Terör eylemleri; seçilen hedeflerin niteliği, eylemin zamanlaması ve şekline bağlı olarak çoğu zaman bir mesaj niteliği taşır ve terörizmin eyleme dayalı araçsal niteliği ve eyleme muhatap olanın buna karşı refleksi, özünde terörizmi bir mesaj trafiği haline getirir.
Burada eylemi fiilen gerçekleştirenden ziyade buna karar veren ve planlayan mesajın sahibi önemlidir. Mesajın gönderildiği yer ise, çoğu zaman eylemin doğrudan birincil mağdurları değildir. Çünkü mesaja konu olacak mağdurlar, çoğu zaman sembolik bir nitelik taşıyabilirler.
Teröristler ya da onların efendileri, doğrudan mağdur ve hedef kitle arasında tehdit ve şiddet üzerine kurulu bir iletişim süreci oluşturmak isterler. Teröristlerle mağdurlar ve esas hedef kitle arasındaki tehdit ve şiddet üzerine kurulu iletişim süreci, söz konusu esas kitleyi, yani toplumun genelini etkilemeyi amaçlar. Yıldırma, politika değişikliklerine zorlama veya sadece propaganda amaçlarından hangisine ulaşılmak isteniyorsa, buna uygun olarak eylem ve hedef seçerler.
Bu bazen saldırının riskli olduğu bir askeri birlik ya da polis aracı veya merkezi olabileceği gibi, bazen de riski az tamamen sivilleri hedef alan bombalı bir eylem şeklinde de olabilir. Burada eylemin tarzı, hedefi ve zamanlaması farklı mesajları içerir.
Terör eylemlerinin kuşkusuz farklı amaçları olabilir. Örneğin eylemler, özellikle karşı tarafı radikal kararlar almaya ve uygulamaya zorlamaksa, toplumun en hassas olduğu ve tepkinin en fazla olacağı unsurlara yönelik olur. Propagandaya dönük bir eylemde ise hedef, propagandanın amacına dönük seçilir ki bu da muhataba göre farklılaşabilir. Bu terörizmin ve şiddetle politikanın önemli bir özelliğidir.
Örneğin PKK’nın Aktütün, Dağlıca, Tokat Reşadiye ve en son 30 Nisan 2010 günü Tunceli-Nazimiye Sarıyayla Karakoluna yapılan saldırılarda çok yönlü propaganda unsurları mevcuttur. Her şeyden önce terör örgütü, özellikle askeri birliklere saldırarak bir savaş sürdürdüğü, teröristten ziyade bir gayr-i nizami harp unsuru olduğu mesajını vermeye çalışmaktadır. Nitekim terör örgütünün lider kadrosunun son dönemde değişik yayın organlarında yer alan ifade ve söylemleri de bunu doğrulamaktadır.
Terör eylemlerinde propaganda unsuru, farklı boyutlarda işleyen bir süreçtir. Bir taraftan özellikle riskli ve büyük çaplı eylemlerle terör örgütü kendi güç ve kapasitesini göstermeye çalışarak; taraftarlarına moral vermek ve düşman olarak algıladığı tarafın ise moral çöküntüye uğramasını hedeflemektedir. Terör eylemlerinin doğrudan ya da birincil mağdurları kim olursa olsun; her zaman devlet ve toplum da bir bütün olarak kaçınılmaz bir şekilde bundan etkilenir. Çünkü devlet kamu düzeni ve güvenliğini sağlamak görevini gerçekleştirememiş durumuna düşmektedir.
Özellikle bu görevi ifa etmekle sorumlu güvenlik birimlerine yönelik amacına ulaşmış saldırılar; başka bir şey yapmaya gerek kalmaksızın bir negatif propaganda yaratmakta ve dolayısıyla bu kurumları ve bağlı oldukları hükümeti/devlet organlarını kamuoyunda sorgulanır hale getirmektedir. Bunun yarattığı psikolojik baskı, karar alıcı ve politika üreticilerini sağlıklı düşünme ve davranmaktan alıkoyacak kadar etkili sonuçlar doğurabilmektedir. Bu süreç, sadece formel yapı ve kurumlar üzerinde değil; aynı zamanda sivil toplum kuruluşları ve vatandaşların da düşünce, tutum ve tavırlarını olumsuz yönde etkileyerek, hatalı ve yanlış eğilimlere sürükleyebilmektedir.
Terör ve şiddeti bir politika ya da toplum mühendisliği aracı olarak gören güç merkezleri, toplum içerisindeki her türlü formel ve informel unsurların durumsal reflekslerini, güçlü yanlarını ya da zafiyet noktalarını da zaten çok iyi bilmektedirler.
Bilindiği gibi, Nisan ayından bu yana ülkemizde terör eylemleri ve özellikle güvenlik kuvvetlerimize yönelik silahlı saldırılar tekrar ülke gündemimize düştü. Bu saldırılarda, 1 aylık bir dönem içerisinde 18 civarında güvenlik görevlimiz şehit düştü ve milletimizi büyük acılara sevk etti.
Zaten son 25 – 30 yıllık bir dönemde milletimizin defalarca karşılaştığı acılar bunlar.. Yüreklerde dinmeyen acılarla birlikte neden olduğu toplumsal yaralar ise, daha büyük acı ve tehlikelere adeta rehberlik ediyor. Sonuçları itibarıyla bugün ülke bütünlüğümüzü, kurumsal ve toplumsal dinamiklerimizi törpüleyen – zayıflatan bir tehdit bu. Ülkemizin önündeki büyük fırsatların; tarihsel, jeopolitik, bölgesel ve konjonktürel unsurların sağladığı imkânlardan yararlanma ya da sorumluluklarını ifa etmede önündeki engelleri kaldırma çabasına girdiği bir dönemde terör, kendisine verilen rol ve misyonu tekrar ifa etmeye çalışıyor.
Özellikle son iki yıllık bir süreç içerisinde askeri birliklerimize gerçekleştirilen hain pusu ve saldırılarla verilen şehitlerin toplumumuzda yarattığı travmanın sonuçlarını, Tokat Reşadiye ve 4 şehit verdiğimiz son Tunceli saldırılarıyla birlikte bugün ne yazık ki daha da fazla hissetmeye başladık. Saldırıların gerçekleşme biçimi ve bu dönemde zaten bu tür saldırıların bekleniyor olmasına atfen yapılan ölçüsüz ‘güvenlik zafiyeti’ tartışmaları, kurumlarımızın ciddi şekilde yara almasına ve milletin devlete ve bu kurumlarımıza olan güven ve fedakârca yaklaşımlarına zarar vermeye başlıyor.
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Tunceli saldırısının ardından 1962 dönemi Kara Harp Okulu mezunlarıyla birlikte gerçekleştirdiği Anıtkabir ziyaretinden sonra saldırıyla ilgili olarak yaptığı açıklamalarda Nisan ve Mayıs aylarında terör eylemlerinde belirli bir artışın olduğunu gördüklerini ve terör örgütünün son dönemlerde kendi içinde yaptığı değerlendirme ve talimatlara bakarak bu aylarda terör eylemlerinde bir artış olabileceğini beklediklerini ifade etti.
Bu nedenle gerekli önlemlerin aslında alındığını, fakat saldırı nedeniyle meydana gelen kayıpların olumsuz hava koşullarından kaynaklandığı açıkladı. Kamuoyundaki tartışma ve eleştiriler ise, bu saldırılardaki kayıpların nedeninin gerekli önlemlerin alınmadığı ve istihbarat yetersizliğinin olduğu iddiaları üzerinde şekillendi. Yine 25–30 yıllık tecrübeye rağmen terörle mücadelede profesyonel birimlerin kullanılmadığı eleştirileri yapıldı. Bu eleştiriler de belki doğruluk payı olan hususlar elbette ki vardı. Ama şu da bir gerçektir: PKK terör örgütü asimetrik savaş modellerinden birisi olan gerilla tarzı bir yapılanmayla terör saldırılarını gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla seyyariyet kabiliyeti daha fazla olan küçük gruplarla hareket halinde olmaları, coğrafyanın ve hava koşullarının sağlamış olduğu bir takım avantajlarla birlikte saldırının yeri ve zamanını belirleme inisiyatifini kendilerinde tutma imkânı vermektedir.
Zafiyet, ihmal ya da her türlü olumsuzlukların araştırılması ve sorumluların tespit edilerek gereğinin yapılması elbette gereklidir. Ne var ki, ölçüsüz ve mesnetsiz isnatlarla kurumlarımızın yıpratılması, ülke gündeminde yer alan bir takım olay ve gelişmeleri de fırsat bilerek kamuoyunda bu kurumlarımız üzerinde şüphe yaratıcı ve güven kırıcı iddia ve tartışmaların olması, terörün efendilerinin amaçlarına hizmet etmekten öte bir işe yaramayacaktır. Üstelik, bu eylemlerin arkasındaki motivasyon amacına ulaştıkça eylemler şiddetlenerek devam edecektir.
Aynı şekilde terör saldırıları ve neticesinde memleketimizin dört bir yanına giden şehit cenazeleri, Türkiye’de siyasetin de yumuşak karnıdır. Bu tür olayların arkasından iç politikaya yönelik sonuçlar çıkarma çabası her zaman olmaktadır.
Dolayısıyla son aylardaki terörist saldırılar serisi ve ardı ardına vuku bulan siyaset adamlarına yönelik provokatif saldırıların birer mesaj olarak ulaştığı yerlerden birisi de kuşkusuz hükümet oldu. Zaten ülke yönetiminde birinci derecede yetki ve sorumluluğa sahip bir merci olarak bu süreç ve olayların öncelikli muhatabının hükümet olması doğal bir şeydi. Nitekim Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bu terör olayları serisini “iç politikaya yönelik bir mesaj” olarak tanımladı ve saldırının siyasi amaç ve hedefini hükümetin anayasa çalışmaları ve demokratik açılım çabalarıyla ilişkilendirdi.