Nihayet CHP’de biraz da şaibeli biçimde bir başkan değişikliği gerçekleşti. Yıllardır başkanlık görevini sürdürmekte olan Sayın Baykal bir şantajla görevden çekildi ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu seçildi. Baykal’ın liderlik koltuğunu bırakma şekli de, Kılıçdaroğlu’ndan beklenti üzerine tartışmalar da Türkiye gündeminde yerini koruyor.
Başından beri genel kanaat, Baykal merkezli bir politikadan tatmin olmayan parti içi ve dışı güçlü ve bir hayli derin bir muhalefetin, etik dışı bir yolla başkanını alaşağı ettiği noktasında toplanıyordu. Ancak daha sonra ki gelişmeler, Baykal’ın hiçbir açıklama yapmayışı, eşinin herhangi tepkisellik içiren bir yorumda bulunmayışı, olaya adı karışan kadının öteden beri böyle bir ilişkinin varlığına ima eden sözler sarf etmesi, mizansenin içinde bizzat Baykal’ın kendisinin de bulunduğu gibi yorumlara da neden oldu. Sözkonusu bu yorumlara göre kitlesini tatmin etmeyen ve AK Parti karşısında bir gelecek umudu vermeyen parti politikası yakın gelecekte esaslı sıkıntılarla karşı karşıya idi ve bunu Baykal da göze alamıyordu. Sözkonusu açmaz bir başkan değişikliğiyle aşılmak istenmişti.
Başkan değişikliği ne dereceye kadar bu senaryoya uygundur bilemesek de CHP’ye gönül bağlamış geniş bir kesimin değişikliği büyük coşkuyla karşıladığında şüphe yoktur. Esasen CHP kitlesinin partiyi hareketlendirecek bir değişim beklentisi içinde olduğu anlaşılıyor. Yeni Genel başkan Sayın Kılıçdaroğlu’ndan da bu beklenmektedir. Öyle ki yandaş basın, heyecanından, beklenen değişimi olmuş gibi takdim etmektedir. Atılan manşetler, yapılan yorumlarda artık yeni bir dönemin başladığı dillendirilmektedir.
Tabi bizim burada asıl üzerinde durmamız gereken konu neyin değiştiği veya değişebileceğidir. Tabii öncelikle belirtelim ki değişmesi gereken bizzat CHP’nin kendisidir; partinin siyasal ufku, dünya görüşü, sosyal politika vizyonudur. Gerçekten bu kapsamlı sorun, özellikle CHP gibi tarihsel sosyal/politik kültürel tortularla yüklü bir partide yalnızca başkan değiştirmekle aşılabilir mi. Belki burada cevaplandırılacak sorulardan birisi, sınırlı da olsa yeni başkan bazı değişiklikler gerçekleştirebilir mi sorusudur.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun devraldığı partide yürüteceği politika için kongrede yaptığı konuşmayı esas alacak olursak bu mevzii değişiklikler açısından bile umut verici bulmak mümkün değildir. Yeni başkan burada bir hayli gerilerde kalmış bir siyasal söylev sunmuş, her ne kadar kendisine destek verecek kitlelere ev ve araba anahtarı vaat etmemiş ise de, daha çok da AK Parti ve Başbakan eleştirisi üzerinden emekli, memur, işçi, köylü gibi değişik kesimlere bir hayli farazi vaatlerde bulunmuştur.
Şüphesiz bunlar her haliyle yadırganacak şeyler değildir, siyasal görüş farklarının ötesinde üst düzeyde her parti temsilcisinin bir şeyler söylemesi gerekli sorun alanlarıdır. Ancak böylesi olağanüstü gelişmelerin, farklılıkların ve değişiklik üstüne beklentilerin dorukta olduğu bir noktada yapılabilecek bir genel konuşmada, topluma verilebilecek mesaj bu olamaz. Kaldı ki artık sıradan vatandaş bu tür sorunların güncel siyaset içerisinde vaat gerektirmeden iktidar koltuğunda gerçekleştirilmesi bilmekte, hatta bunları kimin ne dereceye kadar yapabileceğine ilişkin ortalama bir kanaate sahip bulunmaktadır. Yani toplum genelde bu sorunlar listesini bilmekte, daha sonra bunun pratiklerini izlemekte ve iktidarı test etmektedir.
Cahil kabul edilen kitleler de böylesi dönemeçlerde partilerin sosyal politikalarına ilişkin noktalara bakmaktadır. İşin gerçeği bu açıdan baktığımızda yeni başkanın kongre salonunda yaptığı konuşmada CHP’nin yenileşmiş vizyonuna ilişkin, sosyal politika hanesine yazılabilecek bir açıklama ile karşılaşmadık. Daha açık ifadeyle bir genel başkanı alaşağı eden tıkanma sürecinin sonunda CHP’nin politika projeksiyonu, iç ve dış politikaların üzerine inşa edildiği devlet ve toplum anlayışı nedir? Medeni bir toplum olabilmek için devlet ve toplum nereye yerleştiriliyor? Devletin şeffaflaşması, gizil yapıların tasfiyesi konusunda ne düşünülüyor, CHP’nin omuz vere geldiği Ergenekon tipi gizil yapılar sürecek mi, devlet ve toplum arasındaki süre gelen açıklıklar nasıl kapanacak, infiratçı dış politika anlayışı değişecek mi? vb.
Gerçekten CHP’nin yeni başkanı Sayın Kılıçdaroğlu totaliter devlet yapısının sosyal devlet doğrultusunda dönüştürülmesine nasıl bakıyor, açılımlar için hala Sayın Baykal gibi mi düşünüyor, Kürt, Alevi, Sünni toplumsal kesimlerin, yargı örgütü gibi kuruluşsal yapıların bir açılım ihtiyacı yok mu? Soruları çoğaltmanın anlamı yok, önemli olan yeni bir çizgiyi görebilmekti, ama bu ortalıklarda gözükmüyor.
Sayın Kılıçdaroğlu’nu dinledikten sonra CHP’nin geleneksel totaliter politikasında bir değişiklik düşünülmediğini anlıyoruz. Hatta daha vulgarize edilmiş bir durumla karşı karşıyayız. Toplumun geniş bir kesiminin merakla beklediği ve kendini konumlandırmada önemli olduğuna inandığı anayasa değişikliği için “Bunlar kimin karnını doyuruyor, hangi kesimin ekonomik sorunlarını çözüyor” diyor ki bir toplum ancak bu kadar basite alınabilir. Toplumu kısmen de olsa vesayetten çıkarması beklenen bir değişikliğe böyle bakan, bu kadar bir toplumsal açılıma tahammülü olmayan bir partinin biz iktidara gelirsek kapsamlı bir anayasa değişikliği yapacağız vadinin inandırıcı bir tarafı olabilir mi? Toplumun inancının gereği çok önemsediği bir başörtüsüne karşı anayasa mahkemesi nezdinde bu kadar canhıraş bir mücadele vermiş bir parti biz dine saygılıyız laflarıyla, vitrine koyduğu bir iki din görevlisiyle bu güvensizliği aşabilir mi?
Sözün kısası başkanda bir yenilik gözükmüyor. Eski partiye, değişim anlamında yeni başkan demekte bile zorlanıyoruz. Tabi burada asıl önemli olan sorun yürüttüğü politikayla geniş bir kesimi tatmin edemeyen CHP’nin değişimidir. Yani gerçekten CHP değişebilir mi?
İlkece her şey değişir ama CHP’nin değişimi bir hayli zor görünüyor. Söz konusu partinin değişim konusunda ciddi bir paradoksu var. Kestirmeden söyleyelim CHP kısa vadedeki kapsamlı değişim süreçlerinden kazançlı çıkamayacağını bilen bir partidir. Yani sözün kısası CHP için değişim fevkalade rizikolu bir iştir. Çünkü bu parti devletle toplum arasında kurulan tarihsel ikilemde kendisini her halükarda devletin yanına yerleştirmiştir. Bu inancının devam eteğini de topluma her vesileyle göstermektedir.
Bilindiği üzere partiler genelde bir toplumsal politik eğilime denk düşer. Ancak CHP Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçiş aşamasında ortaya çıkmış İttihat ve terakki gibi bir siyasal örgütün kültür kodlarına sahip ve bunu Cumhuriyet önemine taşıyan bir partidir. Bu kültür kodu genelde halkın belli potansiyel eğilimlerini önceleyen bir modern parti anlayışının ötesinde, iktidarını halka dayamaktan çok işini devletin üzerinde merkezi bir örgütçülükle götüren bir anlayıştır. Kültürel içeriğini de, bu gün her ne kadar otantik bir ifadesi yoksa da, Tom Bottomoore’un da belirttiği gibi batıcı, laik, sol bir anlayışa dayandırmaktadır.
Tabi her siyasal parti gibi CHP de dar seçkinciliğin ötesinde kendince siyasal bilinç kazandırılmış bir kitleye sahiptir ki, bu kitle Türkiye’de genel seçmen kitlesinin ortalama yüzde yirmisini oluşturmaktadır. Yani oluşmuş bu kitle bir kitle olgusuna uygun olarak billurlaşmış bir siyasal kanaate dayanmaksızın yerli, dini duyarlılıklara karşı amblemindeki altı ilkenin geleneksel yorumuna uygun olarak halka tepeden bakan, devletçi, vesayetçi bir çizgiyi sürdürmekte, yönlendirdiği kitle de kendisinden bunu beklemektedir.
Dolayısıyla da CHP eğer bu politik yaklaşımının ötesinde halkın genelini kapsayacak şekilde kendini değiştirmek ve mesela bir siyasi parti olarak toplumun en tabii dini taleplerini de çözümlemek gerektiğini düşünür ve sözgelimi başörtüsü sorununu çözmek isterse bundan bir yarar sağlayabileceği düşünülebilir. Ne var ki kitlenin bu değişimin sahiciliğine inanması gerekir. Bunun için ise biz dine saygılıyız demek, vitrinde bir iki din adamı sergilemek yeterli değildir. Tabi toplumun ikna edilmesine kadar yüzde 20’lik kitlesinden kayıplar vereceğinden şüphe yoktur. Dolayısıyla CHP böylesi bir değişim rizikosunu kolay kolay göze alamaz.
Şüphesiz toplumun beklentisi, CHP kendini yenilemesi ve cidden genel toplumsallıktan yana bir muhalefet partisi görevini yerine getirmesidir. Şüphesiz ülkenin, güçlü, anlamlı tutarlı bir muhalefet partisine ihtiyacı vardır. Bu çerçevede iktidar partisinin de en önemli şanssızlıklarından birisi kendisine rota tayininde kullanacağı bir ana muhalefet partisinin olmayışıdır. Genel konumu itibariyle bu öncelikle CHP’den beklenir. Ne var ki tarihsel gelişim çizgisine ve yaşadığı paradoksal konuma baktığımızda yakın vadede değil uzak vadede bile değişip, beklenen işlevi yerine getirebilecek gibi gözükmüyor. Yani CHP’nin sorunu bir başkan değişikliği değil, topyekun bir değişikliktir.