Dünya Kadınlar Günü münasebeti ile sosyal hayatta kadın, kadın ve cinsellik, İslam’da kadın, âdet ve töreler karşısında kadın gibi konuları gündeme getiren yazı ve programlara, sözkonusu konular üzerinde yapılan yorum ve değerlendirmelere şahit olduk. Kadın-erkek ilişkilerinin büyük ölçüde yaşanan yeni gelişmeler çerçevesinde ele alınması konu ile ilgili günümüzün problemlerine ışık tutması açısından önemli olmakla beraber, kadın konusunun belirli bir güne hasredilmesi, ayrıca konuya yaklaşım ve yorumlarda feminist bakış açısının öne çıkması, konunun insan olgusu zemininde algılanıp bütünlük içerisinde kavranılması bakımından problem oluşturmaktadır.
İnsan ve toplumla ilgili birtakım konu ve problemlerin, “Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Kadınlar Günü” gibi isimler altında belirli zamanlara hasredilmesine, onlarla ilgili konuların yoğun bir şekilde gündeme getirilmesine yol açması bakımından bir dereceye kadar olumlu bakılabilir. Ancak diğer taraftan sözkonusu günlerin insanlığın onlara gereken değeri verme ve sorumluluklarını yerine getirme bakımından büyük ölçüde mücadeleyi kaybettiği konularda bir çeşit “günah çıkarma” kabilinden uygulamalar olabileceği de akla gelmektedir. Aile müessesesinin büyük ölçüde tahribata uğradığı, aile fertleri arasındaki bağlılığın sadece biyolojik bağlılığa indirgenerek annelik ve babalık olgusunun manevi ağırlığını ve değerini önemli derecede kaybettiği, ebeveynlerin çocuklara, çocukların da ebeveynlerine sevgi, şefkat ve merhamet duygularıyla bütünleşen derin bir sorumluluk hissine sahip olmadıkları, çocukların sokağa, yaşlıların yalnızlığa terk edildiği bir ortamda belirli bir günün “Anneler Günü” veya “Babalar Günü” olarak kabul edilmesi, kaybedilen değerlerden dolayı bir çeşit günah çıkarma anlamına gelebilir.
Bu tip uygulamaların problemlere köklü çözümler getirebileceğini, kaybedilen değerleri telafi edebileceğini ummak boş bir beklenti olabilir? Aynı değerlendirme, her şeyi bir tüketim nesnesine, çıkar elde etme aracına dönüştüren, hedonizmi ve sınır tanımazlığı olabildiğince teşvik eden materyalist/kapitalist dünya görüşlerinin, ideoloji ve siyasetlerin damgasını vurduğu global dünya düzeninde bir reklam aracına dönüştürülen, cinselliği öne çıkarılarak istismar edilen, hedonizme hizmet ettirilen kadın konusu için de geçerlidir.
Dünya Kadınlar Günü ile ilgili olarak feminizm veya feminist hareket gündeme geldiğinde, cinsiyet ve kadın konusuna yaklaşımda ideolojik vurgular öne çıkmakta, kadın ve erkek sanki birbirinden ayrı ve birbirine hasım varlıklar olarak ele alınıp değerlendirilmektedir. Sözkonusu değerlendirmelerde kadın ve erkeğin her şeyden önce insan olma ortak paydasında birleştikleri, aynı türün birbirini tamamlayan farklı iki cinsi oldukları gerçeği ihmal edilmektedir. Böylece, kadın haklarının ancak kadınlar tarafından verilecek mücadeleyle elde edilebileceği düşüncesi öne çıkmaktadır. Halbuki, ideolojik, politik veya çıkar odaklı etmenlerle veya birtakım tutku, ihtiras ve kaprislerin devreye girmesiyle birbirine zulmeden kadın sayısı hiç de az değildir.
Olgu ve olaylara yaklaşım ve yorumda tevhidi (farklılıkta birliği esas alan) bakış açısı ihmal edildiğinde; yani kör tesadüflerle açıklanması mümkün olmayacak şekilde evrene hakim olan kanunların, varlığın üzerine kurulduğu ince hesapların, akılları dehşete düşüren insicam, ahenk ve düzenin gerçek kaynağı görülmek istenmediğinde, farklılıkların birliği idrak edilemediğinde, Yüce Yaratıcı’nın insan ve toplumların mutluluğu için çizdiği sınırlar hiçe sayıldığında kaos ve çatışma mukadder olmakta, bazılarının sahip olduğu kuvvet ve imkanlar zulüm yolunda kullanılarak nice mağduriyetlere neden olunmaktadır. Sadece cinsiyet konusu değil; ırk, etnik yapı, dil gibi insanlar arasında var olan doğal farklılıklar, birbirine alternatif olan şeyler değil, fakat külli bir yapının birbirini tamamlayan, farklı fonksiyonlara sahip, değer olarak birbirine eşit uyumlu parçaları olarak kavranılmak durumundadır. Kadın veya erkek insanın asli kimliği, onun her şeyden önce insan olmasıdır. Cinsiyet farklılığı, ırk, dil ve etnik yapıların farklı olması asli kimliğe ilave kimliklerdir. Ayrımcı ve diyalektik bir bakış açısıyla bu kimliklerin birbirine alternatif hale getirilip çatıştırılması asla doğru bir yaklaşım olamaz, insanlığın hiçbir temel problemine çözüm getiremez.
Çeşitli medya organlarında kadın ve kadın hakları konusu etrafında cereyan eden tartışma ve yorumlarda ele alınması gereken ve ülkemizde ve dünyamızda kadınların büyük çoğunluğunu doğrudan ilgilendiren birçok problem varken, özellikle eşcinsellik konusunun öne çıkarılması, eşcinsellerin haklarına vurgu yapılıp onlara âdeta methiyeler düzülmesi de bir hayli düşündürücü olmuştur. Bir kere eşcinsellik konusu sadece kadınlara özgü bir konu değil, erkekleri de aynı derecede ilgilendiren bir konudur. Dolayısı ile böyle bir konunun kadın problemlerine hasredilen bir zaman diliminde yoğunlukla gündeme getirilmesi isabetli olamaz. Cinsellik algısındaki sapma sonucu fıtrata aykırı olarak ortaya çıkan, marjinal bir durum oluşturan, insan ve toplumun asli temayülüne ve genel ahlak anlayışına ters düşen böyle bir olgunun müzakeresi başka platformlarda gerçekleştirilebilirdi. Sonra eşcinsel kadın veya erkeklere insani bir yöntemle yaklaşılıp onlarla medeni zeminde ilişki kurulması, onların problemleriyle ilgilenilmesi ayrı bir şey; eşcinselliğin cinsel bir tercih olarak onaylanıp öne çıkarılması, yaygınlaştırılmaya çalışılıp saygı gösterilen bir durum haline getirilmek istenmesi daha ayrı bir şeydir. Bunların birbirine karıştırılmaması gerekirdi. Kendi çocuklarımız için istemediğimiz bir durum, toplumun diğer bireyleri için nasıl olağan ve sevimli bir yaşam şekli olarak gösterilebilir?
İslamiyet dahil bütün dinlerin ve ahlak felsefelerinin cevaz vermediği eşcinsellik konusu, tarihte bir zamanlar bazı topluluklar arasında yaygınlaşmış, ancak sonuçta kadın ve erkek arasındaki ilişkinin bozulmasına, toplum hayatının temeli ve asli unsuru olan ailenin büyük zarar görmesine ve yıkıma götürmüştür. Aile geleneğimizin sağlamlığı ile kıvanç duyup övündüğümüz bir dünyada, İngiltere veya bir başka Avrupa ülkesinde alkol veya uyuşturucunun etkisiyle sokaklara sızıp kalan, eşcinsel hayat yaşayan, iffetini kaybeden, geceleri polislerin sokak ve parklardan toplamak zorunda kaldığı kız ve kadınların perişan durumu bizim için benimsenmesi teşvik edilen bir örnek olamaz. Bazı insanlar, âlemlerin Rabbi’nin insan ve toplumlar arasında çizdiği sınırlar mutlak bir liberalizm ve serbestlik anlayışıyla tecavüz edildiğinde ne tür bir yıkım ve felaketle karşılaşabileceklerini hiç düşünmüyorlar. İnsan fıtratına, genel ahlaka, aile gerçeğine, neslin çoğalıp korunmasına ters olan söz konusu sapma konusu, vahiy gerçeğinden referans alınmaksızın son derece serbest bir mantık ve bakış açısıyla bireyin saygı gösterilmesi gereken cinsel tercihi olarak kabul edildiğinde, birileri de çıkıp aynı bakış açısı ve değerlendirmenin ensest ilişkiler için de geçerli olması gerektiğini iddia ederlerse nasıl bir cevap verilecektir?!
Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle gazete ve dergilerde makale yazan veya televizyon ekranlarına çıkan kadın hakları savunucularının hiçbir sınır tanımayan cinsellik sömürüsü karşısında seslerini yükseltmeleri; seks kölesi haline getirilen, yoksulluk içerisinde kıvranan, kendisi ve çocukları için gelecek ümidini kaybetmiş, gecekondularda yaşamak durumunda olan kadınların haklarına; yine inançlarının gereğince yaşamak istediklerinden dolayı baskıya ve zulme maruz kalan, eğitim ve çalışma hakları ellerinden alınan, ötekileştirilerek sosyal hayattan dışlanmaya çalışılan genç kızların ve kadınların haklarına vurgu yapmaları daha anlamlı olabilirdi.