Time Dergisi Mart 22, 2010 özel sayısında yeni dönem için 10 temel fikir ortaya koyuyor. Bunlardan en önemlisi ise 20. yüzyıl gibi 21. yüzyılın da Amerikan yüzyılı olacağı tezi. Diğeri ise, yeni yüzyılı ABD ve Çin’in birlikte şekillendireceğini öngörmektedir. Şimdiki süpergüç ABD ve potansiyel süpergüç Çin’in küresel liderliği ve meşruiyeti açısından bu görüşlerin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Özellikle bütün insanlığı ilgilendiren yoksulluk ve küresel adalet, çevre kirlenmesi, demokrasi, kalkınma ve paylaşım gibi küresel sorunlara yaklaşımı açısından test edilmelidir.
Siyaset sosyolojisi, gücün kalıcı ve etkili olabilmesini onun meşru olarak görülmesine bağlı olduğuna vurgu yapmaktadır. Meşruiyet ise güce muhatap olanların gücün doğru ve haklı şekilde kullanıldığına inanmasına dayanır. Peki, yeni yüzyılın başında hakim güç olan ABD ile yükselen güç Çin küresel meşruiyet ve ahlaki liderlik konusunda nasıl bir sınav veriyorlar?
Yoksulluk ve küresel adalet açısından baktığımızda Amerika gibi Çin de iyi sınav vermiyor. İlkindeki açgözlülük ve hırs bütün dünyayı ekonomi krize sürüklemişken, ikincisi kendi döviz kurunu çok düşük tutarak ülke olarak dünyadaki konumu yükselse de kendi halkının bir anlamda sömürülmesine razı olmaktadır. Çünkü Çin’de maaşlar çok düşük olduğu için devlet zenginleşirken, halk bundan pek faydalanamamaktadır. Ayrıca, çokuluslu şirketlere arazi tahsis etmek için birçok Çinli köylünün toprağı elinden alındığı haberlere yansımaktadır.
ABD’de yüksek refah düzeyi sayesinde yoksullar da belli ölçüde korunmaktadır. Ancak dünya üzerindeki yoksul ülkelere ABD’nin ilgisi ve yardımı elindeki zenginlikle kıyas bile edilemez. Küresel yoksulluğun azaltılmasında faydalı olabilecek Afrika’dan ve diğer yoksul yerlerden Batı’ya tarım ürünü ihracatı Batılı devletlerin tarım sübvansiyonları yüzünden imkansız hale gelmektedir. Yoksullukla baş etmeyi amaçlayan Amerikan mali yardımları, çoğuz zaman Amerikan çıkarlarına göre seçici olarak verilmekte, verilen yardımlar da buralardaki bozuk yönetimler yüzünden halka ulaşmamakta ve hatta normalde çabucak yıkılabilecek bu yönetimlerin ayakta kalmasına yardımcı olmaktadır.
Demokrasi konusunda ABD tabii ki takdir edilecek bir düzeydedir. Özellikle Obama’nın seçilmesi bu takdiri hakediyor. Ama Obama’nın nerdeyse 1 yılını önemli bir proje olarak sunduğu sağlık reformunu geçirmeye harcaması ve müesses nizamın bir duvar gibi önüne çıkması da, çok fazla umutlu olmamızı engellemektedir. Sermayenin ve lobilerin çok etkin olduğu Amerikan demokrasisi, hem içerde hem de dışarıdaki liderliği konusunda iyi sınav vermemektedir. Ayrıca, ABD’nin dışarıdaki demokrasiyle sınavı daha da kötüdür. Bush’un zorla demokrasi ihracı projesi ile ABD’nin demokratik olmayan rejimlerle de gayet güzel geçinmesi demokrasi konusunda inanırlığını zedeliyor.
Çin ise hala Komünist Parti tarafından yönetildiği gibi, içerde muhalif bir sesin çıkması mümkün değildir. Hatta belki internet ortamının en özgür olgusu Google’ı bile yasaklamaya çalışmaktadır. Tibet ve Doğu Türkistan gibi işgal ettiği topraklardaki topluluklar üzerinde demir yumruğu da her an hissedilmektedir. Çin deneyimi ekonomik sistemin liberalleştirilmesine rağmen, siyasi sistemin – beklenenin aksine – kapalı kalabileceğini gösteren ilginç bir örnek sunmaktadır.
Çevre sorunları konusunda da çok olumlu ve umutlu olmak mümkün değildir. ABD en çok zararlı gaz emisyonu yapan ülke olmasına uzun süre Kyoto Sözleşmesi’ni imzalamamıştır. Dünyamızın daha fazla kirlenmemesi ve yeni önlemler alınması konusunda çok gelişmiş olmasına rağmen, çevre korumasının getireceği mali yükü gelişmemişlere de paylaştırmak istemektedir. Halbuki sanayileşmiş olsun veya olmasın dünyamızın daha fazla kirlenmeye tahammülü yok. Çin ise Batılı gelişmiş ülkelere “Siz gelişirken doğayı kirlettiniz, bizim de aynı şekilde kirletme hakkımız var” demek istemektedir. Halbuki küresel liderlik, sorumluluk ve duyarlılık gösterilmesini gerektirmektedir.
Dünya’nın beklediği en önemli konu ise barıştır. İster Filistin’de, ister Afganistan ve Irak’ta isterse dünyanın diğer çatışma bölgelerinde kan dökülmesinin önüne geçmek gerekiyor. Ancak barışın hakim olduğu bir dünya henüz ufukta görünmüyor. Irak’ta görece istikrar sağlanmış olsa bile adil ve katılımcı bir düzen kurmadan bunun ne kadar kalıcı olduğunu zaman gösterecektir. Afganistan’daki savaş on yıla yaklaşmakta ve iki taraf ta zafer ilan etmekten çok uzak görülmektedir. Filistin meselesi kangrene dönüşmüştür ve çözümü de günümüz şartlarında nerdeyse imkansız gibidir. Üstelik İran ve dünyanın diğer bölgelerinde yeni savaş ihtimalleri belirmektedir. Çin’in de dünya barışına katkıda bulunma gibi bir gündemi açıkça görülmüyor ve küresel dengesizliklerin ve çatışmaların getirdiği sorunlar karşısında bir ahlaki liderlik yapma potansiyeli de ortada yoktur.
Özetle, günümüzün tek süpergücü ABD ve potansiyel süpergücü Çin, insanlığı ilgilendiren küresel sorunlar konusunda iyi bir sınav vermemekte ve saygın bir ahlaki liderlik ortaya koyamamaktadırlar. Bu iki ülke de yalnızca ekonomik ve askeri güçleri sayesinde sözünü geçiren güçler olmaktan çıkıp, bütün insanlığın severek ve isteyerek liderliğine, haklılığına ve vicdanına inandığı için saygı duyduğu ve peşinde gittiği güçler haline gelmelidir. Yeni yüzyıl da Amerikan yüzyılı olacaksa ondan adalet, demokrasi ve eşitlik ilkelerine destek istemek bütün insanlığın hakkıdır.