Türkiye, düzensiz ve yasadışı göçün en yoğun yaşandığı ve çok sayıda mülteci, sığınmacı ve göçmenin transit geçiş güzergahı olarak kullandığı ülkelerden biri olma özelliğini korumaya devam etmektedir. Büyük bölümü Ortadoğu, Asya ve Afrika ülkelerinden olmak üzere siyasi veya ekonomik nedenlerle yaşadıkları coğrafyayı terkeden on binlerce sığınmacı ve göçmen, Türkiye’nin kara ve deniz sınırlarını kullanarak Avrupa’ya geçmeye çalışmaktadır. Bu durum Türkiye’nin yasadışı göçle mücadele etmek ve sınır güvenliğini sağlamak bakımından AB ile ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığı gibi, mevcut iltica sistemini de yeniden gözden geçirmesini zorunlu hale getirmektedir.
Bu konuda adım atarken Türkiye’nin AB üyesi ülkelerle ortak bir iltica sistemine dayalı göç ve sığınma politikasından bağımsız hareket etmesi düşünülemez. AB’nin yasadışı yollarla gerçekleşen mülteci, sığınmacı ve göçmen akınını önlemek konusunda Türkiye gibi transit ülkelerin yanısıra menşe ülkelerle de geri kabul anlaşmaları yaparak “önleyici” bir strateji izlemesi, iltica ve sığınma konusunu büyük ölçüde güvenlik meselesi olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Bu tür politik yaklaşımın mülteci ve sığınmacılar açısından “baraj ülke” konumunda olan Türkiye üzerinde uzun vadede ciddi olumsuz etkileri olacaktır.
Herşeyden önce Türkiye henüz bütüncül ve uluslararası standartlara göre düzenlenmiş bir iltica ve sığınma mevzuatına sahip değildir. 1951 tarihli BM Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Uluslararası Sözleşmesine coğrafi çekince koyan Türkiye’nin bu çekinceyi kaldırmadığı sürece Avrupa dışından gelecek binlerce sığınmacıya iltica hakkı tanıması mümkün görünmediği gibi yasadışı göç yoluyla kapısına dayanan mülteci ve göçmenlerin hukuki ve insani sorunlarıyla başa çıkması da imkansızdır. Her yıl sayıları fazlalaşan sığınmacı ve göçmenlerin sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarının karşılanmasında AB’nin külfet paylaşımını üstlenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla coğrafi çekincenin kaldırılması durumunda Türkiye’nin nasıl bir yük altına kalacağı tartışılırken, AB’nin böyle bir gelişme yaşandığında külfet paylaşımını ne oranda üstleneceği de bir başka soru işaretidir.
İçişleri Bakanlığı İltica ve Göç Mevzuatı ve İdari Kapasitesini Geliştirme ve Uygulama Bürosu tarafından hazırlıkları sürdürülen iltica ve göç yasasına ilişkin çalışmalar, Türkiye’nin ihtiyacı olan ve uluslararası standartlara göre şekillenecek bir iltica mevzuatına sahip olması bakımından önem taşımaktadır. Yasanın beklentileri karşılayabilmesi bakımından ilk etapta mülteci, sığınmacı ve göçmen tanımlarının uluslararası hukukun öngördüğü şekliyle düzenlenmesi ve iltica prosedürüne erişimin önündeki engellerin kaldırılarak sığınmacıların uluslararası koruma hükümlerinden yararlanabilmelerinin önü açılmalıdır. Ancak böyle olursa 1967 Protokolünün uygulanmasındaki ayrımcılık önlenebilir ve sığınma kurallarına ilişkin düzenlemeyi içeren 1994 yönetmeliğinin bıraktığı boşluk doldurulabilir.
Geri Kabul Anlaşmaları
Türkiye’nin onayladığı AB Katılım Ortaklığı Belgesi ve 2001 tarihli Ulusal Eylem Planında yer alan iltica ve göç konusunda ulusal mevzuatın iyileştirilmesi öngörülmüş ve AB ile geri kabul anlaşması yapılacağı prensip olarak kabul edilmekle birlikte sınır ülkeleri ile de geri kabul anlaşmaları yapılması hedeflenmiştir. 2009 yılı Türkiye İlerleme Raporunun 24. başlığı altında Türkiye’nin yasadışı göç baskısı altında bulunması nedeniyle biran önce menşe ülkelerle geri kabul anlaşmaları yapması gerektiği vurgulanmış, aynı zamanda AB ile yapılacak geri kabul anlaşmasının önemine değinilmiştir.
2009 yılı sonu itibariyle Türkiye 6 ülke ile geri kabul anlaşması imzalamış, yaklaşık 20 menşe ve hedef ülke ile de benzer anlaşmaların imzalanması konusunda müzakerelere devam edilmiştir. İlk geri kabul anlaşması 10 Eylül 2001 tarihinde Suriye ile yapılmış ve anlaşmanın 24 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe girmesiyle birlikte bugüne kadar Suriye üzerinden Türkiye’ye giriş yapan yaklaşık 2400 sığınmacı ve göçmen bu ülkeye iade edilmiş, Türkiye’den Suriye’ye yasadışı yollarla geçen 69 sığınmacı ve göçmen ise Suriye tarafından ülkemize iade edilmiştir.
Türkiye ikinci geri kabul anlaşmasını ise Yunanistan ile 8 Kasım 2001 tarihinde imzalamış ve anlaşma 24 Nisan 2002’de yürürlüğe girmiştir. Yunanistan ile Türkiye arasındaki geri kabul anlaşmasının uygulanmasında çeşitli sorunlarla karşılaşılmış ve anlaşmanın geleceği konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılmıştır. Ege denizindeki yasadışı göç hareketliliği bu sorunun ana kaynağını oluşturmaktadır. Her iki ülke de deniz yoluyla sınır ihlali yapan sığınmacı ve göçmenlerin kendi karasularını kullanarak geçiş yaptıklarını kanıtlayabilecek bilgi ve belgelere ihtiyaç duymaktadır.
Öte yandan özellikle Yunanistan, deniz yoluyla gelen sığınmacı ve göçmenlere çoğu kez gözaltında acımasız ve zalimane şekilde davranmaktadır. Bu durum AB raporlarında da yer almakta, Yunanistan’ın kendi karasularında yakaladığı birçok sığınmacıyı tekrar uluslararası sulara veya Türk karasularına bırakarak uluslararası insancıl hukuku ihlal ettiği belirtilmektedir. Dolayısıyla Yunanistan bugüne kadar yaklaşık olarak 60784 sığınmacı ve göçmenin Türkiye üzerinden giriş yaptıklarını iddia ederek, bu kişilerin geri kabul anlaşması uyarınca Türkiye tarafından kabul edilmelerini istemiştir. Türkiye ise, bu sayıya itiraz ederek kendi tespitlerine göre ancak 9412 sığınmacı ve göçmenin anlaşma kapsamında kabul edilebileceğini bildirmiştir. İlginç olan husus, Yunanistan’dan Türkiye’ye yasadışı yollarla giriş yaptıkları belirlenen 5797 sığınmacı ve göçmenden sadece 19’unu Yunan makamlarının kabul etmesidir. Bu durumda her iki ülkenin anlaşma koşullarını yerine getirmede içine düştükleri uyuşmazlıkların faturası mülteci ve sığınmacılara kesilmekte ve insanlık dramlarına neden olunmaktadır. (Bkz. www.usak.org.tr-Türkiye/AB İişkilerinde Geri Kabul: Hangi Şartlarda?)
Türkiye, bu ülkelerle birlikte Kırgızistan, Romanya ve Ukrayna ile de geri kabul anlaşmaları imzalamış, Rusya, Pakistan ve Afganistan ile geri kabul müzakerelerinde son aşamaya gelinmiştir. Türkiye bir transit ülke olarak, belirli koşullar yerine getirilmeden AB ile olası bir geri kabul anlaşması yapılmasından ciddi olarak endişe etmektedir. Bu endişenin en önemli nedenlerinden biri, menşe ülkelerle yeterli sayıda geri kabul anlaşması yapılamaması durumunda ülkeye geri gönderilen sığınmacı ve göçmenlerin kendi ülkelerine iade edilemeyeceği ve böylece Türkiye’nin sığınmacı ve göçmenler için cazibesinin artacağı düşüncesidir. Bu kaygılardan çok daha önemli olan konu ise, kendi ülkelerindeki savaş ve çatışmalardan kaçarak güvenli bir yer arayan binlerce sığınmacının karşılaşacakları belirsizlik ortamıdır. Geri kabul anlaşmalarıyla özel durumları incelenmeden ve sığınma hakkını kullanamadan ülkelerine iade edilecek birçok sığınmacının yaşam hakları ve özgürlükleri tehlike altında kalabilir.
AB’nin Türkiye gibi transit ülkelerle yürütmekte olduğu geri kabul müzakerelerinde eşit bir ilişkiden ve külfet paylaşımından sözetmek oldukça zordur. AB, mülteci, sığınmacı ve göçmenleri adeta güvenlik kordonu altına almaya çalışmakta ve bunun için transit ülkeleri kullanmak istemektedir. Bu yüzden Türkiye’nin geri kabul anlaşmaları imzalarken sadece AB’nin dış sınırlarını korumak adına değil, mülteci ve sığınmacıların temel haklarını garanti altına alacak insani bir anlayışa göre hareket etmesi daha doğrudur.
Uluslararası Yargı Kararlarının Uygulanması
Mülteci ve sığınmacıların çeşitli tarihlerde Türkiye aleyhine AİHM’de açtıkları davalar sonucu ortaya çıkan hukuki durumun iyi analiz edilmesi gerekmektedir. Bilindiği gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)22 Eylül 2009 tarihli Karimnia/Türkiye kararında, Kırklareli Gaziosmanpaşa Mülteci Barındırma ve Kabul Merkezi’nde alıkonulmakta olan ve şartların olumsuzluğundan yakınarak sınırdışı edilecekleri kaygısıyla AİHM’e başvuran iki İranlı mülteciyi haklı bularak Türkiye’yi mahkûm etmiştir.
Karar metninde, Türkiye’nin düzensiz göç kontrolü ve iltica alanındaki mevzuat ve uygulamalarının temelden değiştirilmesi gerektiğine işaret edilmektedir. Yaklaşık bir yıl Kırklareli Gaziosmanpaşa Mülteci Barındırma ve Kabul Merkezi’nde alıkonulan iki İranlı mültecinin Türkiye’ye karşı açtığı davayla ilgili Mahkeme, “Yabancılar Misafirhanesi” tabir edilen kapatma yerlerindeki alıkonma uygulamasının hukuka aykırılığına, yargının sınır dışı ve iltica vakalarındaki etkisizliğine ve Türkiye’nin gerekli yasal düzenlemeleri bir an önce hayata geçirmesi gerektiğine dikkat çekmektedir.
Aradan geçen sürede ne yazık ki alıkonulma yerlerinin mahkemenin öngördüğü şekilde düzenlenmesinde ve ilticaya erişim hakkıyla ilgili somut ilerlemeler kaydedilmediği gibi yeni yargı kararlarıyla Türkiye zor duruma düşmektedir. BMMYK’ya kayıtlı bir mülteci olan Malek Şarahali
(Charahili v. Turkey, Application no. 46605/07) hakkında herhangi bir yargı kararı bulunmaksızın Kırklareli Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şubesinde aylarca özgürlüğünden yoksun şekilde tutulması nedeniyle AİHM tarafından verilen kararda Türkiye, sözleşmenin 3. ve 5. maddelerini ihlal etmekten mahkum olmuş ve Şarahali’nin derhal mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması istenmiştir. Yerel mahkeme ise bu karar rağmen Şarahali’yi hapis koşullarında tutmayı sürdürmüştür. Neticede uluslararası yargı içtihatlarının yerel makamlar ve kamu idarecileri tarafından ciddiye alınması, mülteci ve sığınmacıların temel haklarının korunmasına katkı sağlayacaktır.
(Selvet Çetin, SDE Uzmanı)