ENGLISH
08.02.2012
26.04.2010 09:32


Doç. Dr. Murat Çemrek

mcemrek@sde.org.tr
CV

Bugün 24 Nisan, Acı Doluyor İnsan!

Sokaklarımızı temizleyen Nisan yağmurları her zaman da ruhlarımızı arındırmıyor işte. Buna bir de devletlû ve de şevketlû endişelerin kasveti eklendiğinde, dinginliğe en muhtaç devletten bağımsız sivil ruhlarımız daha çok örseleniyor. Burnumuzdan gelinceye kadar neşe ile dol/durul/duğumuz her 23 Nisan’ın ertesi günü, Türkiye’nin derin ve sığ devlet seçkinlerinin (establishment)  içi acı ile olmasa da en azından endişe ile doluyor. (En azından söylem düzeyindeki “derin devlet” diyalektiğin gereği olarak yine söylem düzeyinde kendisine bir “sığ devlet” gerektirir.) Siyasal seçkinlerimiz de benzer endişelerle kaçak Ermeni işçileri ülkelerine geri göndermekten bahsetmeyi, devlet seçkini olma yolunda bir adım olarak değerlendiriyorlar.

Bu endişenin kaynağı temel olarak şudur: Acaba Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı bu yılki 24 Nisan mesajında, 1915’te Osmanlı Devletinin Ermeni vatandaşlarına reva gördüklerine “soykırım” mı diyecek yoksa bu tehlikeli kelimeden anlam bakımından daha ağır olsa bile başka bir sözle mi geçiştirecek? Eğer “soykırım” lafzını kullanırsa, Türkiye kınama ya da ABD Başkanı’nın ağzına biber sürmekle mi yetinecek yoksa İncirlik Üssü ile başlayıp ABD Büyükelçiliği’nin kapatılması ile son bulacak bir dizi eylem planını mı işlevselleştirilecek? Sanki “soykırım” tasarıları başta ABD Senatosu olmak üzere dünyanın çeşitli ulusal ve yerel parlamentolarına gelmese, bir bölümü bu ülkenin carî vatandaşlarının atalarının maruz kaldığı bu acılar Türkiye’nin gündeminde yer almayacaktır.    

İşte her 24 Nisan öncesinde tadımızı tuzumuzu kaçıran, baharla yeni açmış kayısı çiçeklerini dahi unutturan bu endişeli bekleyiş, meseleyi insanî boyutundan koparıp siyasallaştırmaktadır. Meselenin tarihî boyutu bir yana baskın bir şekilde tarihîleştirilmesi, siyasallaştırılmasını da mümkün kılmaktadır. Kısaca, mesele taraflarca araçsallaştırılırken buharlaşmaktadır. Böyle olunca da acının yerini siyasalar ve insanın yerini stratejiler almaktadır. Kaldı ki; bu siyasalar ve stratejiler en azından acıları tamir etmek cihetinde adımlar olsa, yine de makul karşılanabilir. Hâlbuki acıları görmezden gelmek, görünürlükten uzaklaştırmak, unutturmak, kısacası sözüm ona “sözde”leştirmek, siyasetin olmazsa olmazı etik boyutunu da imha etmektedir. Bundan dolayı, siyaseten değil siyasetin hikmet-i-hükümeti olarak etiği daha fazla önemsemeliyiz. Yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere, burada meseleyi insanîleştirmekten kastım, özündeki acıyı gizlemek değil tam tersine acıyı fark edilir kılmaktır. Bu acı, bazı mahfiller gözünü kapadıkça ortadan kalkmayıp tam tersine daha fazla kanamakta ve acı sahiplerini daha fazla incitmekte, radikalleştirmektedir.
 
Taraflarınca bu kadar siyasallaştırılmış bir çerçeveden ziyade sorulması gerektiğine inandığım acil bir soru var: 24 Nisan 1915’de Ermeni entelektüelleri tutuklamalar ile başlayan vahim olaylar dizgesi sadece Ermeniler için mi “Büyük Felaket”tir? Ya biz Türkler için? Yani vatandaşlık bağıyla hukukî ve siyasî olarak birbirine teorik olarak rabtolunmuşlar için? Hatta, etnik olarak Türk, anadili Türkçe, Sünni, Hanefi, itikadda Eşarî, karayağız, türkü çığıran ve Cumhuriyetle konumu bozulmamış hatta muhkemleşmiş millet-i-hâkime Türkler için Büyük Felaket olamaz mı yaşananlar? Asıl büyük felaket bu soruya “hayır” cevabı vermektir. Bundan daha kötüsü ise, bizi “ulus” yapıyor vazgeçmediğimiz acılarımızdan ne hakla ve ne hadle Ermenilerin feragat etmesinden, unutmasından dem vurabiliyoruz? Acılarımızı “unutmak” veya “içimize gömmek” gibi beylik lafların arkasına sığınmak yerine acılarımızı unutmayalım, hatta daha fazla gündeme getirelim ama affetme kapısını da kapamayalım. Affetme kapısının açılabilmesi sözde “en büyük erdem” olarak taltif ettiğimiz özür dileme kapısının da devletlû ve de şevketlû cenahlarca aralanmasını gerektirmektedir. Türkiye bu kapıyı sivil toplumu aracılığıyla açtıktan sonra er ya da geç politik toplumu da eşik kenarına yaklaşacağına inanıyorum.
 
Bu 24 Nisan vesileyle, imparatorluğu kaybetmekle sadece toprak kaybına üzülenler acaba kaybedilen insanları biraz olsun umursarlar mı acaba? Belki de zaten kaybetmeye o kadar alışmışlar ki; “devlet için kurşun atanı da yiyeni” de kutsallaştırıverirler. İmparatorluğu kaybetmekle sadece bu toprakların etnik, dinsel, dilsel ve mezhepsel zenginliğini değil, girişimciliğini de kaybettik. Kaybettiğimiz her insanla insanîliğimizi de kaybettik. Meslekten tarihçi birisi çıkıp kendisini nakzeder şekilde Türklerden askerden başka bir şey olmayacağını söyleyebildiği bir coğrafyada başka paradoks aramaya gerek yoktur zaten.
 
Bundan hareketle, “Ne mozaiği mermer ulan mermer!” ya da “Bugün eğer Ege’de Rumlar … ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler (yaşamaya) devam etseydi, … acaba (Türkiye) aynı milli devlet olabilir miydi?” yaklaşımları eşliğinde siyasal temsil imkânı bulan ırkçılığa bulaşmamış (!) Türk milliyetçiliğinin yansımalarını fark etmek gerekiyor. İnsanîliği gözden ve gönülden ırak kılmaya uğraşan bu yaklaşımlar, sokakları ringe çeviren burun kırmaya odaklı banal şiddet olarak da tezahür ediyor işte bu günlerde. 
Dilerim bu 24 Nisan, ruhlarımızın arınmasına bir vesile olması yönünde talihi ve tarihi yaver gitmeyen Ermenilerin acılarına ortak olmayı değilse bile empati geliştirebilmeyi ve bunun için bir ortamın mümkün olmasını sağlar. Eğer Balkanlar’daki örneklerinden hareketle Ermeniler de bağımsızlıklarını kazanabilselerdi, bugünkü tartışmalar ya hiç olmayacaktı ya da farklı bir mecrada akıp gidecekti. Sıradan bir vatandaş olarak, vatandaşı bulunduğum devletin kasvetli endişesiyle her 24 Nisan’da hop oturup hop kalkmasından ziyadesiyle sıkıldım ve ruhum bir dinginlik arıyor. Mademki; Şeyh Edebali’den referansla “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” Osmanlı’nın kuruluş felsefesi idi, bu anlayıştan saparak devleti yaşatmak adına öldürülenlerden bir bölümü için özür dilemek niçin bir çelişki olsun ki?

YAZARIN TÜM YAZILARI


SDE'de 11 Şubat 2012 Cumartesi günü saat 13.00'da "Emerging Powers and World Order: Turkish and Chinese Perspectives" başlıklı bir konferans gerçekleştirilecektir...
07.02.2012 18:43:24

SDE'de 10 Şubat 2012 Cuma günü saat 15.00'da Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın katılımıyla “Global Ekonomik Kriz ve Türkiye'ye Yansımaları ” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir...
07.02.2012 11:57:15

SDE'de TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in katılımıyla “Yeni Anayasada Temel Sorunlar ve Çözüm Önerileri” başlıklı bir sempozyum gerçekleştirildi...
18.01.2012 16:50:48

SDE'de "Türkiye’de Yazılım Sektörü" konferansı gerçekleştirdi...
27.12.2011 15:57:29


<Şubat 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728291234
567891011

Org. İlker Başbuğ'un tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya