, ekonomisini ve demokrasini güçlendirmiş Türkiye’nin bir lider olarak görülmesi çok normaldir. Doğal şartlar bunu zorlamktadır. Hatta Libreration yazarı Bernard Guetta’ya göre, Türkiye büyüklüğünde bir ülkenin daha önce bölgeye ilgisiz kalması da şaşırtıcıdır. Aslında, Türkiye ve AK Parti Hükümeti bu rolü çok da planlayarak ve isteyerek yüklenmemektedir. Bunun kanıtı, Türkiye’nin bölgedeki artan sempatisi ve ağırlığının nedeni, Arap dünyasında refah ve demokrasiyi başarıyla uygulayan bir modelin olmayışıdır. Örnek arayan Arap yazarlar ve aydınların yaptığı gönüllü kampanya halklar üzerinden de etkili olmaktadır. Yoksa Türkiye’nin bu konuda ciddi ne bir teorik ne de pratik çalışması yoktur. Son birkaç yılda bu durum ortaya çıktıkan sonra Türkiye bu çalışmaların önemini anlamıştır. TRT Arabia gibi çalışmalar bu olgunun bir sonucudur, nedeni değil.
Ortadoğu’daki dağınıklık ve İsrail’in çok ileri gitmesi, bölgenin lider konumundaki iki ülkesi Mısır ve Suudi Arabistan’da liderlerin yaşlanması yüzünden dış dünyaya ilgileri de azalmasıyla da bağlantılıdır. Ayrıca, ekonomik zayıflığının yanında bir futbol maçında çıkan kavgalar yüzünden Cezayir ile bütün ilişkilerini kesen Mısır, bölgeye liderlik yapmakta zorlanacaktır. Arıca, özellikle Arabistan ve Mısır’ın ABD, İsrail ve Batı’nın telkinlerinden etkilenerek bölgedeki önceliklerini belirlemesi de onların etkinliğini ve prestijini azaltmaktadır. Bir yandan da ABD himayesindeki İsrail’in Filistin’de yaptıkları da bu ülkeleri aciz ve amaçsız gösterdiği gibi meşruiyetlerini de azaltmaktadır.
Türkiye Ortadoğu’da liderlik kapma derdinde olmadığını birçok defa gösterniştir. Örneğin, Filistin’de Hamas ile el-Fetih arasında arabulucu olabilecekken bunu Mısır’a bıraktı. Yine birçok konuda diğer Arap ülkelerinin öncülük etmesini ve en azından çözüme katılmalarını destekliyor. Ortadoğu sorunları zaten bir ülkenin ve hatta bölge ülkelerinin çözebileceğinden bile çoktur. Aslında, Türkiye’nin bölge liderliği için bir yönlendirme yapacak ve model ihraç edecek bir yetişmiş kadrosu da – maalesef – yoktur. Türkiye’nin yapmaya çalıştığı, bazen katalizör, bazen de sorunları azaltmak veya çözülmesi için aracı olmaktır. Tek başına büyük bölge sorunlarını çözemeyeceğinin gerçekçi biçimde farkındadır.