Fosil enerji kaynakları açısından dünyanın en zengin bölgesi olan Ortadoğu’da, ülkelerin birer birer nükleer enerji kullanımına doğru yöneldiğini gözlemliyoruz. Sahip olduğu doğalgaz kaynakları açısından dünyada ikinci sırada bulunan ve aynı zamanda önemli bir petrol üreticisi olan İran’ın ardından, Suriye ve Mısır da nükleer enerji kullanımı konusunda daha ısrarcı bir tutum sergilemeye başladı. Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad, son olarak Paris’te düzenlenen ‘uluslararası barışçıl nükleer enerji kullanımı’ konulu konferansta yaptığı konuşmasında, ülkesinin artan nüfusu ve enerji ihtiyaçları karşısında alternatif enerji kaynakları arayışında olduğunu ve bu alternatif enerji kaynağı arayışının nükleer faaliyetlerle destekleneceğini açıkladı. Mikdad, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin “nükleer enerji elde etme girişimlerinin sadece teknoloji sahibi ülkelerin tekelinde olmaması, tüm ülkelerin barışçıl amaçlı nükleer enerji elde etme hakkının bulunduğu” yönündeki açıklamasını benimsediklerini ve Suriye’nin bilimsel ve tıbbi amaçlı nükleer faaliyetlerin yanısıra, enerji gereksinimlerinin karşılanması için uluslararası işbirliği içinde nükleer santraller kurmak istediğini belirtti.
Suriye’nin nükleer faaliyetleri ile ilgili daha önceleri adımlar attığı da bilinmektedir. Hatta 2007 yılında İsrail’in ülkede İran ve Kuzey Kore uzmanlarınca tesis edilmeye çalışıldığı iddia edilen bir nükleer santrali hava saldırısıyla vurduğu hatırlanırsa, Şam yönetiminin nükleer faaliyetler konusunda ısrarcı olduğu ve uluslararası kamuoyunu bu yönde atacağı adımlara ikna etmeye çalıştığı söylenebilir.
Aynı şekilde Mısır’ın da nükleer çalışmalarına hız vermeye başladığı bir dönemle karşı karşıyayız. Mısır Enerji Bakanı Hasan Yunus da, Paris’te düzenlenen konferansta yaptığı konuşmasında, ülkesinin 2025 yılında dört nükleer santrale sahip olacağını ve ilk santralin 2019 yılında çalışmaya başlayacağını belirtti. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek de, 2007 yılında nükleer santraller kurulması konusunda araştırmaların başlatıldığını ilan etmişti. Mübarek bu açıklamanın ardından, 2008 yılında Moskova’ya yaptığı ziyaretinde, Rusya ile nükleer enerjinin barışçıl amaçlı kullanımı konusunda bir işbirliği protokolü imzalamıştı. Hâlihazırda Mısır, nükleer santrallerin kurulmasıyla ilgili olarak ABD, Rusya, Çin ve Güney Kore ile müzakerelerde bulunmaktadır. Önemli uranyum yataklarına sahip olan Mısır da, araştırma amaçlı çalışan bir nükleer santralin yıllardır faaliyette olduğu da belirtilmelidir. Mısır 1000 megavatlık ilk nükleer santralini ise Akdeniz kıyısında bulunan Ed-Da’ba bölgesinde kurmaktadır.
Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirliği, Ürdün, Cezayir, Fas ve Tunus da, tıpkı Suriye ve Mısır gibi nükleer santraller kuracağını ilan etmiş ülkeler arasında yer almaktadır. Artan nüfusu ve gelişen sanayisine paralel olarak enerji ihtiyacı artan Türkiye de, 2015 yılında üç nükleer santral kuracağını daha önce açıklamıştı. Bu ülkelerin nükleer enerji kullanımına ilişkin olarak aldıkları bu kararlara gerek iç gerekse dış dünyada ciddi bir muhalefetin oluştuğu söylenebilir. Ancak söz konusu kararlara yönelik en ciddi iç muhalefetin bulunduğu ülke Türkiye iken;
[1] nükleer faaliyetlerde bulunmasına en çok karşı çıkılan ve bu nedenle sürekli bir dış muhalefetle en çok karşılaşan ülke İran’dır.
Bölgede nükleer silahlara sahip tek ülke olan İsrail ile nükleer santraller kurmaya devam eden İran’ın, diğer bölge ülkeleri nezdindeki teşvik ve tahrik edici konumları da göz önünde bulundurulduğunda; Türkiye, Suriye, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Bahreyn, Birleşik Arap Emirliği, Cezayir, Fas ve Tunus gibi ülkelerin de 10 yıllık bir zaman dilimi içerisinde nükleer ülkeler arasına gireceği söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında, Batılı ülkelerin yanı sıra, Rusya’nın ve özelikle de İsrail’in Arap ülkelerinin nükleer çalışmalarını desteklemeye hazır olduğunu ilan etmesi, bölgede nükleer enerji kullanımını tetikleyen bir durum yaratmaktadır. Nükleer faaliyetleriyle öne çıkan İran’ın bölgesel etkinliğinin artmasını engellemek için, İsrail ve Batılı ülkelerce bölge ülkelerinin nükleer faaliyetler konusunda teşvik edildiği görülmektedir. İsrail’in, Ürdün’ün Akabe Limanı yakınlarındaki dağlık bir bölgede sessiz sedasız bir şekilde kurmaya başladığı nükleer santral de bu düşüncenin bir sonucudur.
Nükleer faaliyetlerini kullanarak bölgesinde etkinliğini ve gücünü artıracağı düşünülen İran’ı dengelemek/dizginlemek amacıyla diğer bölge ülkelerinde nükleer çalışmalara hız verilmesi ve nükleer santraller kurulması yönündeki politikalar, aynı zamanda İran’ın nükleer faaliyetlerine meşruiyet kazandırmaktadır. Yine bu politikalar, İran’ın nükleer faaliyetleriyle ilgili konumunun resmiyette ilan edilmese de, de facto olarak kabul edildiğini gösterir bir durum ortaya çıkarmaktadır.
Geçtiğimiz ay bölge ülkelerini ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı H. Clinton, Suudi Arabistan’da yaptığı açıklamasında, İran’ın nükleer silahlara sahip olmaya çalıştığını ve bu durumun bölgede tehlikeli bir nükleer silahlanma yarışı başlatacağını iddia etti.
Aslında ABD, Arap ülkelerini İran üzerinden baskı altında tutmaya çalışırken; bölge ülkeleri de, kendi iç dinamikleri açısından nükleer faaliyetlerine hız vermek için farklı gerekçeler bulmaktadır. Örneğin, Irak’ta Saddam rejiminin kolaylıkla yıkılması, söz konusu rejimin nükleer silahlara sahip olmamasına bağlanmakta ve bu durum, nükleer faaliyetlerde bulunmanın bir gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Ayrıca bölge ülkeleri, nükleer güç olma yönünde ilerleyen İran ile nükleer silahlara zaten sahip olan İsrail arasında kendilerini sıkışmış hissetmekte ve bu durumdan bir an önce kurtulmak için nükleer faaliyetlerine hız vermektedir.
Türkiye de artan enerji ihtiyaçlarını karşılamak, enerji kaynaklarını çeşitlendirmek ve bölgesinde hızla artan nükleer yarıştan geri kalmamak için nükleer santrallerin kurulumu konusunda süreci başlatmış durumdadır. Bu noktada, özellikle Türkiye’nin enerji kaynaklarını çeşitlendirme ve enerji temini yönünde bağımlı olduğu Doğu komşularıyla ilişkilerini dengelemek için kurmayı planladığı nükleer santraller büyük önem taşımaktadır.
Bölgemizde yaşanan bu nükleer yarış süreci, bir taraftan Batılı ülkeler ve Rusya tarafından bir gelir kaynağı ve politik koz olarak görülmekte, diğer taraftan bu yarışın nükleer silahlanmaya yol açabileceği endişesi yaşanmaktadır. Tüm bu süreçler işlerken, Türkiye’nin kısa vadede nükleer faaliyetlerine hız vermesi, enerji kaynaklarını bir an önce çeşitlendirmesi ve uluslararası arenada oynanan enerji oyunları içinde kendine uygun bir yer bulması gerekmektedir. Türkiye, özellikle önümüzdeki yıllarda enerji oyunlarının merkezinde yer alacak Karadeniz havzasıyla ilgili ciddi hazırlıklar yapmalı ve çok denklemli stratejik planlara sahip olmalıdır.
Sınır komşularımızın yanı sıra diğer Ortadoğu ülkelerinde hız verilen nükleer çalışmalar karşısında, Türkiye’nin bölgesel güvenlik ve istikrarı amaçlayan kapsamlı bir işbirliği sisteminin oluşturulması yönünde ağırlık koyması ve bu sürecin başlatıcısı olması gerekmektedir.
[1] Türkiye’de nükleer enerji karşıtı gruplar, ülkenin yenilenebilir enerji kaynakları elektrik üretim kapasitesinin (541 TWs/yıl) nükleer enerji planlarına göre (32 TWs/yıl) 16 kat daha fazla olduğunu öne sürmektedir.