Açılımların Anlamı
Açılım kavramı ile siyaset kavramı arasında özellikle kriz anlarında birbirine uygun düşen yakın bir ilişki var. Siyaset bütün şartların zorlaştığı, bütün siyasi ve toplumsal koşulların kurulu olan yapıyı katılaştırdığı, kendi içine kapattığı bir anda bir çıkış kapısı bulabilme maharetiyle kendini gösterir. Belli bir kurulu yapıyı katlanılmaz hale gelmiş olsa bile, aynı zamanda aşılamaz hale de getirebilen ya ideolojik kabuller vardır ya da bazı statik çıkar paylaşımları veya sabit-metafizik konumlandırmalar vardır. Resmi ideolojiler bu kapanımın zihniyet dünyalarının üzerine yapay ama kasvetli bir kabuk bağlarlar. Bu kabuğun altında siyaset neredeyse imkânsızdır. Çünkü siyaset dışarıya bir referans vermeden mevcut yapı içerisinde hiçbir özgünlük ortaya koyamaz. Belli bir aklın kendi içindeki kısır tekrarından başka bir şey yapamaz. Bu kısır döngüden, bu kasvetli dünyadan çıkmanın şifresi ‘açılımdır’. Siyaset, bu kasvetli ve insanın tabiatına aykırı olacak kadar statik dünyadan hayatın kendisine ‘açılan’ bir kapıyı gösterir.
Açılım hakkındaki bu kısa edebiyatı son zamanlarda Türkiye’de neredeyse hiçbir siyasetçinin dokunamadığı iki mevzuda, hükümetin sergilediği siyasi performansın değerlendirmesi için bir ön-mülahaza olarak kabul edebiliriz. Her iki konuda göze çarpan en önemli husus, hükümetin siyasete tamamen kapatılmış bu iki alanı tekrar siyasete açmış olmasıdır. Mahiyetleri itibariyle her iki konuda çizilmiş bulunulan resmi çizgiler ve alanlar, bu konudaki toplumsal taleplerin çok gerisinde, bu talepleri görmezden gelen ve bu konudaki resmi çerçeveyi bir tabu alanı olarak sürdüren bir çerçeve oluşturmaktadır. Türkiye’nin 1923 yılında kurulan Cumhuriyet devlet yapısının dayandığı milli ve laik konsept, hem Alevi hem Kürt unsurları tamamen görmezden gelmeyi gerektiren bir türdeş vatandaş tanımını da beraberinde getirmiştir. Ancak Kürtlerin bu tanıma hiçbir zaman tam anlamıyla uymadıkları görülmüştür. 1925 yılında Şeyh Sait isyanıyla başlayan süreç, 1950 yılına kadar irili ufaklı bir dizi isyan hareketiyle devam etmiştir. Cumhuriyetin millet konseptine Kürt itirazı 1960’lı yılların sonlarından itibaren görece daha kentli bir form kazanmış, 1970’li yılların sonlarından itibaren ise iyice çeşitlenmiş ve Kürt siyasal hareketi PKK’nın uyguladığı hegemonya mücadelesinin ilk kurbanları olmuştur. Süreç içinde Kürt hareketinin tek temsilcisi olarak kabul görmeyi sağlayan PKK, bugün Kürt sorununun da tek muhatabı olduğunu iddia etmektedir. Tabi bu durum Kürt çevreleri arasında tartışmasız kabul edilen bir durum değildir.
Tarihsel Süreçte Aleviler
Aleviler, Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte kendilerini bekleyen sürece cumhuriyetin ilk yıllarında neredeyse hiç itiraz etmemiş, Aleviliğin yok sayılmasına karşı hiçbir kimlik iddiasında bulunmamışlardır. Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte Bektaşi dergâhları da kapatılmış, bunun yanı sıra özellikle kent ortamlarında Alevi kültürünü devam ettirebilecek hiçbir kurumsal yapıya yer kalmamıştır. Bu durum Aleviliğin kendi kültürünü üretmede uzun süreli bir kesinti yaşaması anlamına gelmiştir. Ancak Aleviler 1980’li yılların sonlarına kadar bu duruma karşı ciddi bir itirazda bulunmamışlardır. Aleviler bu zamana kadar çok az istisna dışında Cumhuriyetin modernleştirici-laikleştirici, dolayısıyla Aleviliğin kültürel ve dinsel özünü aşındırıcı programlarına gönüllü katılım göstermiştir.
O yüzden bu dönemde kayda değer bir Alevi kimlik talebi veya inkâra karşı bir muhalefet söylemi ortaya çıkmamıştır. Bunun yerine Aleviler genellikle başka siyasal dillere veya hareketlere angaje olarak kendilerini ifade etme yolunu tercih etmişlerdir ki, bu yolların hiçbiri Aleviler için ‘Aleviler olarak’ bir talep içermemiştir. Kemalizm ve sosyalist hareketler Alevi toplumsal tabanına dayanırken, Alevilere dinsel bir temsilcilik rolünü de yerine getirmekten çok uzak durmuş, aksine Aleviliğin dinsel boyutunun tamamen unutulmasına daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Çünkü Alevilik sonuçta bir dinsellik biçimi olarak sosyalist söylem içinde bir an önce terk edilmesi gereken üstyapısal bir unsur, bir tür afyon olarak görülmüştür.
Alevilerin kendi Aleviliklerinin farkına varmaları için sosyalist hareketle yollarını bir miktar ayırmaları gerekiyordu. Sosyalist hareketin Soğuk Savaş sonrası çöküşü, Türkiye’de ise 12 Eylül döneminde sola vurulan ağır darbeyle birlikte insanların yerel kimliklerini icat edip kültürel tanınma taleplerine meyledişe, Alevilerde de karşılığını Aleviliğin yeniden keşfedilmesi olarak bulmuştur. Bu durum doksanlı yıllardan itibaren yoğun bir Alevi kimlik mücadelesinin de sahneye çıkmasına yol açmıştır.
Alevilerin Sorunları ve Talepleri
Alevilerin temel iddiaları, devletin laiklik iddiasına rağmen Diyanet İşleri Başkanlığı şeklindeki örgütlenmesiyle ve Sünni-Hanefi bir yorumu resmi tercih edişiyle Alevi kimliğini inkar ettiği ve unutturmaya çalıştığı yönündedir. Özellikle 12 Eylül yönetimiyle birlikte anayasaya konulan zorunlu din dersi yoluyla da Alevi çocuklarına zorla Sünni bir eğitimin verildiği ve bunun da alevi kimliğine karşı asimile edici bir etki yarattığı düşünülmektedir.
Başta hiçbir dinsel talebi dillendirmemiş olan Alevi toplumunun doksanlı yıllardan itibaren dinsel taleplerle ortaya çıkmasında kuşkusuz artan kentleşmenin de büyük bir etkisi olmuştur.Türkiye’nin genelinde yaşanan kentleşmenin Aleviliğe yansıması ve çoğunlukla kırsal bir nüfus olan Alevilerin gittikçe şehirlere taşınması, önceki kuşak Alevilerin söylemlerinden daha farklı siyasal söylemlerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır.
Alevilerin var olma mücadelesi, her şeyden önce ana yapı içinde kendilerini asimile edebilecek riskleri veya aktörleri görüp onlara karşı bir kimlik mücadelesi vermeye dayanmaktadır. Bunun için Alevilerin en önemli eleştirileri Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitime yönelmiştir. Alevilerin talepleri, değişik çevrelerce farklı şekillerde ifade edilse de, özetle şöyle sıralanabilir: Cemevlerinin ibadethane statüsüne sahip kurumlar olarak tanınıp devlet tarafından tıpkı camilerin desteklendiği gibi desteklenmesi, dedelik kurumunun resmi bir statüye kavuşturulması, Alevi kültürünün eğitim ve yaşam tarzı yoluyla yeniden üretilmesi için tedbirler alınması ve bu tedbirlerin devletçe de desteklenmesi, Alevileri asimile ettiği düşünülen zorunlu din derslerinin kaldırılması, nüfus cüzdanlarından din hanesinin kaldırılması, Madımak otelinin müze veya anıt yapılmasıdır.
Tabi ki bu maddelerin hepsi bütün Alevi gruplarınca talep ediliyor değil. Bir kısmı işi çok daha ileri götürerek örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tamamen lağvedilmesini de talep edebilmekte; bir kısmı Alevi yerleşim bölgelerine cami yapılmasına son verilmesini; bazıları da Hacı Bektaş Dergahı ve diğer Alevi büyüklerine ait dergahların Turizm Bakanlığı'ndan alınarak Alevi kuruluşlarının idaresine verilmesini de şart koşmaktadır ki bu maddelerin birçoğu bizzat bazı Aleviler tarafından da makul bulunmamaktadır. Çalıştay’ın ilkinde Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan, örneğin Diyanetin kaldırılmasını talep etmenin hiç de makul olmadığını, bunun siyasi riskini hiçbir siyasinin üstlenemeyeceğini, çünkü Diyanetin sonuçta Türk toplumunda bir ihtiyaca cevap verdiğini dillendirerek bu konudaki ezberi ilginç bir biçimde bozmuştur. Alevilerin kendileri için haklar talep ederken başkalarının bazı haklarının veya imkânlarının lağvedilmesini istiyor olmaları da sürecin tuhaflıklarından biridir. Oysa çok iyi bilindiği gibi toplumsal sahalarda haklar sıfır toplam oyununa, yani birinin kazancının öbürünün kaybını gerektirdiği bir ilkeye göre oluşmuyor. Birileri için hakların gelişmesinin diğerlerinin aleyhine olması gerekmiyor. Türkiye’de herkesin özgürce dinini yaşayacağı bir ortamın oluşturulması hiç kimsenin zararına olmayacaktır.
Alevi köylerine cami yapılması hususunun aslına vakıf olmak, bu konuda nasıl bir dezenformasyonun çalıştığını gösterebilmek açısından çok ilginçtir. Bu konu birçok Alevi çevrelerince çok sık tekrarlanan, benim de çoğu kez itibar ederek bir haksızlık olarak eleştirdiğim, galat-ı meşhur haline gelmiş bir bilgidir. Oysa Diyanetin kayıtlarında Alevi köylerine Alevilere rağmen bir cami yapıldığına dair bir bilgi bulunmamaktadır. Bu konuda somut olarak gösterilebilen camilerin Diyanet tarafından zorla yaptırılmaktan çok, karmaşık birer hikayesi mevcuttur. Ayrıca Diyanet hiçbir zaman cami yaptırmaz. Zira bunun için ne öyle bir bütçesi, ne de gücü vardır. Camileri halk yapar, Diyanet ancak imamını atar. Çalıştayların birinde eski Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın bu yöndeki ithamlara söz konusu dönemde kurumun başındaki en yetkili biri olarak verdiği cevaplar bu durumu bütün verileriyle anlatmıştır. Bunların dışındaki talepler laik-demokratik bir ülkede karşılanamayacak talepler değildir. Şimdiye kadar hiçbir hükümetin duymaya bile yanaşmadığı bu talepler karşılanmadığı sürece, Alevilerde büyük bir kırgınlık ve giderek bütün Kerbela trajedisini çağdaş Alevi siyasallığına hamleden bir Alevi duygusallığı yaratmıştır. Devlet ve Aleviler arasında bir tür yabancılaşma ortamı oluşmuş, Alevilerin zamanla devleti kendilerini asimile etmeye, imha etmeye, bir şekilde kandırmaya, oyuna getirmeye çalışan yabancı bir aktör olarak algılamalarına yol açmıştır. Bu açıkça demokratik bir devlet ile vatandaşları arasında olması gereken ilişki biçiminden çok uzaktır.
Aleviliğin Siyasallaşması
İdeal bir devlet, bütün vatandaşlarının eşit katılımıyla ve sözleşmesiyle var olan bir ortaklıktır. Vatandaşlık siyasetinin bu düzeyine Alevilerin de katılması için Alevi taleplerinin de iyice dinlenmesi ve devletin eşit vatandaşları olarak sürece katılmaları mutlaka sağlanmalıdır. Buna karşılık Alevi çevrelerinin devlete karşı bu güvensizliği, özellikle söz konusu olan AK Parti ve onun içinden geldiği gelenek olunca daha da artmıştır. Bunda Alevi siyasallığının beslendiği geleneğin CHP ile olan eklemlenmişliğinin büyük bir payı olmuştur. Özellikle Osmanlı döneminin bütün negatif tarihi, yetmişli yıllardaki Kahramanmaraş ve Çorum olayları ve 1993 yılında yaşanan Sivas olaylarının bir bütün halinde Alevi siyasal kimliğinin kurucu unsurları olarak işlenmesi, ne yazık ki Aleviler için bugünkü ortamda AK Parti iktidarı olarak tezahür eden bir mutlak ‘öteki’yi inşa etmiştir. Alevi siyasal söylemi bu mutlak ötekiyi ‘Hızır Paşa’ ile, Kerbela’da Yezit ile veya Şah İsmail karşısında Yavuz Sultan Selim ile özdeşleştirmekten geri durmamıştır. Tarihin bu tarz bir algısı ne yazık ki günün siyasal veya kültürel iletişimi için ağır bir yüke dönüşebilmektedir. O kadar ki Aleviler özellikle AK Parti iktidarından beri kendilerine yönelik herhangi bir olumlu siyasetin olabileceğinden yana hiçbir umut taşımadıkları halde sert muhalefetlerine de devam etmişlerdir. Alevilerin muhalefet ettiği hususlar, Diyanetin tamamen ilgası veya Alevilerin de Diyanette temsili, okullarda din derslerinin kaldırılması ve cem evlerinin statüsünün tanınması şeklinde özetlenebilir. Ancak bütün bunlardan önce bu tarihsel referansların ağırlığıyla Alevilerin yüklendikleri hınç, bir güven tesisini en önemli sorun haline getirmiştir. Bu nedenle Alevi milletvekili Reha Çamuroğlu’nun organize ettiği ve Başbakan Erdoğan’ın Alevi vatandaşları tanımayı ve onların yasına ortak olmayı amaç edindiği Muharrem iftarı, Alevi derneklerinin önemli bir kısmı tarafından boykot edilmiş, iftara katılanlar da ‘düşkün’ ilan edilmişlerdir. Erdoğan’ın sofrasını da ‘Hızır Paşa sofrası’ olarak nitelemişlerdir. Bu tarihsel dilin bu şekilde istihdamı kuşkusuz çok tehlikeli ve hiçbir diyaloga zemin bırakmayan bir dildir.
Diğer yandan Aleviler kendi aralarında da yeknesak bir söyleme sahip değildir. Aleviler, Cumhuriyet dönemi boyunca kendi kültür öncülerini yetiştirememiş olmanın bedelini, bugün kendilerine yön veren liderlerin sayısız söylemsel çoğulluğu şeklinde ödemektedir. Bu durum Aleviliğin ne olduğuyla ilgili de bitimsiz bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. Alevilik bir mezhep midir, bir tarikat mı, yoksa bir farklı İslam yorumu mudur? Hatta Aleviliğin Hz. Ali ile, Hz. Muhammed ile veya genel olarak İslam’la da ilgisi olmayan İslam öncesi bir kültürün adı olduğunu söyleyenler bile vardır. Bu durum Alevilerin devlet adına muhatap alınmasında ciddi zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Aleviliğin bu düzeyde tanınmak için öncelikle bir tanıma kavuşturulması dile getirilen bir ihtiyaç olsa da, bu durum Alevi çevrelerinin siyasal taleplerinin ne aciliyetini, ne de haklılığını ortadan kaldırmaktadır. Aleviler bütün taleplerini bir bütünlük içinde sunamıyorlarsa da, genellikle mutabık oldukları bazı talepleri vardır. Bu taleplerin en önemlisi cemevlerinin tanınmasıdır. Ayrıca bir yandan devletten ‘tanınma’ bekler ve umarken bir yandan da kendilerini süreç içinde tanımaya ve anlamaya da çalışmaktadırlar.
Devletin şimdiye kadar Alevileri herhangi bir şekilde muhatap alması söz konusu olmadığı gibi, devletin kabul ettiği din sınırları içinde ‘Alevi’nin esamesi bile okunmuyor. Alevi kesim, devletin makbul vatandaşı olarak kabul görse de, bunu ancak dinsel veya kültürel farkını ortaya koymaktan feragat etmeye borçlu olmuştur. Bu da Osmanlı’da Alevilerin devlet ile aralarında var olan mesafenin Cumhuriyet yönetiminde de bir dönem sonra tekrar üretilmesine yol açmıştır.
Hükümet Politikaları
Ak Parti hükümeti, belki AB ilerleme sürecinin de bir gereği olarak Alevilerin laik bir devlet yapısı içerisindeki konumunun uyarlanmasıyla ilgili bir değişimin baskısı altındadır. Alevilerin AB çerçevesinde Türkiye’nin bir azınlığı olarak görülmesi, kuşkusuz Türkiye’yi yaralayıcı bir durumdur. Ancak Alevilerin Türkiye’deki konumunun eşit vatandaşlık ilkesine de pek uygun düşmediği açık bir gerçektir. Özellikle din özgürlüğü konusunda özel bir duyarlılığa dayanan kimliğiyle AK Parti, Alevilik karşısında en büyük tutarlılık ve özgüven sınavı ile karşı karşıya olduğunu hissetmektedir. Birinci dönemde Alevilerle ilgili bir siyasi zemini yoklamaya devam eden hükümet, özellikle ikinci dönemde Alevilere yönelik bir açılım içinde olacağının sinyallerini milletvekili listesine başta Reha Çamuroğlu olmak üzere birçok Alevi’yi koymak suretiyle vermiş oldu. Bu isimler sadece Alevilerin oylarını celp etmek için değil, aksine bir Alevi açılımı için tasarlanan çalışmalardaki muhtemel katkıları için listelere kondu.
İki yıl üst üste Başbakanın da katıldığı ve çok esaslı bir açılım yol haritasını işaret eden konuşmalarını irat ettiği Muharrem orucu iftarları bu çalışmaların en göze çarpan ürünleri oldu. Burada başlayan ilk açılım, daha sonra Diyanetten sorumlu Devlet Bakanlığı bünyesinde bir Alevi Çalıştayları serisinin başlatılmasıyla daha somut bir boyuta vardı. Önceki Devlet Bakanı M. Sait Yazıcıoğlu’nun Alevilik konusundaki yetkin akademik çalışmalarıyla bilinen Dr. Necdet Subaşı’yı danışmanlığına ataması, bu çalışmalarda işin ciddi tutulduğunu gösterdi. Yaklaşık bir yıldır süregelen bu çalışmalar, Devlet Bakanlığının Faruk Çelik’e geçmesiyle Subaşı’nın tasarladığı bir çalıştaylar dizisi şeklinde devam etmektedir.
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, çalıştaylar şeklinde Alevi sorununun masaya yatırılması, bir siyaset tarzı olarak çok ilginç ve etkili bir buluş. Bu konuda çatışan veya çekişen tarafların tezlerini yüzyüze tartışmak üzere bir araya gelmesi, siyasetin yalnızca seçilmiş kişilerin vekaleten belli bir süreliğine yürüttüğü bir iş olmanın ötesinde, mümkün mertebe daha fazla kişinin katılımını sağlayan bir mekanizmaya dönüştürülmesi anlamında çok işlevsel bir yol olarak kayda geçmeyi hak eder. Çalıştay siyasetinin özellikle Alevilik örneğinde daha şimdiden her taraf açısından verimli sonuçları alınmaya başlamış bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Alevilik konusunu masaya yatırmak üzere tasarlanan toplam 6 çalıştayın dördü şimdiden yapılmıştır. Geriye kalan diğer çalıştayların sonuncusunda da Subaşı’nın deyimiyle ‘Devletin Alevilik konusunda net bir fotoğraf çıkarmış olması’ durumunda yapılacaktır. Bu esnada bir araya gelen tarafların konuyla ilgili görüşlerinin diyalojik temelde bir etkileşim sürecine girmesi de hedeflenmiş olmaktadır. Çünkü tartışmaya girmeyen ve bu yolla sınanmayan görüşler, kendi başlarına kendi köşelerinden ifade edildiğinde gerilimi daha da fazla artırmaktan başka bir işlevi yerine getirmemektedir. Oysa bir araya gelişler ve karşılıklı bakış açılarının test edilmesi, uzlaşmaları zorlaştıran hatta imkânsız hale getiren görüşleri törpülemektedir.
Nitekim, şimdiye kadar sadece kamuoyu önünde tartışan ve birbirleriyle neredeyse hiç karşılaşmayan Alevi söylem temsilcileri çalıştayların birincisinde aynı masa etrafında bir araya gelerek başta birbirleriyle konuşmanın belki ilk en etkili yolunu keşfetmiş oldular. Çalıştay toplantısının sonunda hepsinin bu diyalogtan ne kadar memnun kaldıkları ifade edildi. Bu tartışmanın sonunda bazı Alevilerin çok kolaylıkla ifade ettikleri Diyanetin kaldırılması görüşünün bizzat bazı Alevi temsilcileri tarafından ne kadar imkansız ve gereksiz bir talep olduğunun fark edilmiş olduğu ifade edildi. Örneğin, İzzettin Doğan;, bu talebi yerine getirecek hiçbir siyasetçinin bulunamayacağı ve özellikle Alevilerin kendilerine bazı haklar talep ederken diğer kesimlerden bazı hakların esirgenmesini talep etmelerinin makul olmadığını söyledi. Aynı şekilde Madımak’ın anıt veya müze haline getirilmesinin doğurabileceği sakıncalar üzerine, yeni fikirler de bu toplantılar esnasında dile getirilmiştir. Unutturulmaması istenen Madımak faciasının hatırlatılma tarzlarının toplumda bazı ayrışmaları daha da derinleştirebileceği ilk kez bu kadar net ifade edilebildi. Çalıştay, böylece ortak bir müzakere dili geliştirilmesine hizmet ederek siyasetin en yüksek veriminin sergilendiği bir etkinlik haline geldi.
İkinci Çalıştay Alevilik konusunda akademik çalışmalarıyla bilinen bilim adamlarının katılımıyla gerçekleşti. Bu çalıştayda katılımcıların Alevi olup olmadıkları gözetilmedi ama bu bilim adamları arasında Aleviler de vardı. Akademik çalışmalar açısından Aleviliğin bir konu olarak zorlukları ve bu alandaki çalışmaların mevcut durumu üzerine yapılan tartışmalar, Aleviliğin bir tanımının yapılmasıyla ilgili dahili ve harici sorunları da işaret etti.
Çalıştayların üçüncüsü de İlahiyatçılar arasında yapıldı. Türkiye’de genellikle Alevi kesimden temsilcilerin olmadığı, münhasıran Sünni kesimin inançlarının temsil edilip yeniden üretildiği ilahiyat söylemi içinde Aleviliğin konumu bu çalıştayın konusu oldu. Katılımcıların tamamı ilahiyatçıydı ve muhtemel bir Alevi açılımı için bu kesimin görüşleri dinlendi. Bu esnada buradan yana muhtemel bir muhalefetin hem potansiyelinin hem de argümanlarının görülmüş olması sağlandı.
Dördüncü çalıştay da konuyla şöyle veya böyle ilgili olan, konu ile ilgili araştırmaları olan sivil toplum kuruluşları, düşünce ve araştırma kuruluşlarının katılımıyla yapıldı.
Yaklaşık birer ay arayla düzenlenen ve bütün oturumlarına Devlet Bakanı Sayın Faruk Çelik’in büyük bir dikkatle başından sonuna kadar iştirak ettiği, notlar aldığı ancak zorunlu olmadan asla konuşmadığı bu çalıştayların şimdiden duyurulan beşincisi, medya temsilcileri ile devam edecek. Böylece çalıştaylar dizisi, toplumun konuyla ilgili önemli kesimlerinin katıldığı bir süreç içinde siyasallaştırılmış ve her kesimin karar sürecine ortak edilmesi suretiyle konuyla ilgili muhtemel bir açılımın bütün topluma mal edilmesi amaçlanmıştır.
Alevi ve Kürt açılımın eş zamanlı ilerleyişi aslında AK Parti’nin siyaset konusunda inisiyatifi ele alışının, böylece siyasal alanı mümkün mertebe genişletmesinin bir ifadesidir. Sadece bu iki sorunun değil, aynı zamanda dış politikada ve bilhassa Kıbrıs ve Ermeni konularında da benzer bazı açılımların yürütüldüğü bir ortamda, Türkiye tek bir sorununa odaklanıp ülkenin bütün enerjisini bu noktaya harcamak yerine, daha global bir ufukla aynı anda bir çok meseleyle boğuşmanın daha işlevsel olacağı görüşünü benimsemiştir. Böyle bir yolun tek tek her sorunu çözmeyi de daha fazla kolaylaştırdığın görülmektedir. Gerçekten de tek bir sorunun bütün ülkenin gündemini daracık bir ufka kapattığı bir ortam yerine, şimdi aynı anda dört bir yanda birçok sorunla yüzleşen ve bunların çözümüne soyunan bir ülkenin vizyonu ayırt edici özelliğini hissettiriyor. Son birkaç ay içinde benimsenmiş görünen açılım siyaseti kapsamında Suriye sınırının açılmasının yarattığı heyecanı daha tam yaşamadan, Başbakanın Irak’la 49 antlaşma imzalaması, Ermenistan sınırının açılması, Kürt ve Alevi açılımları gibi dahili açılımları bir arada düşündüğümüzde, sorunların üzerine gitme tarzında yepyeni bir siyasi konseptin başarılı bir biçimde denenmesine tanık olmaktayız. Sorunlarının üzerine gitmek, Türkiye’nin son zamanlarda ekonomik ve toplumsal gelişmesinin talep ettiği zorunlu bir siyaset haline gelmiştir. Büyüme ve güçlenme eğiliminde olan Türkiye’nin vizyonuna bu tür sorunlara takılıp kalmış olmak yakışmamaktadır.
Özellikle Alevi ve Kürt sorunlarının çözümü konusundaki hükümet iradesi, her iki kesimin giderek daha olumluya dönen yaklaşımlarıyla da güçlenme eğilimine girmiştir. Toplumun bütün kesimlerinin sözleşmesine dayanır devlet ve bu sözleşmeye katılım konusunda kimsenin diğerinden bir üstünlüğünün olmadığı bir anayasal vatandaşlık standardına ulaşmak aynı zamanda toplumsal sermaye seviyesinin yükselmesini de beraberinde getirecektir.
Kürt ve Alevi Sorunu üzerine gitmenin aynı zamanda AK Parti’ye önemli bir siyaset yapma fırsatı sağlamış olduğu da söylenebilir. Gerçekten de siyaset teknik bir işlemler zincirine indirgendiği bir durumdan muzdaripken, bu açılım öncelikle siyasetin kendi içindeki daralışına karşı bir açılımın bütün verimlerini sunmaktadır. Denilebilir ki bu sayede Türkiye’de siyaset yepyeni ve çok güçlü bir mecra bulmuş oluyor. Bu çalıştaylarla birlikte devletin burnundan kıl aldırmadan tepeden inmeci programları yerine, karar alma mekanizmasına vatandaşın bilgisini, endişelerini, görüşlerini katan yaklaşımı bir teamül haline getirilmeye çalışılmaktadır. Açıkçası bu siyasete katılım veya siyasete katma biçimi, teorisi çok güzel yapılan vatandaşlık kavramının çok güçlü bir pratiğini de somutlaştırmış oluyor.
İşin demokratik kazanımlar açısından bu yararlarının yanı sıra kuşkusuz siyasi kazanım boyutları da vardır. Siyaseti dar alandaki paslaşmaların ötesine geçirerek daha yüksek bir yatırım haline getiren bir yaklaşımın izleri bu siyasette de okunabilir. Bu adım, çok büyük riskler taşıyor olmasına rağmen kazanma ihtimali durumunda getirisi de orantılı olarak çok fazla olabilecek büyük bir adımdır.