Türkiye çete olaylarının, darbe senaryolarının, komploların, hukuk ihlallerinin ve etnik bölücülüğün zeminini ortadan kaldırma amacına matuf birtakım önemli açılım ve reformlara, anayasal değişikliklere kilitlendiği bir sırada ülkenin bazı yörelerinde çok küçük yaştaki çocuklara yapılan tecavüz ve öldürme olaylarının gündeme getirilmesiyle sarsılmıştır. Henüz iki veya üç yaşındaki çocukların, İlköğretim çağındaki kız öğrencilerinin iğrenç emellerin kurbanı haline getirildiği, yine ilköğretim seviyesindeki öğrencilerden tutunuz genç-yaşlı birçok insanın kolektif suç ortaklığında buluşabildiği akıl almaz çirkin olaylar, nasıl bir yozlaşma ve ahlaki çürüme ile karşı karşıya olduğumuzun alarmını vermektedir. Tecavüz kurbanlarının çoğunlukla çok yoksul ailelerin çocukları olmaları, her şeyi nesneleştirip tüketim malzemesi haline getiren, insanın değerini parayla ve maddeyle ölçen, insanın onurunu, onun en kutsi değerlerini hiçe indirgeyen modernist pagan zihniyetin ve o zihniyet üzerine inşa edilen yapılanmaların insanlığı nasıl bir noktaya getirdiğinin göstergesidir. Parası ve gücü olanlar için her şeyin meşru ve caiz olduğu, sosyal, kültürel ve ekolojik çevrenin güçlüler eliyle alabildiğine kirletildiği, güçsüz ve zayıfların ezilip tüketim nesnesi haline getirildiği, hak ve onurlarının fütursuzca çiğnendiği medeni ve modern bir dünyada(!) yaşıyoruz. Türkiye gibi bir ülkede, İlköğretim seviyesindeki çocukların üç yaşındaki kız çocuğuna tecavüz ettikten sonra onu büyük bir soğukkanlılıkla havuza basıp boğmaları dehşet verici olduğu kadar düşündürücüdür.
Geçtiğimiz haftalarda Hz. Muhammed’in dünyaya gelişinin 1439. Yılı münasebetiyle yapılan Kutlu Doğum etkinlikleri, bizlere bir taraftan Kur’an ve Hz. Muhammed öncesi döneminin Cahiliye Arap toplumunun özelliklerine atıfta bulunurken, günümüzde tecavüzden seri cinayetlere kadar uzanarak toplumun vicdanını derinden yaralayan olaylar nasıl çağdaş bir cahiliye ile karşı karşıya olduğumuzu hatırlatmaktadır. Siirt’te üç yaşında tecavüz edilip suya bastırılarak boğulan masum kız çocuğu ile Cahiliye döneminde diri diri kuma gömülerek katledilen kız çocuğu aynı cahiliyenin farklı dönemlerdeki iki kurbanını oluşturmaktadır. Kur’an’da, cahiliye döneminde rızık ve namus korkusuyla diri diri toprağa gömülerek öldürülen kız çocuğuna atıfta bulunularak işlenen insanlık suçuna, bu suçu işleyen insanların diriltilerek mutlaka hesaba çekileceklerine ve yaptıklarının karşılığını göreceklerine vurgulu bir şekilde dikkat çekilmesi anlamlıdır:
“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda, sayfalar açıldığında, Gökyüzü (bir kabuk gibi) soyulup alındığında, Cehennem kızıştırıldığında ve cennet yaklaştırıldığında herkes ne hazırladığını/yaptığını bilecektir” (Tekvir, 103/8-14)
Medyaya yansıyan olayların buz dağının sadece görünen kısmı olduğunu tahmin etmek zor değildir. Konunun hassas olması, aile şerefi ve onurunun korunması için şöyle veya böyle bastırılması, cinsel tacize muhatap olan kız çocuğunun ifşa olma korku ve endişesiyle problemi kendi içerisine atarak yaşamayı seçmesi, suçluların caydırıcı bir cezaya çarptırılmaması, işlenen suçun sorumluluğunu erkekten çok kadın ve kızların omuzlarına yükleyip onları cezalandıran ataerkil bir zihniyet ve aşiret geleneğinin egemen olması, mağduru afişe eden sorumsuz medya yayınları bu bağlamda yaşanan birçok problemin gizlenmesinde etkili olmaktadır. Açığa çıkıp medyaya yansıyan birkaç olaydan hareketle konuyu sadece Siirt’e veya belirli bölgelere hasretmek, İstanbul’da, Marmaris’te veya İzmir’de bu tip olayların yaşanmadığını söylemek tutarlı olmaz. Kaldı ki bu olayları dünyadan kopuk bir şekilde sadece Türkiye bağlamında ele almak da yanıltıcı olabilir. Aslında bu problemin küresel boyutta ele alınıp değerlendirilmesi, yaşamakta olduğumuz olayların gerçek kaynağını tespit noktasında önem arz etmektedir. Artık internet ağlarıyla, bilgisayar ve uydularla kuşatılan dünyamızda, faydalı şeylerin yanında zararlı birçok yayın ve programların evlerimizin en mahrem yerlerine kadar girdiği bir vakıadır. Her gün dünyanın değişik yerlerinde izlemekte olduğumuz kendi sistem ve çıkarlarını dünyaya dayatmak isteyen güçler eliyle gerçekleştirilen harp, terör, tecavüz ve katliam sahneleri yanında, televizyonlarımızı işgal eden korku ve dehşet filmleri, cinsellik sömürüsü bağlamında düşünülecek ahlaksızca yayınlar, seviyesiz programlar aile ve toplum yapımızı bozmakta, çocuklarımızı ve gençliğimizi esir almaktadır.
Bütün bunların sonucu olarak genç kuşakta sağlık ve gelecek kaygısının arttığına, suç işleme eğilimlerinde yükselişlerin yaşandığına şahit olmaktayız. Manevi ve ahlaki değerlerin erozyona uğramasıyla kimlik bunalımlarının, kendine yabancılaşmanın, kötü alışkanlıklara müptela olma durumlarının, bedensel ve psikolojik hastalıkların, aile içi huzursuzluk ve boşanmaların artmakta olduğu bir vakıadır. Bu etki ve yönlendirmelerin sonucunda neredeyse her gün ailelerinden kaçan, eşinden ayrılan, çocuklarını terk eden, fuhuş ve uyuşturucu bataklığına düşen, AIDS, frengi, nevroza, şizofreni gibi bedensel ve ruhsal hastalıklara maruz kalan, intihar eden, cinayet işleyen, tecavüze uğrayan çocuk, genç veya yaşlı kimselerle ilgili haberleri büyük bir üzüntü ile izlemekteyiz.
Batı medeniyeti ve modernizmin bütün boyutlarıyla hâkimiyet kurduğu, insanın kutsalla ve maneviyatla olan bağlarının tamamen zayıflatıldığı, maddi zevklerin, dünyevileşme ve hedonizmin sonuna kadar kışkırtıldığı bir dünyada, zengin ve gelişmiş toplumlarda olduğu kadar, söz konusu medeniyetin etkisi altına giren, sömürülerek ekonomik krizlere, açlık ve yoksulluğun girdabına mahkum edilen toplumlarda da çocuk istismarının, cinsel sömürünün, şiddet olaylarının çok büyük boyutlara ulaştığı herkesin malumudur. Bir süreden beri çocukların ve yetişme çağındaki gençlerin de mağdur veya saldırgan olarak içerisinde yer aldıkları insanın kanını donduran olayların yoğun bir şekilde artarak birbirini takip etmesi, bu olayların gerisinde yatan patolojik ruh halinin, onu destekleyen şartların, toplumsal yozlaşma ve çürümenin ciddi bir problem olarak gündeme alınıp soruşturulmasını gerekli kılıyor.
Tecavüz olaylarının gündeme gelmesinden önce Mardin’de işlenen toplu cinayetin, hunharca katledilerek başı gövdesinden ayrılan ve bir bavul içerisinde çöp konteynerine atılan Münevver olayının üzerinden henüz uzun bir zaman geçmedi. Bütün bunlar farklı etnik grupların oluşturduğu, şöyle veya böyle millet diye öğündüğümüz, damarındaki kana vurgu yaptığımız bu toplumda meydana geliyor. Etnik temele dayalı milliyetçi ve ulusalcı söylemler, belirli bir ırkın, etnik yapının veya tarihin kutsallaştırılması; İslam’ı sosyal hayattan tasfiye ederek tamamen soyut anlamda ferdin vicdanına hapsetmeyi, Allah’ı kamusal alandan dışlamayı(!) amaçlayan seküler ve laikçi söylemler, gittikçe kangren hale gelen çözülmeyi, çürümeyi ve kokuşmayı ortadan kaldırmıyor, aksine artırıyor. Bir zamanlar dünyaya adaletin, iffetin, güven ve emniyetin, insana ve haklara saygının en güzel örneklerini sunan bir milletin torunlarının bugün şiddet, terör, aşiret kavgaları, cinayet, çetecilik gibi olaylarla, hunharca işlenen tecavüz ve cinayetlerle gündeme gelmesi esef verici bir durumdur. Yapılması gereken şey, yöneten ve yönetileni ile birey ve kurum seviyesinde herkesin bir sorgulama ve düşünce süreci içerisine girerek derin bir muhasebe yapması ve ciddi çözüm arayışı içerisinde bulunmasıdır.
Yaşanan olayların hiçbiri münferit olarak ele alınıp değerlendirilemeyecek kadar girift ve birbiriyle bağlantılı gözüküyor. Ülkenin siyasetini, hukukunu, medyasını, eğitimini, ekonomi ve sosyal yapısını bileşik kaplar modeline benzetebiliriz. Karşılıklı etkileşim içerisinde bulunan bu alanların hiçbiri fert ve toplum boyutunda yaşanmakta olan bozulmalardan, değer erozyonundan ve ahlaki çürümeden bağımsız değildir. Değer erozyonu, fikrî bozulma ve ahlaki çürümenin toplum için yeni risk ve farklı tecavüz alanları yaratması kaçınılmaz olmaktadır. Örneğin yargı ve hukukun ideolojik ve siyasal bir zemine oturtulması, parlamentonun ve sivil siyasetin akıl almaz çete faaliyetleriyle, entrika ve senaryolarla kuşatılıp teslim alınmaya çalışılması milletin siyaset yapma ve kendisini meşru ve demokratik zeminde temsil ettirme hakkına, kendisini ve haklarını güvende hissetme hakkına bir tecavüz oluşturmuyor mu? Yalan yanlış haberlerle, iftiralarla, çarpıtma ve hedef saptırmalarla zihinleri teslim almayı amaçlayan medyatik yayınlar, sonuna kadar cinselliği ve değersizliği pompalayan magazin haberleri toplumun doğru bilgilendirilme ve haber alma hakkına bir tecavüz oluşturmuyor mu? Gençliğin etnik, mezhebi, ideolojik ve politik kutuplaştırmalarla karşı karşıya getirilip birbiriyle çarpıştırılması veya alkolün, kumarın, uyuşturucunun ve fuhşun kölesi haline getirilerek bir şekilde harcanması milletin geleceğine bir tecavüz oluşturmuyor mu? Gençliğin önemli bir kısmının kast sistemi yaratırcasına üniversiteye girişte önlerine birtakım engeller konularak bir şekilde cezalandırılması eğitim hakkına yapılan bir tecavüz değil midir?
Yine aynı bağlamda başkalarının kılık ve kıyafetine müdahale etmeksizin dini ve manevi hassasiyetlerini öne çıkaran, kendisini eğitim ve sosyal hayatta cinselliğini sahneleyerek değil de ahlaki güzelliği ile disiplin, çalışkanlık ve mesleki becerileri ile ifade etmek isteyen, babaları ve kardeşleri devlete vergi verip askerlik yapan kadın ve kızların ideolojik yorumlarla, hukukun çarpıtılmasıyla, psikolojik harp oyunlarının hedefi haline getirilerek eğitim ve çalışma özgürlüğünden mahrum edilmeleri, Hitler Almanya’sı benzeri oluşturulan ikna odalarında üzerlerinde manevi baskı uygulanması, işkenceye maruz kalmaları, yurtdışlarında hak aramaya mecbur bırakılmaları eğitim hakkına tecavüz oluşturmuyor mu? Birilerinin doymak bilmez ihtiraslarının, her şeye rağmen para kazanma ve mal biriktirme hırsının tatmini için ekonomik sahada sergilenen spekülasyonlar, faiz ve karaborsa oyunları, üretim sektörüne vurulan darbeler, vergi kaçakçılığı, tüketim çılgınlığının pompalanması milletin ekonomisine bir tecavüz oluşturmuyor mu?
Toplumun her kesimini belirli derecelerde etkisi altına alan, her yönlü yaşanmakta olan tecavüz ve şiddetin, ortaya çıkan patolojik ruh halinin zeminini oluşturan bu durumlar, iki yüz yıla yakın bir dönemden beri Batıcı entelektüeller, asker ve yönetici kadroların inisiyatifinde toplumun temel dinamiklerini ortadan kaldırmaya matuf girişimlerin ortaya çıkardığı zihinsel ve kültürel çözülmenin, kimlik kaybının, tarih ve medeniyet bilincinin yok edilmesiyle yakından ilgili gözükmektedir. Batı karşısında alınan yenilgilerin etkisiyle tam bir teslimiyet ve taklitçi tutum içerisine giren sözkonusu kesimler, kendi tarih, kültür ve medeniyet havzalarından koparken, insanı maneviyat ikliminden koparan, katı ve soğuk bir rasyonalizmle bütün ideal ve isteklerini dünyaya hapseden, insan ihtiraslarını sonuna kadar kamçılayan bir dünya görüşünün ortaya çıkardığı sosyal ortamların cinayetlere, tecavüzlere ve her türlü hunharlığa açık olduğunu idrak edememişlerdir. Üstelik söz konusu kesim, Batı dünyası dahil insanlığın son iki yüz yılda bilim, felsefe, ilahiyat, siyaset, yönetim ve hukuk alanında geliştirdiği tecrübelere de analitik ve derin bir yaklaşım yapamamış, onları yeterince özümseyip içselleştirememiştir. Bugün ahlak, siyaset, hukuk, eğitim, insan hakları ve demokrasi alanında yaşamakta olduğumuz birçok sıkıntıların kaynağında söz konusu zihniyetin yatmakta olduğu artık herkesin malumudur. Batıcılık ve modernite adına üretip ortaya koymaya çalıştıkları fikir ve projelerde kör taklitçiliğin ve ilkelliğin ötesine bir türlü geçemeyenler, tepeden inmeci devrimci ve laikçi uygulamalarla özellikle içkiyi ve kadının cinselliğini öne çıkaran giyim tarzlarını özendirerek muasır medeniyet seviyesine ulaşılabileceklerini hayal etmişlerdir.
1932 yılında Belçika’daki Dünya Güzellik Yarışmasına adı bugünlerde Ergenekon davası ile gündeme gelen Cumhuriyet Gazetesi’nin teşvik ve himayesiyle Türkiye adına katılan Keriman Halis’in dünya güzeli seçilmesiyle ilgili anlatılanlar, bu modernleşmenin seviyesini, komik ve trajik durumunu bize daha iyi anlatmaktadır. Anlatılanlara göre yarışma esnasında kürsüye çıkan jüri başkanı, Müslüman kadınların temsilcisi (!) Türk güzeli Keriman Halis’in mayo ile aralarında olmasının Hıristiyan Avrupa’nın zaferi ve 1400 yıldır dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslam’ın bitişi (!) anlamına geldiğini, mayo ile sahneye çıkan bu Türk kızının Avrupa’nın İslam dünyasına karşı zaferi (!) olduğunu, dolayısı ile Keriman Halis’in birinciliği hak ettiğini ifade ederek salonda bulunanların kadehlerini Avrupa’nın zaferi(!) için kaldırmaya davet etmiştir. Aslında orada mayo ile sergilenerek emperyalizmin malzemesi haline getirilen Türk kızı bir başarıdan çok bir zavallılığı ifade ettiği gibi, emperyalizmin sözcülüğüne soyunarak İslam’ın bitişini ilan eden jüri başkanının sözkonusu seviyesiz ifadeleri de zavallılıkta ondan aşağı kalmaz. Halbuki cinsel sömürü, tecavüz olayları, AIDS ve benzeri hastalıklar, alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı, aile bağlarının çözülmesi, stres ve intiharlar, seri cinayetler her ülkeden daha çok Avrupa ve Amerika için en önemli problemlerin başında gelmektedir. Silah dönmüş, sahibini vurmuştur. O gün Müslüman Türk kızını Çanakkale’de bu milleti tarihe gömmek, iffet ve namusunu tarumar etmek için saldıranların şehvet dolu bakışlarına sergileyip emperyalizmin zaferine kadeh kaldırtan zihniyetle, seneler boyunca güya modernleşme adına 19 Mayıs törenlerini cinselliğin sergilendiği bir et pazarına çeviren zihniyet aynı zihniyettir.
Daha önce tek parti döneminin yatılı köy enstitülerinde çok küçük yaşta birarada yaşamaya mecbur edilen kız ve erkek öğrenciler arasında yaşanan taciz ve istismar olayları, o günlere şahit olan kimselerin ağzında hala anlatılmaktadır. Şimdilerde ise 28 Şubat uygulamalarının getirdiği bir proje olarak kurulan, çocukluk, ergenlik veya gençlik çağındaki öğrencilerin cinsel hassasiyetler hiçe sayılarak yerleşim birimlerinden ve ailelerinden uzak ortamlarda, yeterli rehberlik ve kontrol hizmetleri verilmeksizin çevreden kopuk bir şekilde bir arada yaşamaya mahkum edildiği yatılı bölge ilköğretim okullarında meydana gelen bazı çirkin olaylar, bir zamanların köy enstitülerinde meydana gelen olaylarla benzerlik göstermektedir. Çok geç olmadan sadece bu okulların değil, ilköğretim okullarından üniversiteye kadar eğitim sisteminin bütün kademelerinde ortaya çıkan eğitim problemlerinin çözümü ile ilgili alınması gereken önemli kararlara ve köklü tedbirlere ihtiyaç vardır.
Aslında birçok konuda olduğu gibi problem, sadece eğitim sistemi ve Türkiye ile sınırlı değildir. Artık bütün dünyanın insana yaratılışın anlam ve gayesini, yeryüzünde imtihan için yaratıldığını, ölümden sonra tekrar diriltilip hesaba çekileceğini hatırlatacak; madde-mana, dünya-ahiret, fert-toplum dengelerini kurarak onun anlam haritalarını yeniden oluşturacak, insanın Allah’la ve kendisiyle, sosyal ve ekolojik çevresiyle ilişkilerini tevhit, barış ve uyum prensipleri üzerine ikame edecek, güzel ahlakı ve insan-ı kamili inşa etmeyi hedefleyen bir hayat soluğuna ve medeniyet tasavvuruna şiddetle ihtiyacı vardır. Türkiye, sahip olduğu tarihi geçmişi ve kültürel mirasıyla, adalet ve insanlığa hizmetiyle sözkonusu medeniyetin yeniden inşasında öncü rol oynayabilir. Kaybedilen tarih ve medeniyet bilincinin tekrar kazanılmasıyla dünyanın problemlerini çözmeye aday böyle bir yönelim, kendi problemlerimizin de üstesinden gelecektir.