Türkiye’de Arap dünyasına ve Arap sorunlarına bakışta genelde tekdüze bir bakış görülmektedir. Halbuki, Arap milliyetçiliği sanıldığı gibi tekil bir olgu olarak ortaya çıkmamıştır. Dahası, Arap toplumları nerdeyse bir yüzyıla varan çok farklı tecrübelerden geçmiştir. Günümüzde Arap milliyetçiliğinin bölgesel ve uluslararası arenadaki yeri nedir?
Arap milliyetçiliğinin doğuşu faklı faktörlerden etkilenmiştir. Sanıldığının aksine Arap milliyetçili, tamamen Osmanlı/Türk yönetimine karşı ortaya çıkmamıştır. Tarihsel sırasıyla gidersek, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’da kaybettiği bazı Arap toprakları, Hristiyan batı yönetimi altına girmiştir. 1830 da Fransa’nın Cezayir’i işgaliyle başlayan bu süreç daha sonra 1881 yılında Tunus’u işgaliyle ve aynı yıl İngilizlerin Mısır’ı işgal etmesiyle devam etmiştir.
Batı işgaline karşı karşı ortaya çıkmaya başlayan bu tür Arap milliyetçiliğinde, Osmanlı karşıtlığı sözkonusu değildir. İngilizlerin Mısır’ı işgalinden sonra Şam bölgesinden gelen özellikle Hıristiyan Arap aydınlara Mısır’da ciddi bir faaliyet ve propaganda imkanı vermesi dikkat çekicidir. Benzer hareketlenmeler Suriye ve Lübnan coğrafyasında da görülmüştür. Yine, Arap hilafeti meselesi İngiliz işgalindeki Mısır’da tartışılmaya başlanmıştır. Ama o dönemde ciddi taraftar bulamamıştır.
Türkler ile Arap milliyetçiliğinin en belirgin çatışması Wahhabi hareketine dayanan Şerif Hüseyin’in İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı’ya isyan etmesiyle ortaya çıkmıştır. 1918 İngiliz deseteği ile Şerif Hüseyin’in oğulları ve Suriyeli Arap milliyetçileri Osmanlı’dan Şam bölgesini almışlardır. İngiliz vaatlerinin boş olduğunu görüp hayal kırıklığı ile Arap milliyetçiliği fikri de önemli bir meşruiyet kaybına uğramıştır. Özellikle Arap topraklarının işgaline yol açtıkları için kendi halklarından ve aydınlarından önemli eleştiri almışlardır. İngiliz destekli olduğu anlaşılınca ilk dönem Arap milliyetçiği, inanırlığını ve cazibesini kaybetmiştir.
Arap milliyetçiliğinin esas dalgası II. Dünya Savaşından sonra ortaya çıkmıştır. Arap topraklarında İngilizlerin gücünün zayıflamasıyla ve Arap yönetimlerinin İsrail’e karşı acizliği yüzünden yeni bir Arap milliyetçiliği dalgası ortaya çıkmıştır. Mısır’da Cemal Abdünnasır, bir askeri darbeyle Kral’ı devirerek milliyetçi ve sosyalist bir rejim kurdu. Cezayir’den Yemen’e birçok bağımsızlık hareketine de yardım etti. Suriye, Irak ve Libya gibi birçok milliyetçi darbeye de ilham ve destek verdi.
Ancak Abdünnasır halkına karşı baskıci bir tutum benimsemesi yüzünden, demokratik ve gelişmiş bir toplum ortaya çıkaramadığı gibi 1967’de Suriye ve Ürdün ile birlikte İsrail’e feci bir şekilde yenilmesi de onun öncülük ettiği Arap milliyetçiliği de cazibesini kayberek yerini Islamcılığa bırakmaya başladı. 1970’lerin başında Nasır’ın Ulusal sosyalizmine Enver Sedat son verdi. Ancak benzer Arap milliyetçiliği modelleri Irak ve Suriye Baas yönetimleriyle devam ettirildi. Libya da bir ölçüde bu çizgide görülebilir.
Irak’ın Milliyetçi Baas yönetimi 2003’te ABD tarafından devrilirken ardın ağlayan pek bir taraftarı yoktu. Çünkü devasa petrolüne rağmen Saddam ne halkına huzur ve refah getirebilmiş, ne de İran, Kuveyt, Suriye ve hatta Türkiye gibi komşularına huzur vermişti. Libya da Arap milliyetçiliğinden vazgeçip Afrika Birliği kurmaya ve Batı’ya ve dünyaya daha açık bir politikaya yönelmeye başladı. Ama ekonomik ve siyasi reformları olması gerekenden henüz çok uzak.
Suriye de Baas yönetimi altında uzun süre pek bir ilerleme gösteremedi. Çünkü Suriye kendisini dünyaya kapattığı gibi dünya da Suriye’ye kapılarını kapalı tutuyordu. Bu yüzden yeni Beşar Esat yönetimi Türkiye’nin de desteğiyle dünyaya yeniden açılıyor ve sistemde reform yapmaya çalışıyor. Ama daha epey yolu var. Ayrıca, Arap milliyetçiliğinin son temsilcisi olan FKÖ ve El-Fetih de Yaser Arafat’ın vefatıyla iyice etkisiz hale geldi ve Araplar milliyetçiliğine ilham kaynağı olmaktan iyice uzaklaştı.
Günümüzde Araplar büyük ölçüde İngiliz ve Fransız sömürge tasarımlari sonucu ortaya çıkan bölünmüşlüğü sürdürseler de Arap milliyetçili artık fazla ilgi uyandıramamaktadır. Nasır çizgisini sürdüren bazı sol aydınların Arap halklarından destek görme şanları pek görünmüyor. Azınlıktaki bu milliyetçi Arap aydınları, bir yandan İran’ın bölgedeki nüfuzundan korkarken bir yandan da Türkiye’nin bölgede artan ağırlığını biraz takdir, biraz da kıskançlıkla izlemektedirler. Eski şaşaalı günlerinin hatırasını canlı tutmaya çalışmaktadırlar.
Özetlersek, bir yandan Batı işgaline karşı, diğer yandan Osmanlı idaresine karşı gelişen Arap milliyetçiliği, Arap dünyasında birçok ülkede yönetime gelme şansı bulmuştur. Ancak hiçbiri halkına dünya standartlarında huzur, refah ve saygınlık kazandıramamıştır. Aslında sonu görünmeyen Filistin sorunu, Irak işgali ve Arap dünyasındaki bölünmüşlük ve dağınık büyük bir potansiyel oluştursa da Arap milliyetçiliği ve Arap Birliği tartışmaları yerini, dünyaya açılma, demokrasi, İslam kardeşliği, kimliği ve işbirliğini vurgulayan dini söylemlere bırakmaktadır. Böyle bir ortam, Türkiye’nin Arap dünyasına açılmasını da kolaylaştırmaktadır.