Türkiye’de farklı alanlarda yaşanan sorunlar, daha yıkıcı kronik sorunlara dönüşüyor. Bu sorunları çözmek için önce kronik hale gelmiş ‘sonuç’ niteliğindeki sorunu çözmek gerekiyor. Bunlardan birisi de güven sorunu. Günlük hayatın rutin ilişkilerinden siyasette sorun çözmeye kadar bir karşılıklı güven sorunu yaşanıyor. Toplumun farklı kesimleri arasında ciddi düzeyde bir güven(sizlik) sorunu var. Bunun arkasında başta yıllardır devam eden terörün neden olduğu sosyal-kültürel yıkımlar var. Geçmişte yaşanan ideolojik kamplaşma ve çatışmaların yarattığı travmalar söz konusu. Dönem dönem kurumlar adına toplum ve siyaset üzerinde uygulanan politikalarla, toplum mühendisliği adına yapılanlar var. İnsanların kafalarında kaçınılmaz bir biçimde komplo teorilerine pazar açan, görünen veya görünmeyen karmaşık ilişkiler ağı var.
Bütün bunların yarattığı bir güvensizlik ortamının beslediği bir ‘politik ve sosyal paranoya’ durumu ortaya çıkmış durumda. Buna bir de çok hızlı gelişmiş teknolojilerle hayatımızın bir parçası haline gelmiş olan iletişim araçları ve ileri teknoloji ürünü gözetleme – izleme araçlarının yarattığı ‘gözetim toplumu’ olma halinin neden olduğu bir güven bunalımı söz konusu.
Bütün dünyada bugün insanlar birçok bakımdan büyük kaygılar ve güvensizlik içerisinde yaşamaktadır. Güven bunalımı küresel modern dünyanın en önemli sorunlarından birisi haline gelmiştir. Bu güvensizlik sadece bireysel olarak insanlar arasında değil; aynı zamanda toplumlar arasında da söz konusudur.
Francis Fukuyama, “Güven, Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması” isimli kitabında, toplumların kalkınma ve gelişmesinin temelinde güven duygusunun önemine işlemekte, öyle ki güven duygusu olmadan sosyal refahın sağlanamayacağını ileri sürmektedir.
Fukuyama’ya göre ‘sosyal sermaye’ açısından zengin ve ‘güven düzeyi’ yüksek olan toplumlar, ekonomik anlamda örgütlenme ve kalkınmada da daha başarılı oluyorlar. Sosyal sermaye bağlamında güven duygusu, kişisel çıkarları öncelemek yerine, toplumsallık duygusunu ve birlikte iş başarma alışkanlığını gerektirmekte, yüksek düzeyde bir ‘güven’ duygusunun varlığı, her hangi bir işi başarmayı kolaylaştırmaktadır.
Yukarıda bahsettiğimiz nedenler başta olmak üzere; hızlı sosyal değişim ülkemizde önemli bir sosyal sermaye unsuru olan ‘güven’ duygusunu her gün biraz daha zayıflatıyor. Özellikle kurumlarla ilgili olan gelişmeler, siyasette acımasız ve kuralsız rekabet, sosyo-ekonomik sorunların yarattığı toplumsal ayrışma ve keskinleşme sadece bireyler arasındaki değil, toplumun kurumlara ve kurumların birbirlerine olan güvenini ortadan kaldırıyor. Bu da ancak toplumsal ortak bilinç ve çabalarla çözülebilecek devasa sorunlarımızı birlikte çözme inanç ve kararlılığımızı ve tabii ki becerimizi ortadan kaldırıyor. Ülkemizde ne yazık ki sosyal sermayemizin her alan ve düzeydeki ‘güven’ unsurunu kaybettiğimizi görüyoruz. Bunun yerini çatışma ve gerginlik kültürü almakta.
Güvensizlik ortamının doğal sonuçlarından birisi de yarattığı anomik şartlar içerisinde insanların değişik paranoyalar geliştirmesidir. Paranoya, olmayan şeyleri varmış gibi kabul etmek, kendisini süreklilik arz eden bir şeyin tehdidi altında hissetmek, günlük hayatın rutin döngülerini bile birer tehlike kaynağı olarak görmek ve kronik hale gelmiş bir kuşkuculuk halidir. Paranoya halinde insan, normal insanların standart ya da ortalama zihinsel kalıplarının ve düşünme modelinin ötesinde bir düşünce sistemine sahip olur. Bu tür bir düşünce sisteminde ise zihinler sürekli bir güvensizlik duygusuna doğru kayarlar.
Bu tür ortamlarda insanlar; ‘ötekileşir’ ve ‘ötekileştirir’. Başkalarına karşı derin güvensizlik beslerler ve sonuç kaotik bir topluma dönüşmedir. Çünkü paranoya öyle bir şeydir ki ‘ötekileştirdiğiniz insanlar’ rakip ya da karşıtınız değil, sadece yok edilmesi gereken düşmanınızdır.
Paranoyada sürekli bir şüphecilik vardır. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Her şey deterministik bir sebep-sonuç ilişkisi içerisinde cereyan eder. Dolayısıyla hiçbir şey tesadüfî de değildir. Paranoya, her zaman bireysel bir şey değildir. Bu zamanla çok politik bir hal alabilir.
Dolayısıyla Fukuyama’nın sosyal sermayenin bir unsuru olarak ele aldığı gördüğü “üyelerinin ortaklaşa paylaştığı normlara dayalı, düzenli, dürüst ve işbirliği yönünde davranan bir toplumda ortaya çıkan beklentiler”(1) anlamında ‘güven’, kuşkusuz insanların güvenlik ya da güvensizlik algılamalarından bağımsız bir şey değildir. Burada insanların nasıl davranacakları konusundaki bilinemezlik, onlara güvensizliğin ana kaynağıdır. Bu bilinemezlik nihayetinde bir güvenlik paranoyasına dönüşebilmektedir. Toplumsal endişe ve güvensizlik hali, bir süre kamusal ve sosyal hayatın hâkim öğesi haline gelir.
İşte bu bilinemezlik faktörü, güvenlik ihtiyacını körükler. Objektif bir temele dayanmayan bu tehdit ve ona karşı güvenlik ihtiyaç algısı, bir süre sonra bir söylem ve kültür haline dönüşür. İnsanlar kendisine karşı tehdit olarak algıladığı şeyleri politikleştirmeye ve onları sübjektif ve duygusal kavramlarla ifade etmeye başlarlar. Artık adalet sistemine de güven duymayarak, onu yetersiz ya da etkisiz görürler.
Bu güvensizlik, aşırı bir hal aldığında ise, insanlar güvenmediği herkesi ortadan kaldırma eğilimi içerisine dahi girebilirler. Bunun en ileri safhası, yok etme edimini besleyen bir duygu olarak, her şeyden ve herkesten şüphe etmek, ulusu yöneten paranoid liderlerin hayatını belirleyen, yegâne duygu haline gelir.
İşte bu tür bir ortam içerisinde sorumluluk sahibi insanların kendilerini sorgulaması ve herkesin, sürekli büyüyen bir güvensizlik ortamında sosyal sermayemizi tükettiğimizin farkına varması gerekiyor.
(1) Francis Fukuyama, Güven: Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması, Çev: Ahmet Buğdaycı, 2. Baskı, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 2000, s. 41.