Türkiye’de hemen herkesin farklı konumlarda karşılaştığı ve kanıksanmış olan genel bilgi toplama (GBT) uygulaması bilindiği gibi 12 Eylül 1980 askeri rejimi öncesine kadar uzanmaktadır. Bu uygulamanın içeriği ve sınırları konusunda uygulayıcılar her ne kadar yasal gerekçelere dayandıklarını belirtiyor olsalar da polis ve jandarmanın geçmiş yıllarda çok sayıda vatandaşı “fişledikleri” ve birçok insanın bu fişleme nedeniyle mağdur edildiği de bir gerçektir. Örneğin sadece 1988 yılında GBT yöntemi ile fişlenen kişi sayısının 4.800.000 civarında olduğuna ilişkin tahminler yapılmakta ve bu bilgilere göre yaklaşık 1.700.000 kişinin güvenlik soruşturmaları nedeniyle hayatlarının olumsuz etkilendiği belirtilmektedir.(Bakınız Halil Nebiler, Cumhuriyet Gazetesi, 15.3.1988, Güvenlik Soruşturması, Onur Karahanoğulları, sayfa 163)
Genel bilgi toplama adı altında devam eden uygulamanın yasal dayanağı olarak gösterilen KİHBİ (Kaçakçılık İstihbarat, Harekat, Bilgi Toplama) Bilgi Sistemi Yönergesi “gizlilik” özelliği taşıyan bir belgedir ve dolaysıyla Türkiye hala “gizli” kararnameler, yönetmelikler ülkesi olmaya devam etmektedir. Bu yönergeye göre hakkında “fişleme” yapılan kişiler ise kendileri ile ilgili tutulan bilgi ve kayıtları elde etme hakkına sahip değildir. Hukukun temel prensiplerine aykırı olan bu uygulamanın iptali için Danıştay 10. Dairesine açılan dava ile ilgili olarak 10. Daire 27.12.2006 tarih ve 2006/7450 kararında “... Emniyet makamlarının istihbari nitelikte bilgi toplamaları, adli soruşturma sonuçlarını kaydetmeleri ve bu bilgileri arşivleyip bilgi fişi düzenlemelerine ilişkin usul ve esasları belirleyen dava konusu yönergede mevzuata ve hukuka aykırılık bulunmamakta...” ifadelerine yer vermiş ve KİHBİ Bilgi Toplama Yönergesi’nin, hukuka aykırı olmadığına kanaat getirmiştir.
Milli Güvenlik Derslerinde Fişleme
Siyasi ve askeri bürokrasinin kendi inisiyatifleri ile vatandaşları fişleme geleneğini sürdürmekten vazgeçmediklerini gösteren çok sayıda örnek mevcuttur. 28 Şubat postmodern darbesinin yaşandığı günlerde Batı Çalışma Grubu adı altında oluşturulan hukukdışı yapılanmanın geliştirdiği tehdit algısı üzerinden binlerce vatandaşın sözümona bölücü-irticacı yaftasıyla fişlendikleri, sosyal ve ekonomik hayattan tecrit edilmek istendikleri bilinen bir durumdur. Türkiye’nin siyasi bir değişimden geçtiği ve normalleşme süreci olarak adlandırılan bugünkü koşullarda ise kendilerini imtiyazlı bir zümre olarak görmeyi alışkanlık edinmiş ve hukukdışı yöntemlerle fişleme yapan uygulayıcıların varlığı sözkonusudur.
Bu çerçevede liselerde Milli Güvenlik Dersleri’ne giren birçok subayın öğrencileri, öğretmenleri, okul yöneticilerini ve öğrenci velilerini “Sol görüşlü, dinci, türbanlı, bölücü” olarak fişlemeyi sürdürdükleri ortaya çıkmaktadır. Fişleme işlemlerinin Genelkurmay’ın talimatları doğrultusunda yapıldığı iddia edilmekte ve asker öğretmenlerin elde ettikleri bilgileri rapor halinde bağlı bulundukları askeri kurumlara gönderdikleri belirtilmektedir. Kamuoyuna yansıyan bu bilgilerin yetkili çevreler tarafından titizlikle incelenmesi gerekmekte ve iddiaların doğru olduğuna ilişkin somut kanıtlar ortaya çıktığında kapsamlı bir soruşturmanın başlaması için gerekenler yapılmalıdır.
Milli Güvenlik Derslerine askerlerin yerine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ataması yapılacak sivil öğretmenlerin girmesi gerektiği defalarca vurgulanmasına rağmen bu konuda hiçbir ilerleme sağlanamamış olması dikkat çekicidir. Dolayısıyla “Milli Güvenlik” dışında her şeyle uğraştıkları anlaşılan bazı asker eğitimcilerin, birçok okulda öğrencilerin kılık-kıyafetlerine müdahale ettikleri, namaz kılan öğretmen ve öğrencilerin isimlerini okul yönetimi ve Milli Eğitim yetkililerine bildirdikleri, zararlı buldukları bazı gazetelerin okunmasına karşı çıktıkları gibi birçok vakadan söz edilmektedir.
Yetki ve sorumluluk sınırlarını tamamen aşan bu keyfi yaklaşımlar yüzünden öğrenci ve öğretmen ve okul yöneticilerinin kendilerini baskı altında hissetmeleri gayet doğaldır. Doğal olmayan husus, bu keyfi fişleme bilgilerinden hareketle bugüne kadar sorumlu kişiler hakkında herhangi bir hukuki soruşturmanın yapılmamış olmasıdır.
Azınlıkların Fişlenmesi
Türkiye’de yaygın bir kişi güvenliği ve özgürlüğü ihlali niteliğinde olan fişleme geleneği, siyasi iktidarların değişmesiyle ortadan kalkan bir özellik taşımamakla birlikte iktidarı elinde bulunduran çevrelerin politik algılarına göre yönünü belirlemektedir. Çoğu durumda kamu otoritesini kontrol eden elitler tarafından üretilen standart bir tehdit algısı sözkonusudur ve bu algı üzerinden fişleme uygulamaları yürütülmektedir.
Örneğin azınlık mensupları bu uygulamadan nasibini en çok alan grupların başında gelir. Nitekim Kafes Eylem Planı İddianamesinde yer alan bilgilere göre, Ermeni azınlığına mensup olanların, iş ve eğitim durumları bakımından fişlendikleri, Agos gazetesiyle ilişkilerinin düzeyi ve abonelik durumları gibi birçok konuda kayıt altına alındıkları ifade edilmektedir.
Benzer şekilde, dini azınlıkların nüfus bilgileri ve adreslerinin tespit edilerek ilgi alanlarından, hoşlandıkları yemek türlerine varıncaya kadar fişleniyor olmalarının da hukuk bakımından savunulacak bir yönü bulunmamaktadır. Kafes Eylem Planı iddianamesinde yer alan fişleme belgelerinde azınlık mensubu çocukların ayrıntılı nüfus kayıtları, sevdikleri oyuncaklar ve yiyecekler de dahil olmak üzere fişlenmeleri ise çocuk hakları hukukunun açık bir ihlali olarak değerlendirilmektedir.
Yasal Düzenleme Yapılmalı
12 Eylül askeri yönetiminden kalan ve özel hayatın gizliliğini, kişi özgürlüğü ve güvenliğini rencide edici bir nitelik taşıyan fişleme mirasından kurtulmak için kararlı bir siyasi iradeye ihtiyaç bulunmaktadır. Fakat İçişleri Bakanlığının polis ve jandarmaya verdiği “takip edilen her şahıs için takip ve kontrol fişi hazırlama” yetkisinin uygulanmasına devam edilmesinin ve takip bitse dahi fişlerin takip edilen kişilerin nüfus kayıtlarının bulunduğu illerdeki polis ve jandarma arşivlerinde gizlenmesinin öngörülüyor olması, bu beklentilerin gerçekleşmesini zorlaştırmaktadır.
Türkiye’de fişleme gibi hukukdışı bir uygulamanın kaldırılması için yasal düzenleme yapılması gerekmektedir. Güvenlik soruşturması veya fişlemelerle zaman içinde biriken bilgilerin kaybolmadığı ve yıllar sonra bir şekilde insanların karşısına çıkarıldığı düşünüldüğünde, bu tür soruşturmaların insan hakları bakımından sakıncalarına dikkat edilmeli ve insanların geleceği ile oynanmayacak hukuki çerçeve belirlenmelidir. Fişleme, şeffaflığın olmadığı ve insanların nasıl bir durumla yüz yüze olduklarını ve bunun nedenlerini bilemedikleri bir uygulama olarak her yönüyle ve her kurumda kaldırılmadığı sürece özel hayatın gizliliği ilkesinin korunması zor görünmektedir.
(Selvet Çetin, SDE Uzmanı)