Geçtiğimiz Ağustos ayının başlarında Devlet Bakanı Beşir Atalay düzenlediği bir basın toplantısıyla Kürt Sorununun çözümüne dair adını Demokratik açılım olarak duyurduğu bir süreci başlattı. Soruna dair devlet adına üstlendiği dil oldukça yeni ve Türkiye’nin her kesiminden insanın karar sürecinde görüşlerine başvurulacağını ve her türlü görüşün değerlendirileceğini haber veriyordu. Gerçekten de o günden sonra bir dizi istişare toplantısı ve çalıştay faaliyetiyle sorunun çerçevesini çizmeye ve ilgili herkesin görüşlerini almaya çalıştı.
Ancak görüşmelerin uzaması ve hükümet adına somut hiçbir paketin henüz ortaya çıkmamış olması çözüm paketi hakkında giderek bir hayal kırıklığının psikolojik zeminini hazırlıyordu. Demokratik sorun için nihayetinde gerekli olabilecek bir anayasa düzenlemesi için görünürde en azından parlamento grafiği hiçbir umut vermiyordu. Çünkü MHP ve CHP Kürt sorununun varlığını bile kabul etmedikleri gibi çözümüne katkı şöyle dursun çözüm yolunda her türlü engeli oluşturacak bir tavır sergileyeceklerini olabilecek en açık biçimde gösterdiler.
Doğrusu başından itibaren sorunun birbirinden tamamen ayrı tutulamayacak iki boyutu vardı. Birincisi ve en acil olanı ülkeyi çatışma ortamından çıkarmak, kanı durdurmaktı. İkincisi ise Kürt sorununu doğuran resmi söylem ve durumun demokratik bir açılım çerçevesinde düzeltilmesiydi.
Çatışmaları bitirmeninse dağdaki PKK’lıları silahlı mücadeleden vazgeçirmekten ve dağdan inmeye ikna etmekten geçtiği çok açıktır. Oysa PKK’yı silah bırakmaya ikna edecek gerekçelerin ne olabileceği konusunda ne Türkiye kamuoyu ne de resmi çevreler yeterince hazırlıklıdır. Şimdiye kadar bu konudaki geçerli devlet söylemi insanların ancak “kandırılarak dağa çıkarılmış oldukları” ve mümkün olan en az cezayla kurtulabilecekleri bir imkan sunulduğu taktirde hepsinin pişmanlıkla evlerine dönmek üzere yanıp tutuştukları varsayımına dayanıyordu. Açıktır ki bu basit varsayıma dayanmak meseleye doğru bir yaklaşımı önlediği gibi bu doğrultuda güçlü ama yanlış bir kamuoyu veya kamu algısı yaratmış bulunuyordu. Varsayım bu olunca yapılması gereken sadece “kandırılanları ikna etmek”, onlara “özledikleri evlerine geri dönüş” için “pişmanlık imkânları sunmak” ve geri kalan hainlere de hadlerini bildirmekten ibaretti ve bu da şimdiye kadar anlatılanlara göre aslında çok basitti. Etkin pişmanlık yasası veya eve dönüş adı altında yapılan kampanyaların PKK’yı çökertmesi bekleniyordu. Onlara verilen bu fırsatın da değerlendirilmemesi karşısında devlete onları en şiddetli şekilde cezalandırmaktan başka bir şey kalmıyordu.
Oysa ne pişmanlık fırsatı onları eve geri getiriyordu ne de devletin şiddetle cezalandırma ve imha hevesi dağdakileri bitiriyor hatta tam aksine dağa çıkışların hızlanmasını bile önleyemiyordu. Doksanlı yılların başlarında ve 1999’da çıkarılan pişmanlık yasalarının dağdaki etkinliğin azaltılmasında en ufak bir etkisi olmamış aksine her geçen gün iş daha da çığırından çıkmıştır. Üstelik “terör” artık göz ardı edilemeyecek ve devlet söylemleriyle de örtbas edilemeyecek bir toplumsal tabana sahiplenmiş bir gerçek olarak duruyor.
O yüzden hükümetin açılım politikası çerçevesinde yürüttüğü çalışmalar sonucunda Kandil’den inip teslim olmayı kabullenen PKK’lıların sınırda ve daha sonra bölge şehirlerinde kendilerin karşılayanlarla yaptıkları kalabalık sevinç gösterileri de “pişman-kandırılmış terörist” varsayımıyla hareket etmeye alışmış Türkiye kamuoyu için tam bir travma etkisi yaptı. PKK’cı grupların gayet mutlu ve hiç de nedamet getirmiş görünmeyen halleri yıllardır bu hikayeyle idare etmiş insanların hemen kabullenebileceği bir görüntü olamazdı. O yüzden karşılama esnasında sergilenen görüntülere verilen tepkiler Türkiye’nin bu sorunla baş etmek için çok hazırlıksız olduğunu ve tabiri caizse Fırat’ın öbür yanında her şeyin çok farklı yaşanıp anlaşıldığı gerçeğiyle ilk defa bu kadar açık bir biçimde karşılaşmış olduğunu gösterdi. Ne yazık ki, 25 yıl boyunca devam eden çatışma ortamı birbirinden ayrı ve kopuk iki dünya yaratmış durumdadır. Fırat’ın bir yanında “barış” denildiğinde öbür tarafa “ölüm” olarak yansıyor, “kardeşlik” denilince öbür yana “terör” olarak ulaşıyor. Öbür tarafta “birlik” duyulunca “asimilasyon”, “beraberlik” işitilince askeri operasyon ve baskılar anlaşılıyor. Mevcut söylemler tam bir tahrif edilmiş iletişim ortamını tasvir ediyor. Hiçbir konuşma ve söylem kendi maksadını ifade edemiyor.
Kandil’den eve dönüşü Avrupa’dan ve yine Kandil’den gelecek yeni grupların izleyeceği bekleniyordu. Ancak ilk grubun dönüşüyle işin sabote edilmiş olma ihtimali üzerinde de durulacaktır. O karşılama görüntüleri sonuçta çok da kendiliğinden gerçekleşmiş değil aksine DTP’nin günler öncesinden hazırlığını yaptığı gösterilerdi. Bu durumda hükümetin birçok adımını birlikte tasarladıkları anlaşılan bu süreçte DTP ile ciddi bir güven bunalımına girmiş olma ihtimali sözkonusudur. DTP bu tarz bir karşılamanın Fırat’ın batısında nasıl anlaşılacağını bilmeyecek kadar siyasi basiretten yoksun olamayacağına göre genelde Kürt sorunun nihai çözümüne özelde de dağın boşaltılmasına karşı hiç de görünürdeki söylemini benimsemiyor olduğu üzerinde durulacaktır.
Buna rağmen dağın boşaltılmasını temin edecek şartların oluşmasında dağdakilere öncelikle doğru bir bakışın geliştirilmesi gerekiyor. Onları dağa çıkarmış olan şartlar göz önünde bulundurulmalı ve eve dönmeye hiç de can atıyor olmadıklarını hesaba katmak gerekiyor. Etkin pişmanlık, itiraf, teslim olma gibi ifadelerle geri dönüşün yoluna konulmuş olan psikolojik bariyerleri kaldırmak gerekiyor. Evlerine geri dönenlerinse bundan sonra evlerinde uslu ve derslerini almış çocuklar gibi duracaklarını beklememek gerekiyor. Onlar açısından mücadele sürecinin bir aşaması bitmiş diğer aşamasına geçilmiş olacaktır. Türkiye’nin bundan sonra kendini şimdikinden çok daha açık, çok daha cüretkâr seçenekleri ifade edilen siyasi tartışmalara hazırlaması gerekiyor. BU tartışmalar alışılmadığı için çok asap bozucu bile olabilecektir. Muhtemelen toplumun çoğunu da kızdıracaktır. Daha bu sürecin ilk aşamasının yol açtığı bu asap bozucu durumun süreci erteletmiş olması bunun bariz bir örneğidir. Başbakan Erdoğan “böyle giderse baş döneriz” şeklinde kaygılarını ifade etmiş olsa da bu sürecin başına dönülemez artık. Kat edilen mesafe eski durumu bile bir daha dönülemeyecek bir hale sokmuştur.