2003 yılında ABD askerlerinin Irak’a müdahalesiyle ilk etapta ülkeye hakim Baas güçleri tasfiye edilirken ülkedeki demografik hakim güç Şiilerin yeni Irak devletini kurmasına zemin hazırlandı. İran’ın ideolojik düşmanı Saddam rejiminin yıkılmasıyla Iraklı Şiilerin bu ülkede yükselen değer olması, İran ve ABD arasında Irak bağlamında jeopolitik güç savaşının da başlangıcı oldu.
Dünyanın en büyük ekonomisine sahip olduğu gibi en gelişmiş askeri yapısına da sahip ve dünyanın birçok bölgesinde askeri güç bulunduran küresel güç olan ABD, Saddam rejimini deviren ve Irak halkını bu rejimden kurtaran bir devlet olarak Iraklılar nezdinde itibar kazandı. Aynı şekilde İran’ın Irak halkının çoğunluğunu oluşturan Şiilerle aynı mezhebi paylaşması ve Saddam döneminde milyonlarca Iraklı göçmeni ülkesine kabul etmesi de kendisini Irak halkı nezdinde önemli bir müttefik konumuna getirdi. Iraklı göçmenlere öğrenim ve sağlık hizmetleriyle birlikte diğer birçok alanda hizmetler veren İran, bu göçmen Iraklıların ülkesine dönerek bugünkü Irak devlet kademelerinde yer almasından yararlanarak bu yetkililerle yakın ilişkilere girdi.
İran, Saddam rejiminin devrilmesi ardından ülkelerine dönen binlerce Iraklı ve özellikle de İran’da geçirdiği uzun yıllarda kendisini yetiştirmeyi başarmış Iraklıları doğal işbirliği unsurları olarak görmekte ve ABD bu durumdan oldukça rahatsız olmaktadır. Bölgedeki İran-ABD rekabetinin birçok arenasında Tahran yönetiminin nispeten başarılı olması, Washington yönetiminin de kaygılarını daha da derinleştirmektedir. ABD’nin özellikle Irak eksenli İran ile güç mücadelesinde, Tahran yönetiminin başarılı olmasını kesinlikle kabullenmeyeceği de ortadır.
İran ilk etapta 2003 yılında askeri tehditlerine maruz kaldığı ABD’nin Irak’a müdahalesine şiddetle karşı çıkarken bugün gelinen noktada bu müdahalenin kendi çıkarlarına önemli katkı yaptığını düşünmektedir. Hatta İranlı birçok analist yüzlerce yıldır Irak’ın hiçbir zaman bugünkü kadar İran’ın çıkarına bir konum sergilemediğini açıkça dillendirmektedir. İran’ın Şii eksenli bir Bağdat yönetiminden çekinceleri olduğu da gözden kaçmamaktadır. Tahran’ın çıkarlarına ters düşecek Şii eksenli bir Bağdat’ın sorunlar çıkaracağını düşünen birçok uzman da bulunmaktadır. Bu uzmanlar, İran ve Irak Şiiliğinin tarihsel yapısı içinde siyasi düzlemde kelami ve fıkhi farklı ekolleri arasında ihtilafların yaşanması halinde Şiilerin kendi içinde çekişme yaşayacağını düşünmektedirler.
Ayrıca Irak’ın Şiiliğin tarihsel olarak ilk medeniyet havzası ve kutsal mekanların bulunduğu önemli bir coğrafya olması da İran’ı endişelendirmektedir. Zira 2003 yılı öncesi İran, dünyada Şiiliğin merkezi ve (Şii) dini söylemlerin ekseni olarak kendisini lanse ederken bugün Irak’ın Şii eksenli yapısının Tahran’ın sahip olduğu bu konumlara gölge düşürebileceği düşünülmektedir. Özellikle İran’da Şii medreselerde politik yaklaşımlardan uzak dini eğitimi benimseyen ulema ve talebelerin, Irak’ta istikrar ve güvenlik ortamının oluşmasını beklemesi ve buradaki tarihi Şii medreselere geri dönmeyi planlaması doğal olarak Tahran yönetimini endişeye sevk etmektedir.
Bu argümanlar aynı zamanda ABD ve bazı bölge ülkelerinin İran’ın Irak’ta istikrar ortamının oluşmasına engel olduğunun gerekçeleri olarak da ortaya atılmaktadır.
Tüm bu gelişmeler ve süreçler içinde İran, askeri saldırı tehdidiyle karşı karşıya kaldığı ABD’nin hemen yanı başında yer almasından hoşlanmasa da 2003 yılından bu yana bu süreci dengeleyecek oluşumlar başlatmış, Irak’ta ve bölgedeki Şiiler arasında nüfuzunu artırmıştır. Aynı şekilde ABD de Irak bağlamında ülkedeki farklı aktörler üzerinden İran’ı dengeleyecek denklemler kurmayı başarmıştır.
ABD, Irak ve İran Şiiliğinin farklılıklarının öne çıkacağı ve iki ülke arasında Şii birliği kurulamayacağı güçlü tahminiyle hareket ederken, bu noktada çoğunluğu Sünni olan Arap ülkelerinde, bu durumun İran ve Irak Şiiliği arasında bir birliğe dönüşebileceği ve dünyanın üçüncü en büyük petrol havzalarına sahip, aynı sınırların paylaşıldığı Irak’ın Tahran yönetiminin eksenine girebileceği kaygısı yaşanmaktadır.
Bu gelişmeler ışığında 2003 yılından bu yana Tahran ve Washington yönetimleri arasında rekabetin ve yer yer çatışmanın arenası olan Irak’ta ülkenin kaderini çizecek seçimler de bu tartışmalar gölgesinde gerçekleşiyor.
Irak seçimlerini derinden etkileyen en önemli etken, bugün herkesin kabul ettiği “İran ve ABD’nin çıkarlarının Irak ve diğer bölgesel konularda çatıştığı” konusudur. Irak seçimlerinin İran-ABD rekabetinin bir diğer arenası olduğu hemen hemen herkesin kabul ettiği bir gerçektir.
Irak’ta siyasal yapının İran etkisi altında olması da çok anlaşılır bir durumdur. Zira Saddam rejiminin baskılarından kaçan bugün Irak devlet kademelerinde orta ve üst düzey bürokratların çoğunun İran’da yaşamış ve çocuklarını bu ülkede büyütmüş olması doğal olarak bu insanların İran’a karşı yakın durmasına neden olmaktadır. Diğer bir açıdan bölgedeki Sünni Arap ülkelerinin Şii eksenli Bağdat yönetimine karşı sergilediği tutum, ister istemez Irak yönetimini İran’a yaklaştırmakta ve Irak’ın İran’ı dengeleyecek Sünni Arap ülkeleriyle ilişkiler geliştirmesine engel olmaktadır.
Irak halkının geleceğini şekillendirecek ve ülkenin siyasi hayatına yön verecek bu seçim süreci sonunda büyük bir ihtimalle Nuri El-Maliki iktidarının devam edeceği konuşulsa da artık Bağdat’ın Şiilerin kontrol ettiği dengelerin başkenti olduğu bir kez daha açıkça anlaşılmaktadır.
Irak’taki seçimler sonucunda hangi partilerin başarılı olacağı değil Şiilerin çoğunluğu oluşturacak bir hükümetin kurulacağı herkes tarafından tartışılmaktadır. Irak için düşünülen ülkenin toprak bütünlüğünün korunması, federasyona dönük yapı, Irak’ın üçe bölünmesi ve diğer tüm senaryoların baş aktörünün Şiiler olduğu da aşikardır.
Demografik yapının determinizmi olarak siyasi hayata yansıyan Irak Şiiliği karşısında başta Türkiye olmak üzere özellikle bölgedeki Sünni Arap ülkelerinin artık bu gerçeği kabul ederek, Şii eksene sahip Bağdat ile nasıl yaşanacağının yollarını bulmaları ve ilişkileri geliştirebilecek adımlar atmaları gerekmektedir. Şii eksenli Bağdat yönetimine karşı takınılan her olumsuz tutum, Bağdat yönetimini İran’a yakınlaştıracaktır. Bölgede terörü bir siyaset aracı olarak kullanmayı düşünmek ise, sadece bölge dışı güçlerin çıkarına olacaktır.
Türkiye, bu noktada önemli misyon ve görevlere sahip bir bölge ülkesi olarak öne çıkmaktadır. Hamas ve Suriye’nin uluslararası sisteme dahil edilmeye çalışılması gibi İran ve Batılı ülkeler arasında arabuluculuk çabası içinde de olan Türkiye, Irak’taki tüm gruplarla ve özellikle Şii eksenli Bağdat yönetimiyle geliştireceği çok yönlü ilişkiler ve işbirliği süreçleriyle Sünni Arap ülkelerini de Bağdat yönetimine yakınlaştırabilecek tek ülke konumundadır. İran-ABD arasındaki jeopolitik savaşın arenası Irak’ta yakın bir zamanda denge merkezinin Türkiye olması hiç de uzak bir ihtimal değildir.