1993 yılı, Türkiye tarihinin 10 yılına hükmedecek olağanüstü hadiselerin yaşandığı bir yıl olarak hatırlanıyor. Tarih, şimdiden bugünden yazıldığı için, bugünkü bilgi ve şuurumuz geçmişteki hadiseleri yeniden düşünmeyi mümkün kılıyor. 1990’lı yıllar Türkiye’nin Turgut Özal ve Anavatan Partisi’nin ilk yıllarında gerçekleştirdiği iktisadi ağırlıklı büyük reformlardan sonra, Özal’ın Cumhurbaşkanlığında İkinci Değişim Programını tartıştığı yıllardı. Dünyada 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan iyimserlik demokratikleşme, liberalleşme ve küreselleşme dalgasıyla etkisini gösteriyordu. Türkiye’de ekonomideki dışa açılmanın beraberinde 12 Eylül’e göre daha özgür bir tartışma dönemi yaşıyordu. Kimi yasakların kalkmasının yanında, ilk defa ortaya çıkan özel televizyonlarda hiç ele alınmayan konulara girilmeye başlanmıştı. Türkiye toplumu dünyadaki değişimden de cesaret alarak Kürt meselesi başta olmak üzere resmi politikanın dışında bir çözüm olabileceğini düşünmeye başlamıştı.
Entelektüel düzlemde de devrimci bir dönüşüm umudu yaşanıyordu. Liberal bir muhafazakar olan Taha Akyol, Türkiye üzerine çalışmalar yayımlayan Dankwart A. Rustow’un tespitiyle, Cumhuriyet’in ilanından itibaren Türkiye’nin Atatürk’ün milli devrimi, İnönü’nün demokratik devrimi, Özal’ın ekonomik devrimi olmak üzere üç devrim yaptığını kaydettikten sonra, bugün itibarıyla ise liberal devrime ihtiyacı olduğunu iddia ediyordu. Sol kökenli bir liberal olan Asaf Savaş Akat da, Türkiye’de liberal demokrasinin kurulması için bir liberal devrimin gerekliliğini vurguluyordu.
Siyasette Özal dışında SHP, CHP’den farklı olarak dünya sosyal demokrat çizgisine daha yakın bir sol anlayışı temsil ediyordu. DYP muhalefet ve yasaklar karşısında liberal demokrasiyi savunuyordu. Üstelik DYP ve SHP arasında bir koalisyonun kurulması mümkün olabilmişti. Bu bağlamda PKK’nın silah bırakmasını sağlayacak bir mutabakata doğru gidiliyordu.
Berlin Duvarının çöküşüyle beraber soğuk savaş döneminin zihniyeti ve kurumlaşması tasfiye ediliyor, NATO ülkelerinde anti-komünizme karşı örgütlenmiş Gladyo tasfiye ediliyordu. Ordular küçültülüyor, savunma harcamaları azaltılıyordu. Türkiye’de ise öteden beri demokratikleşmeyi hazmedemeyen asker-sivil bürokrasinin bu gelişmelere nasıl bir direnç sergileyeceği hesaplanamamış gibiydi.
Asker-sivil bürokrasi ve onunla bütünleşen kontrgerilla bu dönemde, daha önce de uyguladığı gerginlik stratejine yöneldi. Jens Meclenvurg bu kavramsal çerçeveyi şöyle çiziyor: “Gerilim stratejisi, politik sağ ve solu,bir ülkeyi kaosa sürüklemek isteyen, kendilerini ve toplumu imha eden iki uç olarak göstermeyi hedefleyen bir konsepttir. Özellikle İtalya’da, ama Türkiye’de de politik ve askeri elit bu stratejiden yararlanmıştır. Kaosun alternatifi olarak, sol ve sağ radikallere karşı sertlik ve kararlılıkla hareket etmesi gereken ‘güçlü devlet’ sunulmaktaydı, buna demokratik oyun kurallarının zaman zaman devre dışı bırakılması da dahildi.” (Gladio, NATO’nun Gizli Terör Örgütü, s 9 )
Gerginlik stratejisinin Türkiye’de de tatbik edildiği, Özel Harp Dairesi Komutanlığı yapmış Tümgeneral M Cihat Akyol Silahlı Kuvvetler Dergisinde 1971 yılında yazdıklarından anlaşılabiliyor.“Halkı mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi, mücadele kuvvetlerince zulme kadar varan halka haksız muamele örnekleri ile sahte operasyonlara başvurması tavsiye edilir.”
Bu gerginlik stratejisinin tatbik edilmesiyle beraber, 1993 yılında siyasi iklim ve güç dengesi değişti. Reform yerini, devletin ve resmi ideolojinin restorasyonu aldı. Laiklik ve milliyetçilik akslarında rejim kendini yeniden inşa etti. Reformlar ancak bir on yıl sonra, o da eksik bir şekilde hayata geçebildi. Uğur Mumcu’nun katledilmesiyle sol sosyal demokrat çizgide yenilenmeyi değil, laik reaksiyonu temsil etmeye yöneldi. Sivas Madımak’taki katliam bu çizgiyi pekiştirdi ve Alevilerin muhalif damarını zayıflattı. Başbağlar’daki köylülerin katledilmesi Sünnileri Alevilerin acılarıyla empatiye sevkedeceğine, onlardan kopardı. Eşref Bitlis’in uçak kazası Kürt meselesinde ordu içinde makul çözümü savunanların en başarılı temsilcisinden mahrum etti. Bingöl’de silahsız 33 erin şehit edilmesi ise PKK’nın silah bırakması ve Kürt sorununun çözümü projesini sekteye uğratacaktı. Özal’ın vefatı değişim sembolünün ölümü gibiydi. Özal’ın yerine seçilen Demirel’in verdiği ilk demeçlerden birinde “Devletin taşları yerine oturmuştur” demesi manidardı. Demirel’le yerine oturtan taşlar, devleti rutin dışına çıkaracak ve Türkiye’yi iç barışa ulaşacakken 1994- 1995’de düşük yoğunluklu bir çatışmaya taşıyacaktı.
Bu değişme, tabiatıyla sadece uygulanan gerginlik stratejisinin sonucunda değil, toplumsal kökleri bulunan kutuplaşmanın, siyasetçiler sınıfının kendini yenileyememesinin, vatandaşların siyasi kültürünün ve belki de en önemlisi asker-sivil bürokrasinin körleşmesinin de etkisi olmuştur. Ancak bu gerginlik stratejisi ve ona bağlı olarak uygulanan psikolojik harekatlar ve operasyonlar olmasıydı, belki de farklı bir tarih yazılabilecekti. Aksiyon Dergisi, 12 Nisan 2010 tarihli 881.sayısında bu konuyu ele almış. İlgilenenler bu sayıda daha fazla bilgi ve farklı görüşlere ulaşabilirler.