Bugün ülkenin öncelikli gündem maddelerinden birisi şüphesiz Anayasa’da yapılması gerekli değişikliktir. Esasen olağanüstülüklerle başlayan ve darbeciler tarafından değiştirildikçe daha sorunlu hale getirilen Anayasa, ülkenin çözülmesi gerekli bir sorunu olmaktan hiç çıkmamıştır. Anayasa değişikliği, sistemin iyice tıkandığı ve mutlak bir açılımın gerekli olduğuna inanıldığı bir bu dönemde yapılması gerekli işlerin başında gelmektedir.
Bilindiği üzere iki yıl önce, ciddi bir değişiklik için harekete geçilmiş, mevcut anayasanın bütünüyle gözden geçirilip yenilenmesi planlanmıştı. Ancak böylesi köklü bir girişimden rahatsız olan bazı çevreler, AKP yi kapatma davası ve onu izleyen bazı olaylarla birlikte süreci akamete uğratmıştı. Ergenekon davasıyla birlikte özellikle yargı alanında yaşanan sorunlar, anayasa değişikliğini tekrar gündeme taşıdı. Yani nereden bakarsak bakalım ortada atlanması mümkün olmayan bir problem vardır.
Bu konuda sınırlı bir kesimin direnişine karşılık kapsamlı bir toplumsal beklenti ve desteğin olduğunda şüphe yoktur. Anayasa değişikliğine karşı çıkanlar toplum genelinin katılmayacağı gerekçeler ileri sürmektedir. Yetmiş milyonun gözünün içine bakarak “ne bu millet ve ne de onun temsilcisi Meclis, Anayasa değişikliği yapamaz. Anayasalar ihtilal gibi olağanüstülüklerin ürünü olarak ortaya çıkar. Darbenizi yaparsanız anayasayı değiştirirsiniz gibi” laflar etmek açıkça toplumla alay etmek değilse, şüphesiz esaslı bir saygısızlıktır. Anayasanın özü itibariyle bir toplumsal konsensüs metni olduğu düşünülürse darbe ortamlarında bir biçimde topluma dayatılmış metinlerin gerçek anlamda bir anayasa olmadığını söyleyebiliriz. Esasen mevcut anayasanın değiştirilme zorunluluğu da buradan doğmaktadır. Toplumsal barışı ve kurumsal dengeleri sağlamaktan hayli uzak bir Anayasa metnine sahibiz ve değiştirilme zorunluluğu da buradan doğmaktadır.
Hatırlanacağı üzere daha önceki değişiklik planı, Anayasanın bütününü kapsıyordu ve ciddi bir toplumsal talep de vardı. Aslında bu gün için de böylesi bir ortam mevcuttur. Ne var ki bu gün düşünülen, sadece bazı maddelerin değiştirilmesidir. Sözkonusu mevzii değişikliklerin, peşinen beklentilere yeterince cevap veremeyeceğini söyleyebiliriz. Çünkü bilindiği üzere mevcut anayasanın üzerinde zamanla bazı değişiklikler yapıla geldi, öncelikli sorunlarla ilgili görülen 16 maddesi yenilendi. Ama beklenen sonuçlar alınamadı. Çünkü devletçi - otoriter anayasa ruhu, beklentileri boşa çıkardı. Tabir caizse Anayasanın ruhu ile bedeninde yapılan bu değişiklikler arasındaki bir çelişki sürüp gitti. Bir başka açıdan da, fazlaca yama yapılan bu mevcut metin tamiratı kaldıramayacak duruma geldi.
Belki daha önemlisi, aradan değiştirilebilecek maddelerle kurumlar arasındaki beklenen uyum ve dengeleri sağlama zorluğudur. Yani değiştirilmeyenler, değiştirilen maddeler açısından farklıca bir referans gibi kullanılabilecektir. Üstelik lokal bir değişiklik olarak bazılarının itirazına daha açık olabilecektir. Aslında toplumca arzulanan daha köklü bir değişiklikti ama göründüğü kadarıyla olmayacak. Artık gelinen noktada önümüzdeki proje mevzii bir değişikliktir. Dolayısıyla şimdi yapılması gereken de, işi ciddi tutmak, yaptık oldu türünden bir sonuçla yetinmemektedir.
Nihai şekliyle tamamlanmış metin henüz kamuoyuna sunulmamışsa da değiştirilmesi düşünülen maddeler askeri – sivil, yargı ve daha çok da örgütlenme ve kararların denetime açılmasıyla ile ilgilidir ve bu bunlar şüphesiz öncelikli bir alandır. Ancak süreçte bazı sorunlar yaşandığı gözleniyor. Mesela taslakta HSYK gibi örgütsel yapılarda işin uzmanlarınca gerekli görülen, Meclisin üye belirlemesini peşinen metinden çıkaran işlemler bir endişeye sebep olmaktadır. Çünkü hangi alan olursa olsun olgunun demokratik boyutu için Meclisin sürece müdahil olması gerekmektedir. Bazı kurumları seçkinci yapısından çıkarıp toplumsallaştırmanın en önemli yollarından birisi budur.
Yine sürecin görünen önemli sorunlarından birisi mutabakat veya uzlaşmaya yüklenen anlamdır. Gönül arzu eder ki, bir sosyal politik sorunun çözümünde fikir beyan etme konumundaki kişi ve örgütlerin katkısı bulunsun, birilerinin göremediğini bir başkası görsün ve ortaya daha sağlıklı bir çözüm çıksın. Ne yazık ki Türkiye’de gerçek, bu temenniden çok farklıdır.
Anayasa değişikliği gibi sosyal politik bir sürece katkısı olması gereken muhalefet partileri özellikle CHP ve MHP, katkıdan çok bir tepki koymaya çalışıyorlar. Genelde Türkiye’nin önemli bir açılım sorunu olan Ergenekon davası ülkenin sosyal politik sorunlarına yaklaşım noktasında bir turnusol kâğıdı görevi yerine getiriyor. Tıpkı orada olduğu gibi anayasa değişikliği konusunda da MHP’nin söylediği bir şey yoktur. Açılımlara milliyetçi reflekslerle uç noktalarda tepkiler vermekte, galiba böylesi bir dönemeci elini taşın altına sokmadan, rizikosuz atlatmayı düşünmektedir. CHP ise toplum lehine her türlü düzenlemenin kendi gizil iktidar ayaklarını sarsacağı kaygısıyla peşinen karşı çıkmaktadır. Onun için de yapılması gereken yeni anayasal düzenlemenin içeriği onu ilgilendirmemektedir.
Tabi söylemeye bile gerek yoktur ki, bu tavır siyaset biliminin tanımladığı bir muhalefet partisi tutumu değildir. Aslında muhalefet bir alternatif hükümet etme biçimidir. İktidarın yapıp ettiklerinin yanlışlarını gösterip, olması gerekene işaret eder. Bu çerçevede bir muhalefet olsaydı konunun içeriğine ilişkin bir şey söylemeleri gerekirdi. Sözgelimi HSYK öyle olmamalı, şöyle yapılandırılmalıdır, denmeliydi. Özellikle CHP ye göre yapılabilecek her değişiklik yanlıştır ve her türlü yola başvurarak, iptal ettirebilmenin yolları düşünülmelidir. Zaten ortaya ne çıkarsa çıksın, komşu kapısı haline getirdiği ve pek çok kereler sonuç aldığı Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğini açıkça ilan etmektedir. CHP’nin Anayasa değişikliği yerine ile sürdüğü 12 Eylülcülerin yargılanması teklifi ise bir hedef saptırmadan ibarettir. Şüphesiz bütün darbeciler yargılanmalıdır, ama darbecilikten suçüstü edilip yargılanan Ergenekoncuları savunan, 28 Şubat cuntasını bir sivil toplum örgütü olarak niteleyip alkışlayan partinin bu konuda samimi olduğu düşünülemez.
Geldiğimiz bu noktada önemli hususlardan birisi de şüphesiz, Anayasa değişikliği gibi önemli bir konu için, geniş bir kesim tarafından dillendirilen mutabakat veya uzlaşma sorunudur. Peşinen belirtelim ki, iktidar tarafından da önemsendiği anlaşılan uzlaşmanın kendisi sorunludur. Burada sorun yalnızca, yukarıda kısaca profili çizilen iktidar partileriyle bir anlaşma sağlamanın mümkün olmadığı değil, ona yüklenen olmazsa olmaz anlamı ve beklentilerin de yanlışlığıdır. Demokratik ortamların genel geçer kuralına göre sorunların nihai çözüm yolu, perde arkasında birilerinin uzlaşması, birbirlerini ikna edip tabir caizse kotarılmış çözümü, halk veya temsilcilerinin formel oylarıyla meşrulaştırmak üzere kamunun önüne getirmeleri değildir. Uzlaşmanın adresi toplumdur. Kaldı ki, çokça konuşulduğu şekliyle uzlaşma hem imkânsız hem de anlamsızdır. Esasen uzlaşma, sorunları toplum bağlamında tartışmaktan imtina edenlerin yeğledikleri bir yoldur.
Demokrasi olarak nitelendirilen makul siyasi ortamlarda sağlıklı yol, katılım ve bu çerçevede yapılabilecek katkıdır. Ve genelde süreç şöyle işler: Çoğu kere, sorunu öncelikle omuzlarında taşıyan iktidar partisi ortaya koyar, ilk elde önerilerini de sunar. Bunlar kamuoyu tarafından tartışılır, özellikle arkalarında bir kitleyi temsil eden muhalefet partileri, sunulan çözüm önerilerinin olumlu veya olumsuz taraflarını gösterir, alternatifler getirir. Öneri bunlar da göz önünde bulundurularak yeniden düzenlenir ve toplumun mutabakatına sunulur. Birileri farklı düşünüyor ve hele ikna edilemiyor diye öneriden vazgeçilmez. Muhaliflerin söyleyecek bir sözleri yoksa zaten geçilir. Aktif bir katkı yerine pasif bir katılım sahibi olarak kalırlar. Şüphesiz bu gün gündemimizdeki anayasa değişikliği için de olması gereken budur. Farazi bir mutabakat sağlanamadı diye ülkenin çözüm aranan bir sorunu geçilemez.
Göründüğü kadarıyla mevzii de olsa bir anayasa değişikliği gerçekleşecektir. Esasen bu aşamada geri adım atmak ve mesela deşiklikten vazgeçmek, telafisi imkânsız problemler doğurur. Üstelik bugün de bu konuda geniş bir kamuoyu desteği de vardır. Bu toplumsal talep iyi değerlendirilmeli ve toplumun önüne çıkan bu imkân heba edilmemelidir.
Şüphesiz sürecin önünde olumsuz ihtimaller de vardır. Bunlardan birisi mutabakat sağlanamadı diye, maddelerin değişimi gerektiren işlevlerinden uzaklaştırılmalarıdır. Bir de CHP’nin, sonucu Anayasa Mahkemesine götürmesi ve mahkemenin daha önceki bazı kararlarında olduğu gibi maddelerin biçimselliğine bakmanın ötesinde, hiç de hakkı olmadığı halde içeriğe karışıp maddeleri iptal etmeye gitmesidir. Böylesi bir girişim mutlaka, başından itibaren milli iradenin en üst noktada temsilcisi olan Meclisin yetki alanına müdahale kabul edilip geçersiz sayılmalıdır.