Cumhuriyet Türkiye’si kuruluşundan günümüze kadar statükonun damgasını vurduğu bütün zamanlar boyunca şahit olduğu değişim dalgalarından en büyüğüne şahit oluyor. Derin yapıların ve onların gerisindeki gizli mahfillerin deşifre olmasıyla beraber statükonun büyüsü bozulmuş, tarih, devlet, hukuk, meşruiyet, cumhuriyet, demokrasi, din, laiklik, milliyetçilik, Türklük-Kürtlük, sağcılık-solculuk, cinsiyet gibi farklı zamanlarda ve zeminlerde tartışma konusu yapıldığı halde ciddi bir analize tabi tutulmayıp üstünkörü ele alınan konular masaya yatırılıp birbiriyle bağlantılı şekilde derin bir sorgulama sürecinin içerisine sokulmuştur. Bu bir anlamda yönetim kadrolarından, devlet kurumlarından, medya organlarından, sivil örgütlerden geniş halk kitlelerine kadar bir milletin kendisiyle hesaplaşması anlamına gelmektedir. Sözkonusu hesaplaşma sürecinin kokuşmuş ve çürümüş yapıların ıslahını veya tasfiyesini, toplumsal yenilenmeyi beraberinde getirmesi halkın büyük çoğunluğunun müşterek beklentisi haline gelmiştir. Devlet ve toplumların hayatında nadir gerçekleşen bu durum, Türkiye için sancılı olsa da köklü ve devasa bir değişimin habercisidir. Meselenin özü, yukarıda zikredilen konular üzerinden yapılan bütün tartışmaların, kırılma noktaları ve hesaplaşmaların yeni kriz ve kaos ortamları yaratma yönünde değil; toplumsal barışı, uzlaşmayı, adaleti, denge ve istikrarı sağlama yönünde geliştirilmesidir.
Kökleri çağlar ötesine, insanlığın başlangıcına uzanarak günümüze kadar insanlığın manevi tecrübesiyle bütünleşen engin kaynakların beslediği imanî ve ahlaki değerler, bu milletin sahip olduğu tarih ve medeniyet bilinci, her şeye rağmen devlete olan saygısı, zayıfın ve mazlumun yanında saf tutması, beşeriyetin bilim, hukuk, ekonomi, siyaset ve kültür alanlarında gerçekleştirdiği müspet tecrübelere açık olması, daha iyiye, doğruya ve güzele doğru gerçekleşmesi hedeflenen değişim için gerekli ilham ve motivasyonu sağlayacaktır.
Eğer herkes tarafından sözü edilen değişimin kaos, kriz, çatışma, kan dökme ve parçalanma yönünde değil de sivilleşme, demokrasi, adalet, hak ve özgürlüklerin saygı görüp korunması, hukukun üstünlüğü, temelinde barış, uzlaşma ve istikrarın ikame edilmesi yönünde gerçekleşmesi isteniyorsa, bu hedefi gerçekleştirecek toplumsal iradenin tezahür etmesi gerekmektedir; yani böyle bir değişimi iç ve dış dinamiklerin devreye girmesiyle mevcut Türkiye toplumu ve devleti gerçekleştirmek durumundadır. Bu noktada herkesin bulunduğu konumunu, fikri sabitelerini, peşin yargılarını ve ideolojilerini bir daha gözden geçirmesi önemlidir. Müspet değişim, bütün toplum kesimlerinin kendisini kritik etmesini, başkalarının varlığına saygı gösterip onları dinlemeyi, esnekliği, karşılıklı tolerans, hoşgörü ve fedakârlıkları gerektirir. Çünkü gerek etnik milliyetçilik ve mezhebi yapılar üzerinden, gerekse laiklik, Kemalizm, ulusalcılık, İslamcılık, sağcılık-solculuk üzerinden mutlaklaştırılıp ideolojiye dönüştürülen fikir ve tutumların ne esnekliğe, ne kendisi dışındakileri tanımaya, ne toleransa ve ne de değişime tahammül yoktur. Fikri saplantılar, ideolojik tavırlar, provokatif eylemler üzerinden yürütülen çıkara ve kısa vadeli hesaplara dayalı politikalarla ülke ilkelliğe, kaos ve anarşiye, yıkım ve geriliğe mahkum edilmek isteniyorsa; demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, yönetimde açıklık ve şeffaflık yönündeki talepler samimi değilse, bir türlü çifte standartlıktan kurtulamıyor isek, sonuçta bütün değişim çabaları akim ve güdük kalmaya mahkumdur.
Demokrasi ve hukukun mihverine oturtulması, yargının ıslah edilmesi, bireysel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi ve çoğulculuk yönünde gerçekleştirilmek istenen samimi olduğuna inandığımız açılım ve reformlar, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren bir şekilde ayrımcılığa muhatap olduğunu, hak ve hukuk ihlaline maruz kaldığını, mağduriyete uğradığını gündeme getiren ve bu sayılanların mücadelesini verdiğini iddia eden fert ve toplum kesimlerinden, onların entelektüellerinden ve siyasi temsilcilerinden olumlu bir cevap alamıyorsa; strateji ve politikamızı evrensel ahlak ve hukuktan beslenen ilke ve prensipler üzerine oturtup medeni bir zeminde farklılıklar içerisinde bir arada yaşamanın temellerini atmak yerine hala etnik milliyetçiliğe, kabileciliğe, taraf olmaya ve çatışmaya endeksliyorsak işimiz zor demektir. Bir müddet daha ilkelliğe ve geriliğe oynayacağız demektir.
Siyasi ve sosyal mücadelelerin tarihi bize nice yanlışlıkların, ilkellik ve aşırılıkların yerine bir başka yanlışlık, ilkellik ve aşırılıkların ikame edildiğinin örnekleriyle doludur. Kime faydası olacaksa Türkçü ulusalcılığa ve Kemalizm’e karşı olurken Kürtçü ulusalcılık ve Öcalanizm üzerinden yeni diktatörlükler ve ayrımcılıklar üretebilir ve sonuçta ürettiğimiz canavarın kurbanı olabiliriz. Yani niyet ve irademizin yönü, o niyet ve iradeye uygun, sorumluluğuna katlanmak durumunda kalacağımız sonuçları beraberinde getirebilir. Öyle olmasaydı yeri, gökleri ve insanı yaratan; hayatın, ölümün ve Hesap Günü’nün gerçek sahibi Allah, insanları derilerinin renginden, etnik yapı, dil ve cinsiyetlerinin farklılığından dolayı değil, ama niyet ve iradelerinin sonucu ortaya koydukları veya sebep oldukları eylem ve durumlardan dolayı yargılayacağını vaat eder miydi?
Bu ülkede neredeyse ömrümüzün büyük bir zaman dilimini kapsayacak uzun zamanlar boyunca sağcılık ve solculuk üzerinden üretilen kutuplaşmalara, kışkırtma ve çatışmalara şahit olmuşuzdur. Seviyesiz siyasete, saltanat mücadelesine, saray oyunlarına ve entrikalara alet edilip kutuplaştırılan, samimi ve temiz duyguları istismar edilip birbirine düşman haline getirilen, birbiriyle vuruşturulup ilim ve eğitim hayatından koparılan; kimileri mezara, kimileri hapishaneye ve kimileri de idam sehpasına götürülüp heba edilen büyük bir gençlik kitlesinden bahsediyoruz. Ne yazık ki her on veya on beş yılda bir gerçekleştirilen darbeler gençliğin ve toplumun enerjisini büyük ölçüde tüketmiş, bugünkü kuşakların çilesini çekmek durumunda kaldığı hepimizin hayatını yakından etkileyen nice yanlışlıkların ve zorbalıkların da temellerini atmıştır. Bugün gelinen noktada gençlik kitlesi başta olmak üzere farklı düşünce, eğilim ve siyasi kanaatlere sahip toplum kesimlerinin birbirleriyle sağlıklı bir diyalog kurup anlaşmasına engel teşkil eden keskin, katı ve ideolojik sınırlara sahip sözkonusu ayrımların içinin boş olduğu, fazla bir anlam ifade etmediği daha iyi anlaşılmaktadır.
Düşünce ve siyasi görüşlerin, ideallerin, kültürel ve toplumsal olgular hakkındaki kanaatlerin farklılığı, evrensel değerlerle kopuk olmaksızın bireye, topluma ve bütün bir insanlığa olumlu katkılar ve zenginlikler katabilmelidir. Apaçık ortada ve herkesçe malum doğrular üzerinde ittifak edilemediğinde, yanlışlar karşısında aklın ve vicdanın gerektirdiği ortak tavır geliştirilemediğinde sağcılık veya solculuğun ne önemi olabilir? Sağcılık veya solculuk yönelimleri, Allah’tan başkasının mutlaklaştırılıp mabut/fetiş haline dönüştürülmesiyle şirke düşülmediğinde, normlarını vahiyde bulan ve bütün insanlığın üzerinde ittifak ettiği ahlaki ve evrensel değerlerden, duygu ve düşüncelerden beslendiğinde müspet değişim ve gelişime önemli katkılar yapabilir. Bu yönelim ve fikri hareketler insan ve toplumun kendisini dondurup dünyaya kapatmasına değil de iyilik, doğruluk ve güzellikler yönünde kendisini kritik edip geliştirmesine, hayatın seviyesinin ve kalitesinin yükseltilmesine, insanca yaşanacak medeni zeminlerin oluşumuna, bilgi ve tecrübelerin doğru yolda kullanımına hizmet edebiliyorsa anlam ve önem kazanabilir.
Adı sağcılık veya solculuk olsun fark etmez; asil bir duygu, düşünce ve ideallerden yola çıkan herhangi bir fikri yönelimi İslam neden reddetsin, neden dışlasın? Ama ne yazık ki seneler boyunca menfur bir plan ve projenin parçası olarak sağcılığın dindarlık, solculuğun dinsizlik olarak yorumlandığına; toplumsal vaziyet alışların bu plan ve projeye göre dizayn edildiğine; bu işin gerçekleşmesi için Kur’an’daki ayetlerde geçen bazı kavramların (ashâbu’l-yemîn ve ashâbu’ş-şimâl) Kur’an’ın nüzul çağından ve bağlamlarından kopartılarak parçacı ve atomik bir yaklaşımla içeriklerinin nasıl tahrif edilip çarpıtıldığına da şahit olduk. Sonuç vahyin tevhit ilkesine dayalı olarak ikame etmek istediği evrensel ruh ve hedeflerinden soyutlanmış, milliyetçiliğe endeksli yoz ve kaba bir İslâm anlayışı veya da dinden uzaklaştırılmış, manevi rahmet ve sevginin sıcaklığından mahrum kalmış, özlemleri köreltilmiş genç kuşaklar! Artık bir zamanların ideolojik sağcılık veya solculuk reflekslerinden hareketle veya kısa vadeli çıkarlara ve politikalara endekslenerek değişime karşı çıkıp direnmenin, sözkonusu plan ve projeleri devam ettirmek anlamına geleceğinin idrak edilmesi gerekir.
Dünyada eşine ve örneğine rastlanmayacak şekilde laikliğin ulusalcılığın parametrelerinden biri haline getirildiği; laikçilik şeklinde militaristleştirilip din ve vicdan hürriyetinin, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün karşısına çıkartıldığı; “Dinde zorlama yoktur” diyen, mescitlerin yanında havraların, manastır ve kiliselerin korunmasının sorumluluğunu da müminlerin omuzlarına yükleyen yüce bir dinle çatıştırıldığı halkının çoğunluğu Müslüman olan ender bir ülkeyiz. Sorumluluğu Müslümanlara fatura edilen, provokasyona yönelik bir komplo olduğu konusunda bugün neredeyse hiç kimsenin şüphesinin kalmadığı gazeteci yazar Uğur Mumcu’nun öldürülmesinin ardından kışkırtılarak meydanlara dökülen insanların, toplumsal barışı zedeleyecek şekilde “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganları altında nasıl İslam karşıtı bir cepheye yerleştirilmek istendiği henüz unutulmuş değildir. 28 Şubat’ın öncesine tekabül eden dönemden itibaren provokasyona yönelik benzer uygulamaların her vesileyle daha yoğun bir şekilde devreye sokulmak istendiğine, toplumu kutuplaştırıp düşmanlaştırma faaliyetlerine hız verildiğine şahit olmuşuzdur.
Bilgiyi hikmetle buluşturarak bir zamanlar bilim medeniyetinin temellerini atan; dinde zorlamamayı, emanetlerin ehline verilmesini, yönetimde adaletle hükmedilmesini, işlerin danışma yoluyla yürütülmesini tavsiye eden; bir kimsenin öldürülmesini bütün insanlığın öldürülmesiyle; bir kimsenin kurtarılmasını ise bütün insanlığın kurtarılmasıyla eş tutan bir dini bilimle, laiklik ve demokrasiyle çatıştırma becerisini (!) gösterebilen garip bir aydın profiline ve yönetim anlayışına sahip bir ülkeyiz.
Her parti, sendika, resmi veya resmi olmayan kurum ve kuruluşlar, sivil örgütler ve toplumu meydana getiren tüm bireyler açılımlara, reform niteliğindeki projelere, anayasa değişikliklerine karşı çıkabilir, konuyu AK Parti karşıtlığı haline getirebilir ve bunun için de kendilerine uygun birtakım haklı gerekçeler bulabilir, onları aklileştirebilirler. Ancak bu toplumda yaşayan her ferdin, grubun, kurum ve kuruluşun değişime direnen bir toplumda değişim yolunda müspet manada atılacak adımların -bazı eksiklikleri olsa bile- ideal ölçüde hedefine varamayacağının idraki içinde olması, değişimin bloke edilmesinin faturasını sadece bugünkü kuşağın değil gelecek kuşakların da yükleneceğini bilmesi gerekmektedir. Her köklü değişim, onu destekleyen toplumsal iradenin varlığı ile mümkün olabilir. Kur’an’ın, “Bir toplum kendisinde olan özellikleri değiştirmeden Allah onları değiştirmez (Ra´d, 134/11)” ayeti bu gerçeği yeterince vurgulamıyor mu?