ENGLISH
23.05.2012
01.03.2010 14:52


Prof. Dr. Mustafa Aydın
SDE Uzmanı
maydin@sde.org.tr
CV

Yıldönümünde 28 Şubat

Postmodern darbe olarak nitelendirile gelen ve 13. yılını dolduran 28 Şubat (1997) hareketi gerçekten de tarihimizin en utanç verici hareketlerinden birisidir. Sahiplerince bin yıl süreceği deklare edilen darbenin on yıl bile sürmediği söyleniyorsa da bu görüş sonuna kadar doğru değildir. Çünkü hareketin ortaya koyduğu, insani ve hukuki olmayan bazı kararlar ve bunların uygulamaları devam etmektedir. Kaldı ki, akıllara durgunluk veren darbe planlarıyla boğuştuğumuz şu ortamda geleceğimiz açısından toplumca o süreçten çıkarabileceğimiz pek çok ders vardır. Şüphesiz her müdahale çirkindir ve toplum iradesine indirilmiş bir darbedir. Ama bu en çirkinlerinden birisi olmuştur. Çünkü diğerlerinde toplumsal kesimleri bizzat cuntanın kendisi terbiye etmeye çalışmıştı. Hâlbuki toplumu ve değerlerini hedef alan 28 Şubat’ta toplum bizzat kendi değerleriyle savaşmaya zorlanmış, ayrıca vicdanlar kanatılmıştır.

Bilindiği üzere ülkemizde darbeler daha çok bir askeri kesimin, bir iç tehdit düşüncesine dayanmaktadır. Ülkeyi ve devleti tekelinde gören ve toplumu sadece figüranı sayan bir yapı onu hep gözetim ve denetim altında tutmayı hedeflemiştir. Onu rahatsız eden şey toplumsal iradenin açığa çıkması, sisteme ve devlete katılmasıdır. Onun için, her toplumsal siyasal oluşum, bu mantık açısından bir iç düşman gelişmesi sayılmıştır. Burada müdahale edilen oluşumlar da toplumun desteğindeki meclis ve hükümet oluşumlarıdır. Bu bakımdan topluma yapılan müdahaleler milli iradeye darbe şeklinde olmuştur. 1960 DP ye, 1971 AP ye, 1980 MC Hükümetine, 28 Şubat Refahyol hükümetine yapılmış müdahalelerdir ki, 28 Şubat 1997 bunlardan birisidir.

28 Şubat hazırlıklarının 1994 seçimleriyle start aldığı söylenebilir. Çünkü milli iradeyi ipotek altında tutanlar Refah Partinin iyi bir sonuç almasından rahatsız olmuşlardı. Darbe hazırlıkları 1997 de Refahyol hükümetinin kurulmasıyla doruk noktasına ulaştı.

Bilindiği üzere 28 Şubat, 9 saat süren bir MGK toplantısıyla başlamıştı. Toplantının sonunda 18 maddelik bir deklarasyon yayınlandı. Söz konusu bildirinin hemen tamamı irtica olarak nitelendirilen bir iç tehditten ve onun yok edilmesinden söz ediyordu. Gerçekte Müslüman kitlenin oyunu alan iktidar üzerinden topyekün bir toplum tehdit ediliyordu. Zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı karargâhlara gönderdiği yazıyla iç savaşın başladığını ve izinlerin kaldırıldığını duyuruyordu. Savaş içinde olduğunu bilmeyen bir topluma karşı ilan edilen bu hareket, son zamanların güncel bir kavramıyla asimetrik bir savaştı. Halkın suçu da irtica idi.

İrticanın hiçbir zaman tanımı yapılmadı. İlk bakışta belli özellikler taşıyan marjinal bir dindar kesim izlenimi veriyordu. Ama mücadele edilen alana bakıldığında toplumun genelini içine alan vakıflar, dernekler, Kur’an Kursları, İmam Hatip okulları gibi kuruluşlar, cami cemaati gibi kitleler, sadece örnekleri verildiği anlaşılan, yukarıdaki büyük işletmelerden aşağıdaki bakkallara kadar tüm ticari ve sınaî kuruluşlar listede irticai olgular olarak gösteriliyordu. Müslüman halkın en duyarlı olduğu başörtüsü gibi semboller de sadece hedef tahtasına yerleştirilmekle kalmadı, bizzat sembolün sahiplerinin bu kendi değerleriyle savaşması istendi. Sonuç olarak irtica stratejik bir kavramdı ve iç tehdit sayılan toplumun iç düşman konumunda mücadele edilebilirliğini sağlıyordu.

Ülkede yaşanan hemen her darbe gibi 28 Şubat da öncelikle iki kesimden destek buldu: Yargı ve medya. Medya cunta tarafından kendilerine servis yapılan düzmece haberleri manşete aldı. Daha sonra, bizzat kendileri tarafından bu haberler cunta tarafından birer nesnel delilmiş gibi kullanıldı. Yani karşılıklı paslaştılar. Müslim Gündüz, Ali Kalkancı, Fadime Şahin gibi darbe mankenleri bu işbirlikçi basının gözdeleri oldular.

Bir diğer önemli sivil ayak, merkezi yargıçlar oligarşisiydi. Cuntacılar yargıçlara brifingler düzenlediler, ülkenin ne denli tehdit altında olduğunu, irticai suçların ülkeyi nasıl sardığını anttılar. Bir bakıma yargıyı askıya almak gerektiğini hatırlattılar. Yüksek yargıçlarımız asıl tehlikeyi görmek ve hukuk düzenine sahip çıkmak yerine seçkinci ortaklık adına bu yasa dışı hareketin yanında yer aldılar, cuntacıları ayakta alkışladılar. Ellerinin altında irticadan kaç dosyanın olduğunu bile düşünmediler. Bugün yargıçlar şüphesiz millet adına karar verme noktasındadır, ama sivil cuntacı bir oligarşik yapı hukuka yan çizme pahasına varlığını sürdürmektedir.

Kendisini bir üst sınıftan sayan ve krizlerden nemalanan çevreler ise darbenin gönüllü neferliklerine soyundular. Bazı yarı resmi kuruluşlar, odalar, sendikalar, işadamları bağlılıklarını ilan ettiler, Genelkurmay başkanlığında oluşturulan darbe masasına uğrayarak temennalarını, her türlü desteğe hazır olduklarını beyan ettiler.

Toplumsal kontrol ve denetimin yok edildiği bu olağanüstü ortamda, tayin edilmiş hükümetlerin de marifetiyle ülke üç yıl içinde yaklaşık 55 milyar dolarlık bir soygun yaşadı, pek çok banka, darbeciler, sivil dayanakları ve yakınları tarafından boşaltıldı.

28 Şubat şüphesiz bu günlerde hayret ve dehşetle tartıştığımız Balyoz projelerinde yer alan planlardan daha az tahribat yapmadı. Çünkü bu süreçte iki cami değil, bir anlamda bütün camiler bombalandı. Sadece 200 bin kişi tutuklanıp stadyumlara doldurulmadı, yüz binlerce insan mağdur edildi, toplumsal barış bozuldu.

Hareketin doğurduğu tahribat hala devam ediyor. Başörtülü diye üniversite kapılarında kalan, girse bile palyaço kılığına sokulup aşağılanan kızların, katsayı kararıyla hala önü yeterince açılamamış Anadolu çocuklarının, düzmece irtica suçlarıyla ordudan atılan askerlerin, yine irtica yaftasıyla damgalanıp tutuklanan yaklaşık 7500 kişinin yaşamakta olduğu sıkıntı bu kalıntılardan bir kaçıdır. Bütün uğraşılara rağmen yüksek yargı organlarınca da hukuki bir meşruiyete kavuşturulamamış bu darbe kalıntıları varlığını sürdürmektedir. Geçen zamana rağmen yüksek yargı organlarınca sadece sosyal değil, hukuksal olarak da bir yerlere yerleştirilemeyen bu olağanüstü dönemin tortuları mutlaka temizlenmelidir.

O günün Çevik Bir gibi darbeci askerleri ve başta dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakanı Mesut Yılmaz gibi sivil ayakları yargı önüne çıkarılmalıdır. Bugün darbecilerle hesaplaşmakta olan ülke, en yakın darbe olan 28 Şubat/ı, onun asker ve sivil ayaklarını dışarıda tutamaz. Dönemin cuntacıları, toplumun kendilerine verdiği görevi nasıl istismar ettiklerinin, sayın Demirel toplumca kendisine emanet edilen en yüksek makamı toplumsal barışı bozmada nasıl kullandığının, sayın Yılmaz ve diğer hükümet erkanı toplumu baskı altında tutup ülkeyi nasıl yağmalattıklarının hesabını yargı önünde vermelidirler.

O günün mağdurlarını oynayan Refah Parti ve Doğru Yol Partisi yetkilileri hala yeterli bir açıklamada bulunmamışlardır. Millet bir utanç döneminin aydınlatılmasına katkıda bulunmalarını beklemektedir. Bu güne kadar bildiğimiz kadarıyla Doğru Yol kanadından gelmediği gibi, işin odağında bulunan o günün RP çevresinden ciddi bir açıklama yapılmamıştır. Sayın Erbakan hayretamiz bir biçimde Susurluk davasında gösterdiği olumsuz tavır gibi Ergenekon davasını da galiba fasa fiso saymakta, hükümetin bir hedef saptırması olarak görmektedir. Tek açıklama sahibi olan dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan ise 28 Şubatın bir Amerikan oyunu olduğunu söylemektedir. Bu açıklama doğru olsa bile iç aktörleri temize çıkarmaz. Her devlet kendi politikasını icra eder, sosyal politik gelişmeleri dış güçler gibi boyutları belirsiz etkenlere havale edemeyiz, daha gerçekçi açıklamalara ihtiyaç vardır. Yani 28 Şubatı bizzat içerden yaşayanlar, işin bizim görmediğimiz yönlerini topluma açıklamalı ve bunlar olayın canlı şahitleri olarak yargı sürecinde kullanılmalıdır.

Ergenekon davası sürecinde yaşananlarla da birleştirildiğinde 28 Şubat darbesi gerçekten çıkarılabilecek derslerle doludur. Bir kere ülkemizde hala bir cuntacı yapı elinden geldiğince direnmekte, onun sivil ayakları varlığını sürdürmektedir. Yani siyaset, bürokrasi ve iş çevrelerinde totaliter/faşist bir seçkincilik varlığını koruyor. Şüphesiz geniş bir halk kesiminde demokratik eğilim artmaktadır. Ama süreç hala yeterince bir sivil toplum olamadığımızı, devlet, ordu, kamusal alan gibi medeni dünyanın en temel oluşumlarını tam olarak değerlendiremediğimizi, sivil inisiyatifler kullanamadığımızı göstermektedir. Bütün bunlar yeni 28 Şubatlar yaşamamız için bize, toplumca daha bir duyarlı olmamız gerektiğini hatırlatmaktadır.


YAZARIN TÜM YAZILARI
Sivil İtaatsizlik mi, Siyasal Direniş mi? - 29 Mart 2011 Salı 13:10
Güç, İktidar ve Balyoz - 21 Şubat 2011 Pazartesi 09:35
Ortadoğu Yeniden Yapılanıyor - 05 Şubat 2011 Cumartesi 12:56
Kim Neye Müdahale Ediyor? - 24 Ocak 2011 Pazartesi 12:36
Toplumsal Sermaye Tüketimi - 07 Ocak 2011 Cuma 18:17
Kürt Sorununda Gelinen Yer - 25 Aralık 2010 Cumartesi 12:55
Küresel Postmodern Siyaset ve Wikileaks - 09 Aralık 2010 Perşembe 12:32
NATO Sorgulanmalıdır - 22 Kasım 2010 Pazartesi 09:11
Siyasal Sorunlardan Kurbana - 08 Kasım 2010 Pazartesi 12:02
Çağdaş Yaşam Desteklenir mi? - 26 Ekim 2010 Salı 10:00
Başörtüsü (Sorunu) Nasıl Bağlanır? - 11 Ekim 2010 Pazartesi 10:22
Kim, Kimden, Niçin Korkuyor? - 27 Eylül 2010 Pazartesi 10:01
Toplum, Önündeki Barajı Aştı - 14 Eylül 2010 Salı 14:50
Haşim Kılıç’ın Değişiklikler Üzerine Düşünceleri - 27 Ağustos 2010 Cuma 18:14
YAŞ Sürecinin Düşündürdükleri - 16 Ağustos 2010 Pazartesi 10:03
Bölücülük Sosyal Değil, Bir Politik Tortudur - 02 Ağustos 2010 Pazartesi 09:02
Terör, Ordu ve Sınır Birlikleri - 20 Temmuz 2010 Salı 09:57
Vesayetçi Sistemi Aşabilmek - 03 Temmuz 2010 Cumartesi 16:02
Ergenekoncu Yapı Atakta - 21 Haziran 2010 Pazartesi 18:15
Bir Siyasal Paranoya: İsrail Saldırısı - 04 Haziran 2010 Cuma 10:33
CHP Değişebilir mi? - 28 Mayıs 2010 Cuma 12:11
“Şerefin Modasının Geçmişliğine Dair” - 19 Mayıs 2010 Çarşamba 12:08
Şiddet ve Sosyal Anomi - 30 Nisan 2010 Cuma 15:36
MHP, Siyasal Tarihinin Önemli Yanlışına Oynuyor - 16 Nisan 2010 Cuma 11:14
Muhalefet Partileri Neye Muhalefet Ediyor? - 30 Mart 2010 Salı 15:01
Anayasa Değişikliği Üzerine - 22 Mart 2010 Pazartesi 13:59
Yıldönümünde 28 Şubat - 01 Mart 2010 Pazartesi 14:52
Bir Muhalefet Olarak Yargı - 17 Şubat 2010 Çarşamba 17:56


SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya