Türkiye, ciddi bir değişim ve dönüşüm çabası içinde bulunuyor. Özellikle de demokratik açılım süreci olarak nitelendirilen gelişmeler ve nihayet bunun bir parçası olan kısmı de olsa Anayasa değişikliği, sözkonusu sürecin önemli görünümlerinden birisini oluşturuyor. Değişim isteyenler ve ona karşı direnenler daha belirgin bir biçimde ortaya çıkmış bulunuyor. İşin ekseninde ise merkeziyetçi seçkinci yapı ile halk ikilemi bulunuyor. Toplum, kurumsal yapılardaki, sistemi kendine emanet gören seçkincilerin karşıt tutumunu ve siyasal varlığını bu yapının üzerine kurmuş götüren CHP’nin muhalefetini anlıyor. Ama MHP’nin bulunduğu yeri ve takındığı tavrı anlamada zorlanıyor.
MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli ve çevresindekiler, başta Kürt açılımı olmak üzere ülkenin hemen tüm normalleşme girişimlerine karşı çıkmakta, başta icra makamı hükümet olmak üzere destek veren herkese dozajı gittikçe artan itham ve hatta tehditlerde bulunmaktadırlar.
Bunun son tipik örneği, bir grup ülkücünün MHP yönetiminin tutumunu eleştirmeleri ve anayasa değişikliğine destek verecekleri açıklaması üzerine yaşanmıştır. Normal zamanlarda ve kişisel olarak kibarlığıyla tanıdığımız Sayın Bahçeli bu grubu sert bir üslupla eleştirdi, davaya öteden beri destek vermiş bu kesimi “eski ülkücüler” ve “partisine mensubiyetleri kendilerinden menkul zavallılar” olarak nitelendirdi. Dışarıdan birilerini değil, bizzat kendi içinde yer alan bir grubu böyle itham etti, eleştirilere tahammülsüzlüğünü gösterdi.
Tasarının bütününe karşı olduğunu ve hiçbir şekilde bu konuları AK Parti ile görüşmeyeceğini ve ne olursa olsun çıkan sonucu Anayasa Mahkemesine götüreceğini peşinen ilan eden CHP bile bir tereddüt yaşıyor ve bir diyalog arayışında bulunuyor. Muhtemelen, kamuoyu araştırmalarında, bir halk oylamasında toplumun yaklaşık yüzde 70 inin anayasa değişikliğini kabul edeceğini gören CHP, yüzde 30’larda seyredecek bir CHP-MHP muhalefet kitlesi görüntüsünden çekinmiş olmalı ki teklifteki 30 maddeden 27’sine evet diyebileceğini ilan etti. Anayasa Mahkemesi ve HSYK’yı yeniden yapılandıran ve parti kapatmayı zorlaştıran üç maddeyi dışarıda tutmayı başarabilirse, süreci savunduğu yapı açısından en az rizikoyla kapatabileceğini düşünmektedir. Şüphesiz sonuç olarak bu da bir politikadır ve MHP şu ana kadar böyle bir esnekliği bile gösterebilmiş değildir. Söylediği tek şey bu değişikliğin seçim sonrasına bırakılmasıdır. Sonuç olarak doğan olumlu ortamın bir kere daha heba edilebileceği düşüncesinin yakınından bile geçmemektedir.
Kanaatimizce Sayın Bahçeli genel olarak topluma kulak vermedi ama hiç olmazsa, partisine üyelikleri hangi düzeyde olursa olsun şimdiye kadar davaya omuz vermiş bir ülkücü kesimin duygularına tercüman olabilirdi. Bu ülkücüler ki 12 Eylül darbesinde idamlar yaşamış, hapislerde yatmış, darbecilerin ortaya koydukları anayasanın da ne olduğunu en iyi bilen kesimlerden birisiydiler. Sayın Bahçeli’nin değişmesine taraf olmadığı 12 Eylülcülerin Anayasasına oy verilmemesinden yana idiler. Genel Başkanlarından Muharrem Şemsek, bu anayasaya oy verilmemesini ima ettiği gerekçesiyle tutuklanmıştı.
Gerçekten burada cevaplandırılması gerekli soru, MHP’nin merkezi örgütsel yapısının öngörülen değişikliğe hiçbir ciddi açıklama getirmeden karşı olmasının sebebinin ne olduğudur?
Akla gelen en önemli gerekçelerden birisi MHP örgütünün, merkezce, çevre görülen ve öyle muamele edilen kitlesinin hilafına bir devletçilik rolüne soyunmuş olmasıdır. Devletin gizil yapısı Ergenekon’un tasfiyesi konusundaki suskunlukları, bazı yüksek yargı örgütü mensuplarının fütursuz beyanları, siyasal olduğunda toplumun hemfikir olduğu bazı yargı kararları karşısında hala bir değişikliğe ihtiyaç duymayışları bu kanaati güçlendirmektedir.
Eğer bu tespitimiz doğru ise MHP yakın geçmişteki bazı olumlu ve ılımlı politikalarının ötesinde şimdilerde ileri düzeyde bir devletçi politika izlemektedir. Hatta Kürt açılımından bugüne gelinen yol, sergilenen tavır göz önünde bulundurulduğunda yer yer, ister istemez bir faşizan politikayla karşı karşıya olduğumuz bile söylenebilir. Yani MHP bugün bir ucu faşizme uzanan bir devletçi politika yürütmektedir.
Bilindiği üzere faşizm genelde bir aşırı devletçilik politikasıdır. Zımnen toplumcu gözüken ama onun adına devleti önceleyen ve onun etkinliğini toplumsal etkinlik sayan bir siyaset anlayışıdır. Toplumu, kutsal saydığı ve her haliyle orada durduğuna inandığı devletin bir figüranı olarak düşünür. Toplumu planlayıp sevk etmeyi esas aldığı için lider kültü esastır. Bu mantık 1930’lu yılların başında sanayileşme ve kalkınmada diğer Avrupa ülkelerinden daha geride kaldığını gören Almanya ve İtalya’nın böylesi despotik bir yönetimle arayı kapatabileceği varsayımına dayalı bir uygulama olarak ortaya çıkmıştı. Ülkelerine ve çevrelerine ciddi sıkıntılar yaşatan hareket fiili örnekleri bakımından tarihe gömüldü. Ancak totaliter özellikleriyle faşizm bir potansiyel olgu olarak hep vardır ve fırsatını bulduğu her yerde filizlenir. Bildiğimiz kadarıyla günümüzde arı duru bir faşist parti bulunmamaktadır. Ama bir düzine kadar ilkesinden üçünü beşini farklı siyasal hareketlerde görmek mümkündür.
Hatta bu genel çerçevesiyle faşizm sadece milliyetçi olarak nitelendirilen hareketlerin sorunu değildir, CHP gibi merkeziyetçi rol üstlenmiş, iktidarını ona indekslemiş siyasal hareketlerin de bir özelliğidir. Ancak burada daha önemlisi üslup ve davranış olarak faşizan bir politika izlemedir ve maalesef MHP’de böylesi bir çizgi gelişmektedir. Bu tür gelişmelerin hangi düzeyde olduğunu içerden görmek her zaman mümkün olmayabilir. Bu bakımdan böylesi bir politikanın hangi düzeylerde olduğunu görebilmek için de temel niteliklerine bakmak gerekir.
Siyaset bilimcilerine göre faşizmin (veya bir faşist sosyal politikaların) temel nitelikleri şöyle sıralanabilir:
“Bir sivil oluşumun ötesinde sokağa açık olma tutkusu, eleştirilerin üslubundaki sertlik ve kabalık, farklı sosyal oluşumlara tahammülsüzlük, erkeklik ve gençlik vurgusu, aşırı disiplin ve otorite, lider kültü, mücadele nitelemesi, ırkçılığa kaçan bir milliyetçilik anlayışı, yabancı düşmanlığı, mevcut devlet yapısını kutsama ve değiştirilmesine tepki, rakiplerine tehditler savurma ve kendisine destek olmadığını düşündüğü her kesimi hedef tahtasına yerleştirme, özgür düşünce ve davranışlara tepkili olma, totaliter bir sistem anlayışı, paramiliter gruplar, tüm yanlışlıklarında bile askeri kutsayıp arka çıkan bir militarizm saygısı, fikri tartışma yerine fiili kavga veya en azından ret ve protesto, hamaset, rakibin ortadan kaldırılması düşüncesi ve sıkça görülen antidemokratik tutumlar.”
Bunların bir kısmına diğer hareketlerde rastlasak da özellikle izlemekte olduğu hareket tarzı bakımından önemli bir kısmını MHP’de görmemiz mümkündür. MHP bu gün bulunduğu yer itibariyle nizamı âlemci bir milliyetçilik içinde bile değildir. Dünyaya düzen getirmek, bu arada Türk birliğini sağlamak, vb gibi potansiyel olarak bile böyle bir düşüncesi yoktur. Ortada, içe kapalı, değişimlere direnen bir parti vardır. Ülkeyi bölmek, vatanı satmak, devleti parçalamak gibi nesnel hayatta pek de karşılığı bulunmayan faşizan temalar güncelliklerini korumaktadır.
Dış ve iç sorunlarla ilgili üretilmiş belirgin bir politik görüş yoktur. Dünyanın gidişi, toplumun talepleri karşısında takınılan tavra bakılırsa en az 50 yıl öncesinin konjonktürüyle hareket ettiği söylenebilir. En büyük sıkıntı değişememek, yenilenememektir.
Burada şüphesiz parti ile aşağıdaki milliyetçiliği bir kimlik olarak taşıyan kitle arasında ilkece bir ayırım yapmak gerekir. Esasen aşağıda toplum katlarında yaşayan milliyetçilikle yukarıdaki resmi çizgide var kılınan ulusçuluk arasında ciddi bir fark vardır ve bu fark bir eski yeni sözcük farkı değildir. Halk katlarının benimsediği milliyetçilik milletten hareketle oluşturulmuş ve genel olarak, milletini, ülkesine sevmek gibi naiv bir duyguyu ifade eder ve bu anlamda hemen herkes az çok milliyetçidir (belki daha doğru bir ifadeyle milletçidir).
Buna karşılık ulusçuluk otoriter devlet yapısı için oluşturulmuş bir ideolojidir. Ulusçuluğun öznesi her ne kadar ulus olarak gözüküyorsa da nihai hedef kutsal, değişmez devlettir. Bir başka deyişle ulusçuluk otoriter devletin millet üzerindeki etkinlik ve egemenliğinin bir araçsal yapısıdır. Kanaatimce ülkenin bu alanda yaşadığı önemli çelişkilerden birisi aşağıdaki halk katlarının tabii milliyetçiliğine karşılık yukarıdaki temsilci örgütsel yapının ulusçuluğudur. Önemli dönemeçlerde tavrını merkezi devlet öğesine göre yapa gelmiş olması da bundandır. Şu anda ülkenin önemli bir gündem maddesi olan anayasa değişikliğindeki gizil devlet yapısının en önemli ayaklarından birisi olan yargı örgütüyle ilgili yeni düzenlemelere karşı çıkması da böyle bir gerekçeyle açıklanabilir. Yani burada devletçilik toplumculuğa tercih edilmektedir.
Şüphesiz MHP’nin alt kitlesi de bu farkı toplumun bütün kesimleri gibi görmekte zorlanmayacaktır. Esasen son kamuoyu yoklamaları MHP ve CHP kitlelerinin önemli oranda anayasa değişikline destek verdiklerini göstermektedir. MHP unutmamalıdır ki bir baskıyla seçkinci yapının önünde hep edilgin konumda kalan ve dolayısıyla da açık bir tepki veremeyen toplumumuz sandıkta sağduyulu kararlar vere gelmiştir. MHP’nin göremediği ama CHP’nin sezdiği tepki de budur. Toplum MHP’den ideolojisinde kullandığı millet adına daha duyarlı olmasını bekliyor. Yoksa MHP siyasal tarihinin ciddi yanlışlarından birisine oynamış olacaktır.