Rusya Federasyonu devlet başkanı Dimitri Medvedev’in Türkiye ziyareti, iç politikamızdaki siyasi kargaşa nedeniyle Türk medyasından yeterli ilgiyi görmedi. Oysa Türk medyası ana muhalefet partisi CHP’nin geleceğini kurtarmakla meşgul iken, Ankara ve Moskova arasında beş asırlık Türk-Rus ilişkilerini yeniden tanımlayacak içerikteki tarihi belgelere imza atılıyordu. Karşılıklı olarak vizelerin kaldırılmasından, enerji alanında yeni petrol ve doğalgaz boru hatlarının kurulmasına; İstanbul’da bir Türk-Rus üniversitesi kurulmasından iki ülke arasında Yüksek düzeyli stratejik konseyin oluşturulmasına kadar 17 protokol imzalanmış durumda. Bizzat Medvedev’in kendi ifadesiyle, çok boyutlu bu antlaşmalarla artık ete kemiğe bürünen Türk-Rus ilişkileri “sözde değil gerçekten de stratejik bir ortaklığın” doğuşuna işaret etmektedir. Hayata geçmesi durumunda, bu antlaşmalarla Türkiye ve Rusya, Avrasya ve Ortadoğu coğrafyasının kaderini belirleyebilecek; uluslararası platformlarda ABD (ve İsrail) ve Avrupa Birliği gibi batılı güçlerin İran krizini aşmak için askeri güç kullanma politikalarını engelleyebilecek stratejik bir ittifakın temelini atmışlardır.
Gerçekten de Türkiye ve Rusya ilişkilerinin son on yıldaki gelişme hızı ve boyutlarına bakıldığında, iki ülkenin hem siyasal liderlik hem de iş alemi ve halklar düzeyinde tarihten gelen düşmanlık ve güvensizliği geride bıraktıkları gözlenmektedir. Özal döneminde kurulmaya çalışılan Moskova-Ankara ilişkileri 1990’lı yıllarda bavul ticaretinden ve mavi akım gibi doğal gaz işbirliğinden öte bir derinlik kazanmadı. Türkiye’nin PKK ile uğraştığı ve zayıf siyasi iktidarlarca yönetildiği; Rusya’nın ise Çeçen isyanını bastırmak ve kapitalizme geçiş sorunlarıyla boğuştuğu Yeltsin dönemine tekabül eden 1990’lı yıllarda ilişkileri geliştirmeye elverişli bir siyasi konjonktür de bulunmuyordu. 2000 yılında Putin’in Rusya’da; 2002’de ise Erdoğan’lı Ak Parti’nin Türkiye’de işbaşına gelmesi ilişkileri geliştirmenin siyasi zeminini hazırladı. Afganistan ve Irak işgaliyle somutlaşan Bush dönemi ABD’sinin tek taraflı askeri güç kullanma politikaları ve içinden geçmekte olduğumuz kürsel ekonomik kriz koşulları da bu yakınlaşmayı hızlandırmıştır.
Batıcı Rus elitinin temsilcisi sayılan Yeltsin’in aksine, Putin Rusya’daki Avrasyacı temsilcisi olarak iktidara geldi ve ilk döneminde (2000-2004) ülke içindeki gücünü konsolide ederek, dış politikada 1990’larda Rusya’nın ABD ve Batıya karşı kaybettiği prestijini ve gücünü yeniden kazanma stratejisine geri döndü. 2007 yılında Münih Güvenlik konferansında yaptığı konuşmasında ABD ve Batıya karşı sergilediği meydan okuyucu tavrını, 2008’de Gürcistan işgali sırasında askeri olarak da gösterdi. 2008’de Kapitalist dünyanın çekirdek güçleri olan ABD ve AB’de başlayan finansal kriz ve derin ekonomik bunalım ise Rusya’ya kendi bölgesindeki jeopolitik kazanımlarını pekiştirme ve batı dışındaki yükselen güçlerle stratejik ortaklıklar kurmasının konjonktürel ve siyasi zeminini yarattı. BRIC ülkelerinin ilk zirve toplantısının 2009’da Yaktenburg’da (Rusya) yapılması bu anlamda önemli ve anlamlıdır. Türkiye ise şimdilik batı ittifakının merkez örgütü olan NATO üyesi bir ülke olarak ve AB üyeliği beklentisi nedeniyle BRIC oluşumuna beşinci ülke olarak dahil olmayacaktır. Ancak yeni küresel bir oluşum olan BRIC ülkeleriyle olan temaslarını da hızlandırmaktadır. Nitekim Brezilya’da yapılan son BRIC zirvesi sırasında Dışişleri Bakanı Davutoğlu da Brezilya’ya gitmiştir. Rusya da bu tür oluşumlarda Türkiye’nin işbirliği ve desteği önemsemektedir.
Türk ve Rus ilişkilerinin gelişmesinde Türkiye’nin son zamanlarda izlediği çok boyutlu dış politika ve ekonomik entegrasyon yoluyla bölgesel barış ve istikrarın sağlanması yaklaşımları da son derece önemli rol oynamıştır. Burada özellikle her iki ülkenin güçlü liderleri olan Putin ve Erdoğan arasındaki liderlik kimyalarının uyuşmasını da göz ardı etmemek gerekir. En kritik durumlarda dahi, birbirlerine güvenebilen güçlü liderler olmadan ilişkilerin bu kadar hızla gelişmesi mümkün olmazdı. Türkiye’nin özellikle Irak savaşı öncesinde ABD’ye karşı mesafeli duruşu ve TBMM’nin 1 Mart tezkeresini reddetmesi; ardından İslam dünyası ve Afrika ülkeleri ile geliştirdiği ekonomik ve siyasi ilişkiler; Gazze olayında ve İran krizinde takındığı kararlı tutumu ile bölgesinin önemli bir aktörü haline gelmesi Rusya tarafından da ilgiyle izlenmektedir. Ankara’dan önce Şam’ı ziyaret eden Medvedev’in; Türkiye’den yeni dönen Beşşar Esat’tan duyduklarının da kendisini etkilememesi düşünülemez. Kaldı ki, pek çok soruna yaklaşım konusunda Moskova ve Ankara benzer perspektife de sahiptir. Dolayısıyla Medvedev’in bir günlük Ankara ziyareti iki bölgesel gücün tarihin yükünden kurtulup, birbirlerini daha iyi anlamaya başladığı bir dönemde önemli bir köşe taşı olarak görülmelidir.
Sonuç olarak, Türkiye ve Rusya Batının zayıflayan gücü ve küresel etkinliği karşısında kendi bölgelerinde yükselen aktörler olarak yeni dönemde her anlamda işbirliğini artırmanın siyasi ekonomik çerçevesini çizmişlerdir. Bu, karşılıklı güvene dayalı ilişkilerin siyasi yansımalarını yakın dönemde Karabağ sorununun çözümünden, Filistin İsrail sorununa ve İran krizine kadar pek çok alanda görülecektir. Washington ve Brüksel’in ise yükselen bu stratejik ekseni bir tehdit olarak değil, küreselleşmenin gerektirdiği doğal bir işbirliği arayışı olarak görmeleri gerekir.
(Prof. Dr. Birol Akgün, SDE Uzmanı)