Türkiye, içeride ve dışarıda soğuk savaş dönemindeki zihniyet, politika ve aktörlerden uzaklaşıyor. Yeni aktör, politika ve zihniyet, iç ve dış politikanın karşılıklı birbirini etkilemesiyle gelişiyor, değişiyor. Soğuk savaş sonrası dünyaya intibak edemeyen ülkelerin iç ve dış politikalarında ciddi yarılmalar yaşanıyor. Türkiye’nin etrafında yer alan Balkanlarda, Ortadoğu’da, Kafkaslarda ve Orta Asya’da yaşanan problemler ortada. Bush dönemi ABD’si ve İsrail de bu yarılmaların baş aktörleri olarak görünüyor. Bilhassa İsrail, içinde yaşadığı bölgeden, kendini içinde tanımladığı batı aleminden ve dünyadan kopan bir savrulma içinde. Daimi savaş halinin ve komşularıyla meşru ilişki kuramamanın tabii bir sonucu olarak militarist, sorunlarına şiddetle çözüm arayan ve kapalı toplum haline gelen bir ülke olarak İsrail’in gerçeklik algısı bozulmuş durumda.
Türkiye, soğuk savaştan en çok etkilenen ülkelerden biriydi. Doğu Bloku ile uzun sınırları ve Sovyet tehdidi, Türkiye’yi Batı Blokuna, ABD’ye ve İsrail yaklaştırmıştı. Bu tehdit kalktıktan sonra, Türkiye’nin ABD ve İsrail’le ilişkilerinde farklı çıkarların varlığı sebebiyle ittifak sisteminin zayıflayacağı bile varsayılabilirdi. Ancak Yunanistan, Kıbrıs ve Ermeni sorunlarının yanında Irak krizi, Türkiye’nin bürokratik vesayeti ve resmi ideolojisinden kaynaklanan problemler, Türkiye’yi ABD ve İsrail’e daha da yaklaştırdı. Üstelik bu yakınlık, soğuk savaş döneminde olduğu üzere güvenlik sektörleri üzerinden gerçekleşti.
1996 yılında Türkiye-İsrail antlaşması, ilişkileri stratejik düzeye taşıdı. Bu düzey, soğuk savaş döneminin de üstündeydi. Asker-sivil bürokrasinin dayatmasıyla gelişen bu ilişki PKK terörü, silah tedariki ve Ermeni sorununda destek vaat ettiği için siyasi otoriteler tarafından isteksizce de olsa kabul ediliyordu. Fakat zaman içerisinde ABD ve İsrail ile Türkiye birbirlerine zıt istikametlerde hem dış politika hem iç politika itibarıyla ciddi değişiklikler yaşadılar. Bu değişiklikler sonucunda ABD ve İsrail güvenlik öncelikli, dışarıda müdahaleci içeride otoriter ülkelere dönüşürken, Türkiye dışarıda barış yapıcı içeride özgürlükçü bir ülkeye dönüşmeye başladı.
Bu dönüşüm, Türkiye’de 1999’da başlayan Avrupa Birliği reform sürecinin yanında, sivil toplumun gelişmesi ve yeni toplumsal aktörlerin varlığıyla hayata geçti. Bu süreçte, Türkiye’nin iç ve dış meselelerini İsrailvari yöntemlerle, yani kaba şiddetle çözmeyi öneren asker-sivil bürokrasinin geri çekilişini de ifade ediyordu. Bu gelişmelerin ilk büyük etkisi, Irak krizinde ABD askerlerinin Türkiye üzerinde geçişine izin veren 1 Mart 2003 tezkeresinin TBMM’de reddedilmesiyle yaşandı. Bu şekilde Türkiye’nin, soğuk savaş döneminde ABD’nin sadık müttefiki rolünün ötesinde bir ufka sahip olduğu görüldü.
Türkiye’deki dönüşüm, siyasetin dışında sivil toplum düzeyinde de müşahede edilmeye başlandı. Muhafazakar kökenli gruplardan Türkiye içinde ve dışında büyük yardım kampanyaları organize edebilen sivil toplum kuruluşlar meydana çıktı. Bu bağlamda İsrail’in hiçbir hukuk ve vicdanla bağdaşmayan, Filistinlilere yönelik şiddet ve zulmü, Türkiye’de büyük rahatsızlıklar yaşanmaya başladı. Kamuoyunda İsrail’e yönelen tepki, Filistinlilere yardım, destek ve dayanışma kampanyalarına yol açtı. Türkiye bu tepkilere rağmen, İsrail- Filistin ve İsrail- Suriye ilişkilerinde arabuluculuk rolü oynayarak şiddet dışındaki yöntemlere fırsat yaratmaya çalıştı. Bu çalışmalarda önemli ilerlemeler de sağlandı. Lakin İsrail uzun süren savaşın politikayı tahrip etmesinin sonucunda içeride giderek devlet vasfını yitiren bir örgüte, hatta çeteye benzemeye başladığı için bu imkanları, şiddet öncesindeki basit hileler olarak görmenin ötesine geçemedi. Nitekim tam anlaşma beklenirken başlayan Gazze saldırıları, bütün taraflarda derin bir aldatılma ve güvensizlik hissi yarattı.
Meselenin Türkiye ile ilgili veçhesinde, İsrail’in içe kapanmacı, komplocu ve güvenlikçi bakış açısıyla Türkiye’de demokratikleşmeyi ve sivilleşmeyi göremediği anlaşılıyor. İsrail, bütün bu hilelerin yarattığı güvensizliğe rağmen, askeri bürokrasiyle anlaşarak işleri eski usulde halledebileceğini düşündü. Böyle olmadığını anladığında da Türkiye’nin iç politikasına müdahale ederek, orduyu AK Parti hükümetine karşı kışkırtacak açıklamalar yapmaktan kaçınmadı. Bu gayretin, açıklamalar ötesinde İsrail’in siciline yakışır başka mecralarının olup olmadığı henüz bilinmiyor. Fakat İsrail bu şekilde hedeflediğinin tam aksine, içeride orduyu daha zor durumda bırakmayı ve demokrat kamuoyundaki tepkiyi arttırmayı başardı.
Bu vadide Türkiye’nin ve özellikle Başbakan Erdoğan’ın İsrail’e yönelik giderek artan eleştirileri, İsrail tarafında dengesiz tepkilerin önünü açtı. Davos’ta Erdoğan’ı sözlü olarak ezmeye çalışmak veya Telaviv’deki Türkiye Büyükelçisini alçak koltukta oturtmak gibi... Bu dengesiz reaksiyonlar Türkiye’den şiddetle karşılık görürken, İsrail kamuoyunda da yankılar buldu. İsrail’in, Bush’tan sonra ABD Başkanı olan Obama tarafından da taşınamaz hale gelişi, İsrail’in etrafındaki desteğin azalmasıyla beraber İsrail’in dünyanın artan eleştirileri karşısında zorlanmaya başladı.
Gazze’ye yönelik başka ülkelerden barış aktivistlerinin de katıldığı ama omurgasını Türkiye’den İHH’nın teşkil ettiği yardım filosuyla ambargoyu delme çabası, bu çerçevede gelişti. İsrail’in ambargoyu delme çabasını engellemesi, belki anlaşılabilirdi. Fakat tercih ettiği yöntem, İsrail’in giderek devlet vasfını kaybettiğini ve artık politika üretecek bir akıldan mahrum olduğunu dünyaya bir kez daha gösterdi. 19 ölü ve 50 yaralıdan bahsedilen bir komando baskınıyla sivil yardım filosuna engel olundu. İsrail’in şaşırtıcı ölçüde akılsız ve ölçüsüz hamlesi, kendisini dünyada zor bırakırken, Türkiye ile ilişkilerine onulmaz bir yara açtı. Bundan İsrail’in geleneksel müttefikleri de büyük zarar göreceklerdir. İsrail artık bu yaralı ve akılsız haliyle etrafına, dünyaya ve Türkiye’ye ölçüsüz zararlar verebilecek “haydut devlet” kategorisine girmiş durumda.