Komşu ülke marketlerinde rafları Türk mallarının doldurması ve mobilyadan elektroniğe, gıdadan tekstile birçok Türk mağazasının açılması göğsümüzü kabartmaktadır. Türk dizileri sayesinde Türk kültürü ve sanatı Ortadoğu’yu kasıp kavurmaktadır. Daha da önemlisi, çıkar uğruna savaşların çıktığı ve insanların öldüğü dünyada Türkiye’nin barışçıl dış politikası da ayrı bir prestij kaynağıdır. Ekonomi, siyaset ve kültürel ürünleriyle giderek önem kazanan Türkiye’nin bölgesinde güç olabilmesi için küresel dinamikleri iyi anlayarak küresel dünyadaki ekonomi, kültür ve siyasetini beraber düşünmesi gerekmektedir.
Küreselleşme denen olgu, son yirmi otuz yılda ortaya çıkan internetin hızlı iletişim imkanlarını yaygınlaştırmasıyla yeni bir şekil almıştır. Serbest ticaretin yaygınlaşmasıyla da milyarlarca dolarlık para ve mal dünya üzerinde sürekli dolaşmaktadır. Dolayısıyla, dünyanın herhangi bir köşesinde üretilen bir ürün de diğer bir köşesinde tüketilebilmektedir. Küresel ekonomik düzen Dünya Ticaret Örgütü, İMF ve Dünya bankası ile desteklenmektedir. Küresel ekonomik düzene uymayan ülkelere yaptırım uygulanmakta ve uluslararası ticari faaliyetleri kısıtlanmaktadır.
Ticaret, iletişim ve etkileşimin artması dolayısıyla bütün dünya şehirleri birbirinin kopyası haline geldiği gibi, giyim kuşam ve yeme içme alışkanlıkları benzeşmekte ve daha çok batı kültürünü yaygınlaşmaktadır. İngilizce’nin dünya dili olması da bu gelişmelerin hem sonucudur hem de bu sürece yardımcı olmaktadır. Siyasi alanda ise Doğu Blok’unun çökmesiyle de dünya tek kutuplu hale gelmiştir. ABD’nin öncülüğündeki küresel siyasi düzenin şemsiyesini BM oluşturmaktadır. Liderliğini ekonomik ve askeri gücüne borçlu olan ABD’nin öncülüğünde Batı, NATO’nun askeri koruma şemsiyesine girerek küresel misyona uygun olarak yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır.
Ancak, küresel dinamikleri büyük ölçüde Batı kendi lehine kullansa da hiçbir ülke bu dinamikleri kontrol edememektedir. Çünkü küreselleşme kendi içinde karşıt gelişmelerin de ortaya çıkmasına yol açmakta ve hatta eylemlerini kolaylaştırmaktadır. Küreselleşmenin motorunu oluşturan ekonomik yönü, Çin ve Hindistan gibi ucuz işgücüne sahip kalabalık ülkelerde üretimi teşvik ettiği gibi, önemli enerji sağlayıcısı ve askeri güç olan Rusya’ya da ciddi hareket alanı sağlamaktadır. Ayrıca, ekonomik ve siyasi dışlanmışlığın getirdiği dezavantajlar, doğuda ve batıda küreselleşme karşıtı hareketlere zemin hazırladığı gibi, bölünmüşlük, dağınıklık, baskıcı rejimler, geri kalmışlık ve yoksulluk yüzünden özellikle İslam Dünyası’nda da batı karşıtı radikal hareketler artmaktadır.
Siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel açıdan Türkiye’nin küreselleşmeye karşı durması mümkün olmadığı gibi böyle bir girişime gerek de yoktur. Ülkemiz, küresel dünyada adaletten ve doğrudan yana farklı bir ses olarak da katkıda bulunmaya başlamıştır. Türkiye, doğrudan sömürü yaşamadığı için Batı ile kompleksiz bir ilişkide bulunabilmektedir. Çünkü Osmanlı’dan beri dünya üzerindeki rolü dolayısıyla da farklı düzeylerde ve faklı bölgeleri ilgilendiren sorunların çözümüne katkıda bulunmaktadır. Özellikle barışçıl ve insancıl tutumu dikkat çekmektedir.
Prof. Davutoğlu’nun geliştirdiği ve Osmanlı ve Cumhuriyet birikimlerinin kullanılmasıyla ortaya çıkan AK Parti dönemi dış politikası, reel ve ideal politikaların bir harmanlaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir anlamda, Osmanlı dönemindeki başka inanç ve kültürlere hoşgörülü yaklaşım ile Cumhuriyet döneminin “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” prensipleri sentezlenmiştir. Dış ilişkilerinde stratejik derinlik gözeten ve komşularıyla sıfır sorun öngören bu yaklaşım, daha da ileri giderek bütün dünyada barış ve huzuru savunarak çatışmaların azaltılmasına çalışmaktadır. Bütün komşularıyla iyi ilişkiler geliştirmeye çalışması ve barışçıl tutumu hem komşularından hem de dünya tarafından büyük takdir toplamıştır. Belki de bu yüzden Obama ilk ziyaretinden birini Türkiye’ye yapmıştır.
Barış ve huzur için, Kafkaslarda Gürcistan ve Rusya çatışmasının tavsamasına yardımcı olmuş, Irak’ta gruplar arasındaki gerilimleri azaltmaya yardımcı olmaya sürdürmektedir. Lübnan’daki ve Filistin’deki iç çatışmalarında da benzer çabada bulunmuştur. ABD-İran, ABD-Suriye, Lübnan-Suriye, Afganistan-Pakistan, Ermenistan-Azerbaycan, İran-Arap ülkeleri, Arap-İsrail ve Suriye-İsrail ilişkilerinin düzelmesine önemli katkıda bulunmuştur ve bulunmaya devam etmektedir. Belki de dünya ve bölge barışında yaptığı katkıdan dolayı Nobel Barış ödülü Amerikan Başkanı Obama’ya değil Türkiye’ye verilmeliydi. İsrail ve Suriye arasında arabuluculuk konusunda geçen yıl Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin biraz bozulması yüzünden, bu rol azalmış görülmektedir. Çünkü arabuluculuğu Suriye istediği halde İsrail’de başa gelen aşırı sağcı hükümet istememektedir. Davos olayının özetlediği şekilde hükümetin ve Türkiye’nin bu tutumu da aslında barışçıl ve insancıl bir tutumdan kaynaklandığı için genel politikadan bir sapma değil bir teyit anlamı taşımaktadır. Diğer bir deyişle, Türkiye sırf arabuluculuk kaygısıyla değil, hak ve adalet için uğraşmaktadır ve uğraşmalıdır.