Son günlerde ülkemizde gündem maddelerinden birisini şiddet oluşturuyor. Değişik illerde seri cinayetler işleniyor, annesini babasını öldürenler, kız kardeşini bıçakla paramparça edenler, sokakta tek kurşunla kadın öldürme mesaisi yapanlar, töre adına infazda bulunanlar, meramını ülkenin tanınmış zevatının burnuna indirdiği yumrukla anlatmaya çalışanlar, vs. Üstelik bunların önemli bir kısmı bir kahramanlık edası içinde gerçekleşmektedir. Daha da kötüsü bunların bir kısmından kendine bir rahatlama payı çıkarıp mesela “hani bu yumruk da canıma değdi” diyebilecek yandaşlar bulabilmektedir. Eğer bunlar ender rastlanan ve ancak şöyle ya da böyle bir cinnet sonucu gerçekleşmiş bir olaydan öte bir anlam taşımamış olsaydı üzerinde durmayı bile gerektirmeyebilirdi. Ne var ki toplumda yaşananlar belirgin bir şiddet olgusu olarak üzerinde durulmayı gerektirmektedir.
Şiddet çok eski çağlardan beri yer, zaman ve toplum kaydı olmaksızın, bazen azalan, bazen çoğalan, bireysel ve toplumsal olumsuz şartların bileşkesinde ortaya çıkan marazi bir olgudur. Genel geçer bir mantığa, toplumca benimsenmiş bir değer sistemine bağlı olmaksızın gerçekleşen bir güç kullanımıdır.
Şiddet şüphesiz mutlak insan doğasının gereği bir davranış değildir. Çünkü insan her haliyle kötüye eğilimli bir varlık değildir. Kutsal kitabımız Kur’an’ın ifadesiyle insan iyiye de kötüye de yatkın bir yaratıktır.
Şiddetin ekseninde patolojik bir ruh, onu destekleyen sosyal şartlar ve gerçekleştirimde kullanılacak bir güç bulunmaktadır. Tersinden bir ifadeyle şiddet, insanlığın kaybolduğu noktada bazı şeylerin olmaması üzerine kurulmuştur ki bunlar karşısındakini anlayacak kadar bir empati, değerlendirme yapabilecek kadar genel geçer bir mantık, mevcut gücünü kullanmayı kontrol edebilecek kadar bir değer donanımının yokluğudur.
Şiddetin terör ile yakın bir ilgisi vardır. İkisinin de araçsal yapısı hiçbir insani ahlak kuralına dayanmayan güçtür, bu gücün kullanımıdır. Ama terör daha bir örgütlü olarak yapılan ve o cinayetin ötesinde beklentiler taşıyan bir harekettir. Buna karşılık şiddet o patolojik ruh halinin tatmininin ötesinde bir anlam taşımayabilir. Şiddet daha açık hareket eder, tez elden kısa yoldan sonuç almaya çalışır. Ayrıca özellikle örgütlü terör hareketlerinin bir ideolojisi vardır, buna karşılık sıradan bir şiddet ideoloji içermez. Buna rağmen her hangi bir şiddet örgütlü olabilir ve kendisine has bir ideolojiye dayanabilir. Esasen amaçlı ve örgütlü her güç, kendini meşrulaştırıcı bir gerekçe üretir ki genel anlamda ideoloji dediğimiz de budur.
Şiddetin genel geçerliğin ötesinde bir mantığı vardır. Öyle ki söz konusu mantık, cinayetin tipini ve dozajını da belirler. Buna göre kurbanını kurşunla öldürmek kendince makul olmayabilir. Onu iple boğmak veya bıçakla paramparça etmek çok daha insani (!) bir iştir. Bu konuda Nazi canileriyle ilgili dikkat çekici örnekler vardır. Savaş sonrasında yargılanan bir şiddet sanığı yargıcın, “100 kişiyi bir hamama doldurup gazla çırpına çırpına boğarken böylesi bir cinayetten ürpermedin mi” sorusuna, “Ne yani, ortaya bir yığın idam sehpası kurup bu kadar adamı sallandırmalı mıydım. Hakim bey, bir kere gözünüzün önüne getirin böylesi bir tablo ne kadar canice bir iş olurdu” diye cevap verir. Bu mantığa göre gazla öldürmek idamdan daha insani bir iştir. İzmir’de üç kadını tek kurşunla öldüren cani de muhtemelen birden fazla kurşunu insani bulmamış veya kendisi için tatmin edici saymamıştır.
Şiddetle ilgili çözümleyici bir şeyler söyleyebilmek için önce onun dayanaklarına bakmak gerekir. Şüphesiz şiddetin bireysel ve toplumsal dayanakları vardır. Bunun en somut ifadesi, çocukluk dönemlerinin ve içinde yetiştiği kültürün etki alanında olduğudur. Konuyla ilgilenen psikologlara göre kendisini şiddet uygulayarak ifade edebileceğine inanan, şiddetle ayakta durabileceğini kabul eden, bireylerin veya toplumların bazı ortak özellikleri vardır ki bunlar: otoriter görünme ihtiyacı, özgüven eksikliği, ego doyumunu sağlama ihtiyacı, özgürlükleri bastırarak adalet sağlayacağına inanma ve nihayet bir kışkırtmaya uymaktır.
Bunlar çoğu kere zayıf ruhlu, egosu büyük ruhu küçük, gücü az insanlardır. Ancak planladıkları patolojik iş için potansiyel güçlerinin tamamını kullanabilmektedirler. Bu kontrolsüz benlik, alkol ve benzeri uyuşturucularla daha da bozulmakta, tabi daha çarpık davranışlarda bulunabilmektedir. Çünkü şiddet sahibi nefret ve öfke dolu bir ruh yapısına sahiptir. Burada acizlik ve ümitsizlik onun en önemli destekleyici unsurlarıdır.
Ancak şiddet, her haliyle sadece bozuk ama bireysel bir ruh halinin ürünü değildir. İşin bir toplumsallığı vardır. Olumlu olumsuz pek çok şey gibi şiddet de toplumsal şartların bileşkesinde oluşur. Burada şiddetin toplumsallığı ifadesi, onu destekleyen şartların olduğu anlamına gelir. Televizyondan izlenen filmlerden, siyasi tartışma ortamına, eğitimin başarısızlığından değer erozyonuna kadar pek çok oluşum onun üzerinde etkili olabilir.
Bir olayın toplumsallığına iki açıdan bakılabilir. Bunlardan birisi toplumda dayanaklar bulması; ikincisi, gizil bir duyguyu açığa çıkarmasıdır. Birincisi toplumda var olan bir eğilimin açığa çıkmasıdır, ikincisi ise fertten kaynaklanan marazi bir durumun ortamını bulmasıdır. Bu bağlamda şiddetin en kötü yönlerinden birisi az ya da çok toplumda onaylayıcı yansımalarını bulmasıdır. Hatırlanacağı üzere Ahmet Türk’e yumruk üzerine bir büyük gazetenin köşe yazarı, bu yumruğun, beklentisine denk düşüp kendisini rahatlattığını yazmıştı. İşte şiddetin asıl sorunu da böylesi bir marazi tortuya denk düşmüş olmasıdır.
Toplumda fertleri olumsuz biçimde etkileyen ortam sosyolojide genel olarak anomi olarak adlandırılır. Anomi yaygın olarak yaşanan bir değer ve norm kaybıdır ki bir toplum için gerçekten kötü bir durumdur. Hele şükür yaşamakta olduğumuz şiddet olgusu kaygı verici olmakla birlikte anomi boyutunda değildir.
Bununla birlikte maalesef intihar ve benzeri sosyal olgular gibi şiddet de sirayet edicidir. Asıl kaygı verici taraflarından birisi bu sirayet ediciliğidir. Güncel bir şiddet örneği, ruhi dengeleri yerinde olmayan insanlar için yerine göre pratik bir tatmin yolu ve kendini gerçekleştirim örneği olarak gözükebilir. Esasen yaşamakta olduğumuz modern kültür bu tür marjinallikleri üretmeye yatkındır. Mesela insanlık tarihi boyunca bilinen terör de yeni içerik ve araçsal yapılarıyla yeniden üretilmiştir.
Sosyolojik olarak bir farklılaşma duygusuna dayalı meşruiyet dışı bir güç kullanımı demek olan şiddet sonuç olarak bütünüyle ferdin doğasına veya sırf toplumsal şartlara indirgenemez. Bir başka deyişle hiç kimse bir şiddet adayı olarak dünyaya gelmediği gibi her zaman aynı sosyal politik şartlar da her yerde şiddet üretmez. Bundan dolayı da Sosyal şartlardan her hangi birisi (mesela eğitim) de bunun yegâne sebebi sayılamaz. Bu tür olgular, çoğu sıra dışı bazı kişisel eğilimlerin; sosyal, kültürel, ekonomik şartların bileşkesinde ortaya çıkmaktadır.
Bunda sosyal kurumsal eşgüdüm ve işleyiş hatalarının önemli bir payı vardır ve bu tür olaylar bize mesela eğitimimizi tekrar gözden geçirmemiz gerektiği gerçeğini hatırlatabilir. Ne var ki benzeri olgularda olduğu gibi şiddetin de tek sebebi yoktur ve bize “bunlar eğitimsizlikten kaynaklanıyor” kolaycılığına kaçma imkânı vermez. Tabii bununla birlikte insanımızı asgari bir empati yapabilecek kadar yetiştiremediğimizi düşündürmelidir.
Şiddet gibi karmaşık olayların tektürden, kısa yoldan bir çözümü yoktur. Cezalar bile tek başına caydırıcı olamazlar. Olgunun karmaşıklığına bağlı olarak çözümlemeler de çok yönlüdür. Bu tür olgularda bireysel psikolojik katkının düzeyi ne olursa olsun toplumsal kültürel ortam önemlidir. Bu açıdan bakıldığında denebilir ki gerçekten toplumca bir değer kaybı yaşıyoruz. Bunda toplumsal eşgüdümlerin bozuluşu, din ve aile gibi sosyal denetleme kurumlarının görevlerini yerine getirememesinin ciddi bir payı vardır. Maalesef bu denetleme kurumları dünden bu güne bazı yanlış kültür politikalarıyla görevlerini yeterince yerine getiremez konuma gelmişlerdir. Toplumumuzun şiddetin arttığı bir sosyal anomi yaşamaması için olumlu, çok yönlü ve uzun soluklu kültür politikalarına ihtiyaç vardır.