İsrail’in abluka altına alarak 1,5 milyon insanı aç, susuz ve ilaçsız bırakmaya çalıştığı Gazze’ye yardım götürmek amacıyla 32 farklı ülkeden bir ara gelmiş vicdan taşıyıcılara karşı tüm dünyanın gözü önünde giriştiği saldırı infial uyandırmaya devam ediyor. İsrail’in kuruluş öncesinden günümüze kadar izlediği gayr-i insani ve terörle özdeşleşmiş politikaları artık çok da kanıksanmamakla birlikte, herkesin anlamaya çalıştığı bu cesaret ve pervasızlığının nereden kaynaklandığı ya da İsrail’in gerçekte ne yapmaya çalıştığı..
‘Yok ederek var olma’ ve terör politikası, İsrail’in kuruluş öncesinden bu yana başvurduğu bir yöntem. İsrail devletinin ordusu ve dünyadaki etki alanının en önemli dinamiğini oluşturan Mossad’ın çekirdeğini oluşturan yapılar da zaten Hagana, Irgun, Lehi ve Stern örgütleridir. Bu örgütlerin terör politika ve uygulamaları, İsrail devletinin adeta devlet politikası haline gelmiştir.
İsrail, bu yılın ilk aylarında özellikle Dubai ve Budapeşte’de gerçekleştirdiği suikastlarla zaten dünya gündemine gelmişti. İsrail, dünyanın her tarafında düşman ve kendisi için tehlikeli olarak algıladığı şahısları izleyip yok etme politikasını yıllardır takip etmektedir. Öyle ki Birleşmiş Milletler adına Güney Afrikalı yargıç Richard Goldstone tarafından hazırlanan 15 Eylül 2009 tarihli 574 sayfalık Goldstone Raporu’nda İsrail, Filistin ve diğer işgal edilmiş Arap topraklarında insan hakları ihlallerinde bulunmakla suçlanmıştı. İsrail’in bu politikaları, bir İngiliz mahkemesinin 2009 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni için savaş suçları işlediği suçlamasıyla tutuklanması kararı vermesine kadar gitmişti.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, aslında söylenmesi gerekeni BM Güvenlik Konseyi’nin acilen gerçekleştirdiği toplantıda yaptığı konuşmada “Teröristler ve devletler arasındaki çizginin bulandığı gün olan bugün .. ” diyerek açıkça söyledi.
İsrail, bu operasyonla ne yapmak istiyor? Her şeyden önce bu bir askeri ve siyasi bir güç göstergesidir. 1976’daki Entebbe Operasyonu’ndan bu yana İsrail, kendi güvenlik algılamaları çerçevesinde müdahale alanının sınırsızlığını ve operasyonel kapasitesini her fırsatta göstermeye çalıştı. Bunu Filistin topraklarında geçmişte yaptığı operasyonlarla da sürekli bir şekilde gösteriyor. Uluslararası güvenlik ve barışı sağlamakla görevli kuruluşların uluslararası hukuku uygulamadaki adil olmayan uygulamaları, İsrail’i bu politikaları sürdürmede cesaretlendiren en önemli faktörlerin başında gelmektedir.
Uluslararası sistem içerisinde İsrail’in stratejik ittifakları ve sistemin güçlü aktörleri üzerindeki etkileri, İslam dünyasının İsrail’in politikalarına karşı bölünmüş, istikrarsız ve lakayt tutumları, İsrail’in şımarık uygulamalarını cesaretlendiriyor. Özellikle Filistin üzerindeki acımasız ve ölçüsüz bir şekilde uyguladığı baskıcı ve şiddete dayalı politikalar, tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmesine rağmen yıllardır devam ediyor. Dünyanın etkili medya kuruluşlarının yanlı tutumu ve İsrail’in bunlar üzerindeki kontrolü, olayları istediği şekilde manipülasyonuna imkân sağlıyor. Nitekim Gazze’ye sadece insani yardım amaçlı savunmasız gemilere kanlı baskınını medya gücünü kullanarak farklı gerçeğin çok ötesinde farklı bir biçimde yansıtarak meşrulaştırmaya çalışıyor.
Bu insani yardım amaçlı çok uluslu sivil toplum faaliyetinin amacına ulaşması, İsrail’in bir hapishaneye dönüştürmeye çalıştığı Gazze’ye uyguladığı ambargonun delinmesi anlamına gelecek ve İsrail’in Filistin politikasını ciddi şekilde sarsacaktı. Bu nedenle bu operasyonla İsrail en pervasız bir biçimde gelecekteki benzer faaliyetlere karşı bir gözdağı vermek ve caydırıcılık inşa etmeye çalıştı.
Dünya barışını korumakla görevli BM, NATO ve benzeri uluslararası kuruluşların açıkça uluslararası hukukun ihlali olan ve dolayısıyla cezai yaptırımları gerektiren bu olayda pasif kalması, BM'nin aldığı onlarca kararın hiçbir işe yaramaması, aslında güçlünün hukuk(u)(suzluğu)nun geçerli olduğunu ve güçlü olanın da İsrail olduğunu gösterecek bir gelişme olacaktır.
İkincisi İsrail’in adeta tüm dünyaya meydan okur ve nispet yaparcasına gerçekleştirdiği bu operasyonun yarattığı infial ve öfkeye baktığımızda, sanki İsrail dünyada bilinçli bir biçimde bir antisemitizm hareketi yaratmaya çalışmaktadır. Bu ise İsrail’in üzerinde şekillendiği tarihsel ve ruhsal bir psikolojiyi yansıtmaktadır. İsrail’e hükmeden zihniyetler, adeta diasporadaki Yahudilerin yaşadıkları yerlerde huzursuz olmalarını ve İsrail topraklarına göç etmeye mecbur kalmalarını istemektedir. Zira bu ruhu geçmişteki olaylarda da görmek mümkündür. Bu ise Büyük İsrail ideali için gerekli görülmektedir. 2003 yılında İstanbul’daki Sinagoglara gerçekleştirilen terör saldırıları neticesinde dönemin Başbakanı Ariel Sharon, “Bu olaylar, Yahudilerin huzur ve güven içerisinde yaşayabilecekleri tek yerin İsrail olduğunu göstermiştir” dememiş miydi?
Nitekim saldırı sonrası protesto gösterilerini bahane eden İsrail yetkilileri, bunu fırsat bilerek Türkiye’de yaşayan Musevi vatandaşlarımızın güvenliklerinin tehlikede olduğunu ifade etmeye başladılar. Başbakan Erdoğan’ın “Biz İsrail’in yaklaşım tarzını hiçbir zaman kendi vatandaşlarımıza karşı hangi dinden, hangi ırktan olursa olsun yapmayız, yapmayacağız. Onlar bizim vatandaşımızdır. Halkımdan da bu konuda daha hassas davranmalarını istiyorum” ifadesi ise, kuşkusuz verilebilecek en güzel cevap oldu.
Kuşkusuz Türkiye, hiçbir zaman antisemitizm ya da başka türlü hastalıklı zihniyetlerin yaşam bulduğu bir ülke olmayacaktır. Çünkü bu, hem Türk insanının fıtratında olmayan bir şeydir, hem de bunun İsrail’in amacına hizmet edeceğinin herkes bilincindedir.
Bütün bu olup bitenden sonra olması gereken nedir? Ortada açık bir biçimde uluslararası hukukun ihlali vardır. Hayatını kaybetmiş ve yaralanmış çok sayıda insan vardır. Dünya barışı tehdit edilmiş, uluslararası sularda başka ülkelerin vatandaşlarını taşıyan gemilere hukuk dışı fiili saldırılarda bulunulmuştur.
Artık dünyada bir takım şeylerin değişmeye başladığını, İsrail’in şımarık politikacılarının karşısında uluslararası bir düzenin olabildiğini göstermek gerekmektedir. Burada Türkiye artık önemli bir uluslararası güç ve aktör olduğunu gösterebilecek, uluslararası kurum ve kuruluşları harekete geçirebilecek bir kapasitededir.
1988’de 270 kişinin hayatını kaybettiği Lockerbie faciasının sorumlusu olarak Libya Devleti sorumlu tutulmuş ve uluslararası sistem Libya’yı mağdurların ailelerine çok yüklü miktarda tazminat ödemek zorunda bırakmıştı. Libya neticede sorumluluğu kabullenmiş ve her kurban için 10 milyon dolar olmak üzere toplam 2,7 milyar dolar tazminat ödemek durumda kalmıştı.
Sonuç olarak Türkiye, İsrail’in haksız saldırısı neticesinde hayatını kaybedenlerin ailelerinin ve zarar gören yardım gönüllülerinin hukuki platformda haklarının tazmin edilmesi için en azından bir kamuoyu oluşturma çabası içerisinde olmalı ve gerekli adımların atılması için girişimde bulunmalıdır.