Tarihi oldukça realist paradigmadan okuyan ve neo-con siyasi elitin parçası olan Robert Kagan’ın son kitabı “Tarihin Geri Dönüşü ve Rüyaların Sonu” başlığını taşıyor. Oldukça güçlü argümanlara sahip olan kitabın ilk cümlesi “dünya politikası yeniden normal hale geldi” diye başlıyor. Uluslararası siyasetin normal hale gelmesi, Amerikan hegemonyasının zayıflaması ve büyük güçler arasındaki küresel rekabetin yeniden başlaması demektir. Benzer argümanları Fareed Zakaya’nın “The Post American World” (Amerikan Sonrası Dünya) kitabında; ya da Paragh Khanna’nın The Second World (İkinci Dünya) başlıklı çalışmasında da görmek mümkündür.
Başkan Obama, Amerikan hegemonyasının güç kaybettiği, oyun kuruculuk rolünün zayıfladığı ve Joseph Nye’in deyimiyle ABD’nin yumuşak güç unsurlarının kaybolduğu bir dönemin lideri olarak görülüyor. Elbette ki, ABD hala dünyanın en güçlü siyasi ve askeri gücü olma pozisyonunu koruyor. Ancak Amerika artık “tek güç” değil. Küresel ekonomik ve siyasi arenada ABD, Avrupa Birliği, yükselen Çin; yeniden güçlenen Rusya ve diğer bölgesel aktörlerle (Hindistan, Japonya, Brezilya, Türkiye ve İran gibi) rekabet ve işbirliği yapmak zorunda kalıyor. Dahası, Küresel mali krizin en çok etkilediği iki bölge olan ABD ve Avrupa ülkelerine karşı, yükselen güçler ekonomik, siyasi ve jeopolitik olarak beklenenden daha hızlı siyasi zemin kazanıyorlar. Eskiden Çin’in GSMH büyüklüğü bakından ancak 2040 yılında ABD’yi yakalaması beklenirken, şimdi bu süre 2025’lere kadar çekilmiş durumda. Zira son on yılda ortalama olarak ABD yüzde 3; AB ülkeleri yüzde 1,7 büyürken Çin yüzde 10 büyüdü. Türkiye ve Brezilya ise ortalama yüzde 5 büyüme sergiledi. Dolayısıyla Türkiye’nin 2023 yılında dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girme arzusu artık “daha gerçekçi bir hayale” dönüşüyor.
Son yıllarda ABD hegemonyasını dengelemeye yönelik bölgesel işbirlikleri ve küresel ittifak arayışları da hız kazanıyor. BRIC ülkeleri denilen ve Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan yeni oluşum her geçen gün varlığını artırıyor. ABD’nin Nükleer silah arayışındaki İran’a karşı küresel işbirliğinin çerçevesini belirlemek ve bu ülkeye yönelik yeni yaptırımların devreye sokulmasına yönelik destek sağlamak amacıyla 43 ülkenin katılımıyla yapılan Washington zirvesinden somut bir sonuç çıkmaması, ABD’nin zayıflayan ikna gücünü göstermesi bakımından oldukça ilginçtir. Zirvede ABD planlarına karşı en güçlü tepkileri Çin’in değil de, Brezilya ve Türkiye gibi bölgesel aktörlerin göstermesi ise işin bir diğer önemli yönüdür. İlginçtir, ABD zirvesinden bir hafta sonra Tahran’ın düzenlediği Nükleer Enerji zirvesine ise 70 ülke birden katılıyor.
Öte yandan yükselen bir güç olarak Türkiye, hem kendi iç dinamikleri hem de uluslararası alanda takındığı tavırlarla giderek güçlü bir aktör haline geliyor ve küresel düzlemde siyasetçilerden akademisyenlere kadar geniş bir çevrenin ilgisini çekiyor. Her yıl düzenlenen ve tüm dünyadaki uluslararası ilişkiler çalışanlarının katıldığı Uluslararası Çalışmalar Derneği’nin bu yılki toplantısı Şubat ayı sonunda ABD’nin New Orleans şehrinde yapıldı. 2800 kayıtlı katılımcının bulunduğu konferansta konuşulan konular ve katılımcıların ilgisi, dünya politikasındaki değişimi göstermesi bakımından oldukça ilginçti. 2800 kişi içinde toplantıya katılan Türk akademisyen sayısı 108 idi. Dahası, toplantıya sunulan bildiri başlıkları üzerinden bir analiz yaptığımızda d,a Türkiye’nin dünyadaki artan önemini görmek mümkün. Bildiri başlıklarında geçen ülkeler bazında basit bir tarama yaptığımızda şu sonuçlar ortaya çıkıyor. ABD ve AB en çok tartışılan aktörler olarak ortalama 150 civarında bildiriye konu olurken; Çin 115; Hindistan 54 ve Türkiye 51 başlıkta; Brezilya ise 35 başlıkta geçiyor. Şüphesiz bu rakamlar, ülkelerin uluslararası alandaki objektif güçlerini yansıttığını iddia etmiyoruz. Ancak dünya politikasının normalleştiği ve uluslar arası sistemde birbirleriyle güç ve prestij peşinde koşan bir düzine devletin ortaya çıkmaya başladığı da bir gerçek.
Bu bağlamda Türkiye, güçlenen ekonomisi ve çevresiyle derinleşen ekonomik siyasi entegrasyonu ile bölgenin kaderinde önemli roller oynamaya başladı. İran’ın nükleer faaliyetleri söz konusu olduğunda, Türkiye’nin ambargo, yaptırımlar ve savaş tehdidi gibi tedbirler yerine, “öncelikle diplomasi” demesi ve bu konuda müttefiki Washington ile ters düşerek Brezilya ile birlikte hareket etmesini yeni dünyanın değişen koşullarını göz önüne almadan anlamak mümkün değildir. Türkiye’nin 1 Mart tezkeresinde hayır demesiyle başlayan süreç Türkiye’ye farkına varmadan önemli bir öz güven kazandırdı. Gazze olaylarına yönelik tepkiler ve şimdi de İran konusunda bağımsız bir tavır geliştirmesi o kazanılan özgüvenin diplomatik yansımaları olarak görülmelidir. Türkiye’nin bu değişen rolünü anlamayanlar ise dünyaya hala Washington ve Telaviv penceresinden bakmaya devam edenlerdir.