Demokratik açılım ve anayasa değişikliği tartışmaları güncelliğini korurken geçen hafta yapılan bir toplantı ile en dezavantajlı toplumsal gruplar arasında kabul edilen Romanların (Çingenelerin) sorunları kamuoyunun gündemine bir kez daha taşınmış oldu.
Roman ve Çingene kavramları aslında aynı halkı tarif etmek için kullanılan isimler olsa da yaygın toplumsal kabule göre “Roman” ismi daha olumlu çağrışımlar yaptığı için bu çevreler ağırlıklı olarak kendilerine “Roman” şeklinde hitap edilmesinden herhangi bir rahatsızlık duymamaktadır. Kırsal kesimde ise bu topluluk, halk arasında daha çok “Çingene” ismiyle anılmaktadır. Türkiye’deki tarihsel geçmişleri Bizans dönemine kadar uzanan Romanların günümüzde üç ana dil grubu olarak Roman, Dom ve Lom’lardan oluştuğu ve her grubun kendi kültürel gelenekleri bulunduğu bilinmektedir. Dini inançlar bakımından ise Romanların büyük bölümü Sünni İslam mensubu olmakla birlikte aralarında Şii ve Yezidi gruplar da bulunmaktadır. (1)
Son olarak Ocak 2010 tarihinde Manisa’nın Selendi ilçesinde yaşanan olaylarla gündeme gelen Romanların sosyo-ekonomik konumlarına bakıldığında toplumun “En alttakileri” olarak maruz kaldıkları sayısız ayrımcılık ve nefret söylemi örnekleriyle karşılaştıklarını görüyoruz. Ancak Selendi’de yaşanan olay, Türkiye’de Romanlara yönelik gerçekleşen ilk kitlesel ırkçı saldırı ve nefret davranışı olarak nitelendirilmektedir. Hatırlanacağı üzere yılbaşı gecesi bir kahvehanede iki grup arasında başlayan tartışma kısa sürede büyümüş, ilçe meydanında toplanan kalabalık “Romanları istemiyoruz” sloganları eşliğinde yürüyüşe geçmiş ve Romanların ev ve araçlarını tahrip etmişti. Olayların ardından ilçeyi terk eden Romanlar çevre ilçelere sığınmak durumunda kalmışlardı.
Dışlanmışlık Hissi ve Ötekileşmek
Dünya genelinde Roman nüfusunun 15 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayının büyük bölümü Balkan ülkelerinde yaşamaktadır. Türkiye’deki Roman varlığı ile ilgili verilen rakamlarda farklılıklar sözkonusudur. Bu sayının 500 bin civarında olduğunu belirten kaynaklar olduğu gibi, Roman kitlesinin 2 milyonu bulabileceği şeklinde değerlendirmeler de yapılmaktadır. (2)
Irk ve etnik kökene dayalı bir nüfus sayımının yapılmadığı ve dolayısıyla insanların etnik kökenlerine ilişkin soruların nüfus belirlemede sorulmadığı ülkelerden biri olan Türkiye’de tüm etnik unsurlar gibi Romanların da gerçek sayılarını bilmek neredeyse imkansızdır. Batılı ülkelerde ise etnik olarak kimliklerini açıklama hakkı bulunan Romanların birçoğu nüfus sayımı esnasında ayrımcılık ve aşağılamaya maruz kalma korkusu nedeniyle gerçek kimliklerini gizlemeyi ve yaşadıkları ülkedeki yaygın etnisite içinde kendilerini tanımlamayı tercih etmektedir.
Romanlara karşı işlenen nefret suçlarının en yoğun yaşandığı ülkelerden biri olan Çek Cumhuriyetindeki nüfus sayımları bu tezimizi güçlendirecek veriler sunmaktadır. Bu ülkede 1980 yılında gerçekleşen nüfus sayımlarında kendilerini Roman olarak ifade edenlerin sayısı 88 bin 587 iken, bu rakam 1990 yılı nüfus sayımında 33 bin’e gerilemiş, 2000 yılında yapılan sayımda ise 11 bin olarak istatistiklere geçmiştir. (3)
Burada görülen şaşırtıcı düşüşler dikkat çekmekte ve Roman nüfusun bir bölümünün ülkeyi terk ettiği varsayılsa bile, asıl neden olarak etnik kimliği gizleme eğiliminin ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır. Irkçı ve ayrımcı uygulamalar nedeniyle Çek Cumhuriyeti’nde yaşayan Romanların kimliklerini gizlemeye çalışmaları anlaşılır bir durumdur.
Toplumsal dışlanmışlık psikolojisi Roman toplumlarında oldukça güçlüdür ve Romanlar arasında suça itilmişlik ve suça karışma oranlarının bu denli yüksek olmasının arka planında bu duygunun yolaçtığı sosyal kırılmaların bulunduğunu vurgulamak gerekir.
Temel Sorun Alanlarına Bakış
Dünyanın her yerinde uğradıkları ayrımcılık ve insan hakları ihlalleri nedeniyle birçok ülke tarafından haklarında özel koruma programları ve yasal düzenlemeler yapılan Romanların Türkiye’de yaşadıkları sorunların temelinde toplumsal önyargılara dayalı ayrımcılık sorunu bulunmaktadır. Sürekli olarak potansiyel suçlu gözüyle bakılan Romanlarla toplumun diğer kesimleri arasında sağlıklı ve güven duygusuna dayalı bir iletişimin kurulabilmesi oldukça güçtür. Dolayısıyla eğitim, sağlık, barınma ve çalışma hakkı bakımından Romanların konumu diğer toplumsal kesimlerle mukayese edildiğinde dramatik bir özellik taşımaktadır.
Çalışma hayatı açısından bakıldığında Romanlar ön yargılardan kaynaklı olarak iş bulmakta oldukça zorlanmaktadır. İş bulabilenler ise sosyal hizmetlerden mahrum olarak düşük ücretlerle ve kötü koşullarda çalışmaya razı olmaktadır. Kamu sektöründe ise Romanların kendi kimlikleri ile çalışabilmeleri oldukça zordur. Halihazırda Türkiye’de Roman kimliği ile bilinen Milletvekili, Belediye Başkanı veya üst düzey kamu görevlisi yoktur. Oysa bu tür uygulamalar Türkiye’nin de taraf olduğu Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 111 Sayılı Sözleşmenin 1. maddesine göre, açık bir ayrımcılık olarak tarif edilmektedir. (4)
Romanlar sağlık hizmetlerinden yararlanırken ciddi sorunlarla karşılaşmaktadır. Kimlik ya da kişisel belgesi bulunmayanların yanı sıra sosyal güvencesi bulunmayan Roman nüfusun azımsanmayacak boyutta olması nedeniyle sağlık hizmetine erişimde problemler yaşanmakta, göçebe Romanlar “yeşil kart” uygulamasından yararlanamamaktadır. Bu sorunları belki de gölgede bırakan ve çok daha önemli olan konu, bazı durumlarda sağlık ocakları veya hastanelerde Roman hastaların tedavi edilmesi konusunda isteksizlik gösterilmesi, kimi zaman Romanların tedavisinin reddedilmesi veya doktorların baştan savma tavırlar sergilemesidir ve bu tür ayrımcı yaklaşımlar ne yazık ki devam etmektedir.
Eğitim çağındaki Roman çocuklar tüm çocuklar gibi parasız eğitim imkanlarından yararlanmakla birlikte kırtasiye, üniforma veya kayıt ücreti gibi harcamaları birçok aile karşılayamamaktadır. Bir şekilde eğitimlerini sürdürme imkanı bulan Roman çocukların devam ettikleri okullarda kimi zaman öğretmenler ve öğrenciler tarafından dışlayıcı ve önyargılı davranışların muhatabı oldukları belirtilmektedir. Öyle ki bazı okullarda Roman öğrencilerin sayısı artış gösterdiğinde diğer öğrenciler velileri tarafından sınıftan alınabilmekte, böylece Roman çocuklar adeta tecrit edilmiş okul veya sınıflarla baş başa kalmaktadır. (5)
Bir başka önemli sorun, kentsel dönüşüm projeleriyle Romanların alıştıkları ve yaşam tarzlarına uygun ortamlardan zorunlu olarak tahliye edilmeleri sorunudur. Bu konuda en çarpıcı ve güncel tartışma konusu, yaklaşık 3000 Romanın yaşadığı Sulukule’de Fatih Belediyesi tarafından 5366 sayılı yasa temelinde yürütülen kentsel yenileme projesidir.
7 Kasım 2007 tarihinde Yenileme Kurulu’nca onaylanan projeye göre Sulukule’de yaşayan Romanların, bölgenin yaklaşık 40 km uzağındaki Taşoluk’ta bulunan toplu konutlara nakli öngörülmüştür. Her ne kadar proje kapsamında Romanlara, Sulukule’de inşa edilecek yeni konutlardan edinme hakkı tanınsa da ekonomik gerekçelerle bu haktan ancak sınırlı sayıda Sulukule sakininin yararlanabileceği belirtilmektedir. Sonuç olarak Romanlar bin yıldır yaşadıkları Sulukule’yi terketmek durumunda kalmışlardır.
Bu konu ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Chapman/İngiltere (6) kararında Romanların yerleşme talepleriyle ilgili olarak, çoğunluğun yaşam tarzından farklı bir yaşam tarzına sahip olduklarını ve farklı ihtiyaçları bulunduğunu kabul etmiş ve kent planlamaları yapılırken devletlerin bu ihtiyaçları dikkate almalarını istemiştir. Mahkeme kararıyla Romanların çoğunluktan farklı geleneksel yaşam tarzlarının, yerleşim haklarının ve özel hayatlarının korunması bakımından devletlerin 8. madde bağlamında yükümlülükleri hatırlatılmaktadır.
Irkçılığa dayalı hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık genel bir sorun olmakla birlikte, Romanlar bu sorundan en fazla muzdarip olan grupların başında gelmektedir. Koruyucu mekanizmalar uluslararası toplumun Romanlara yönelik ırkçı saldırılar ve nefret suçlarının önlenmesi konusunda daha fazla çaba harcamasını öngören çeşitli tavsiye kararları almaktadır. Bu çerçevede, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşmenin denetim organı olan Irk Ayrımcılığının Önlenmesi Komitesinin tavsiye kararlarında, Romanlara özellikle vurgu yapılmaktadır. Aynı şekilde Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu benzer tavsiye kararları almaktadır. (7)
Hükümetin Roman vatandaşlarımızın temel sorunlarının çözümüne yönelik bir iyileştirme programını uygulamaya geçirmek konusunda ortaya koyduğu irade oldukça önemlidir. 'Demokratik Açılım' süreci kapsamında Romanların ilk kez devlet tarafından muhatap alınıyor olması ve Roman kimliği ve kültürünün en üst düzeyde yapılan açıklamalarla tanınması ümit verici gelişmelerdir.
Bununla birlikte Romanların uzun yıllara yayılan birikmiş problemlerini giderebilmek için doğru bir başlangıç yapmak gerekir. Öncelikle Romanları da içine alacak şekilde farklı etnik, dini ve kültürel grupların ırkçılık, ayrımcılık ve hoşgörüsüzlük nedeniyle toplumdan dışlanmalarının ve ayrımcılığa uğramalarının önüne geçecek yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir. Ayrımcılık yasa tasarısını bu ihtiyacı karşılayacak ve Roman vatandaşların eşitlik hukukuna göre muamele görecekleri son derece önemli bir hukuki süreç olarak görüyoruz.
Romanların yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve böylece suça karışma oranlarının düşürülerek topluma entegre edilmelerinin sağlanması gerekmektedir. Eğitim, sağlık, çalışma, konut edinme ve sosyal güvence konularında kendilerine verilen sözlerin tutulması büyük önem taşımaktadır. Bu taleplerin karşılanmasında belirlenecek temel standartların uluslararası hukuka göre uygunluğunu denetlemek ve Romanların geleneksel yaşam tarzlarına göre kentsel dönüşüm programları geliştirmek dikkat edilmesi gereken başlıca unsurlardır.
(1) Adrian Marsh, “Etnisite ve Kimlik: Çingenelerin Kökenleri
(2) http://digm.meb.gov.tr/uaorgutler/AB/AB_IR2006.
(3) Claude Cahn, “The Unseen Powers: Perception, Stigma and Roma Rights”, Roma Rights Quarterly, Issue 3, 2007.
(4) ILO 111 nolu sözleşmenin 1. maddesi ayrımcılığı “Irk, renk, cinsiyet, din, siyasal inanç, ulusal veya sosyal menşe bakımından yapılan iş veya meslek edinmede veya edinilen iş veya meslekte tabi olunacak muamelede eşitliği yok edici veya bozucu etkisi olan her türlü ayrılık gözetme, ayrı tutma veya üstün tutmak”olarak tarif etmektedir.
(5) Adrian Marsh, a.g.e, s. 56
(6) Chapman v. United Kingdom, 27238/95
(7) http://www.coe.int/t/e/human_rights/ecri/1-ecri/3-general_themes/1-policy_recommendations/recommendation_n3/recommandation%20n_3%20turc%20cri98-29.pdf