ENGLISH
07.02.2012
01.03.2010 09:53


Doç. Dr. Murat Çemrek

mcemrek@sde.org.tr
CV

İki Cenaze Bir Taziye

“Post-modern darbe” mazmunuyla şöhret bulan ama basbayağı hatta fazlasıyla bayağı ve bir o kadar da Jürgen Habermas’ın kullandığı anlamda “tamamlanmamış bir proje” olarak “modern” (Das unvollendete Projekt der Moderne) bir darbe olan ve birçok kişinin hayatını karartan 28 Şubat’ın 13. sene-i-devriyesini idrak ettik. 28 Şubat sürecine dair bir muhasebe yaparken batıl inançlarımı da gözden geçirdim. “13” rakamına (yazıyla “on üç”) atfedilen uğursuzluk da beni bir kez daha gülümsetti. Öncelikle herhangi bir rakamın, taşın, rengin ez-cümle eşyadan herhangi bir cüzün insana ve eylemlerine uğur ya da uğursuzluk getirmediğini hakk-el-yakîn müşahede ettim. Kaldı ki; eğer bir kör talih aranacaksa hangisi yekdiğerinden daha ağır basabilir ki? Darbenin kendisi mi yoksa onun artık istihza konusu olduğu yılın ardışık sayısı mı?

Modern, post-modern, ultra-modern kısacası modern’in bütün türevleri ile değişik kombinezonlarda söylesek de darbenin evsafı ve arkasındaki tiyniyet ve fatura olarak bıraktığı zillet değişmiyor.  Seçilmiş belediyelerin halktan topladığı vergilerle ve/ya iç/dış borçlanma ile yaptıkları asfalta “ne kadar zarar verir?” diye dahi düşünmeden, yine halktan toplanan vergi gelirleriyle ve/ya iç/dış borçlanma ile alınan tankları geçirtmek suretiyle seçilmiş sivil hükümeti görevden el çektirmeye zorlamak ne kadar kurmaylara yakışır bir strateji olabilir? Öyle aba altından değil, abayı külhanbeyi edasıyla üniformanın üzerine apoletleri de gösterecek şekilde omzun üstüne atıp “demokrasiye balans ayarı” tehdidi eşliğinde “beylik” mühimmatla seçilmişleri ve seçenleri sindirmenin ne kadar da arkaik bir hareket olduğu öyle on üç filan değil beş yıl içinde belli olmadı mı? Bu soruları rahatlıkla sorabilmemizi mümkün kılan, artık mızrak çuvala sığmadığından darbe yapanların değil de onu ortaya çıkaranların cezalandırıldığı bir ülke olmaktan Türkiye hızla uzaklaştıkça daha salim bir kafa ile düşünebildiğimiz içindir. Aslında Türkiye’nin yaşadığı bu süreci Başbakanının ağzından “normalleşme” süreci olarak da adlandırılsa da, ben kendi hesabıma bir “burjuva devrimi” olarak okuyorum.

Meşhur 24 Ocak Kararları ile 1980’de ithal ikameci ekonomik kalkınma modelinden ihracata yönelik modele tornistanla, Anadolu esnafı yerel pazarların ötesinde küresel pazarlara ulaşmanın o kadar da zor olmadığını fark etti. Anadolu esnafı sermaye temerküzüne yoğunlaşıp aslanlaştıkça “burjuva”laştı. Bu süreç Türkiye’deki layu’sel atanmışların iktidarını daha sorgulanır kılarken kendisini devlete daha fazla eklemleyen “komprador burjuvazi” de TÜSİAD’daki son değişim ile en azından söylem düzeyinde küçük ve orta ölçekli rakipleriyle aynı güzergâhta hareket etmekte olduğunu gösterdi. “Komprador burjuvazi” ifadesinin 1970’lerdeki militan sol söyleme yakınlığı ile çok demode kaldığının farkındayım ama yüksek gümrük duvarlarının arkasına sığınıp “sanayicilik” yapıyoruz diye taklit-montaj ürünlerle kendi halkını fahiş fiyatlarla dolandırmaktan imtina etmeyen bu güruh için lâfzen değilse de manen daha usturuplu bir belagat aklıma gelmiyor.

Turgut Özal, Türkiye’yi darbeye götüren saiklerden biri olarak gördüğü döviz darboğazını önlemek ve ülkeyi bir daha “70 cente muhtaç etmemek” için Türk Parasını Koruma Kanunu ilga edip Türk Lirasını konvertible kılmasını, Merkez Bankası döviz rezervlerini önemsemesini ve en pratik olarak da cebinde döviz taşıdığı için karakolluk olmaya son vermesini manidar buluyorum. Birilerin aklına o dönem çok yaygın olan “hayali ihracat” haberleri gelebilir ama bugün Türkiye’nin yükselen ihracatının arkasında Özal’ın “öğreten adam” hamlelerini de unutmamak gerekiyor.

Bütün bunlardan demem o ki; her anlamda zenginleşen, kişi başına düşen milli geliri artan ve ürettiği artı değeri tüm dünyaya pazarlayabilen bir ülkede darbe yapmak illaki zorlaşacaktır. Daha çok vatandaşının artan yaşam kalitesiyle yaşamına ve yaşam değerlerine daha fazla sahip çıkıp “asker millet” olmak yerine kapitalist değilse de kapital sahibi olmaya gayret eden bir halk, Hasan Mutlucan türküleri eşliğinde caddelerde devriye gezen tankları perde arkasından sinerek izlemek yerine darbenin karşısında daha çok yer alacaktır. “Kapital” ifadesini illa finans anlamında almaya gerek yok, “beşeri sermaye” dediğimiz ülkenin kalifiye insan gücünün artması da o ülkenin zenginleşmesini arttıracaktır. Bundan hareketle Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, zamanında militer bürokrasinin başında bulunan kişinin bin yıl süreceğini iddia ettiği 28 Şubat’ın on yıl bile sürmediğini söylerken yüreğimin yağ bağladığını söylemeden edemeyeceğim. Türkiye zenginleştikçe sivil siyasetin sınırları da genişlemekte, niteliği de olumlu yönde değişmektedir.

Sivil siyasetin iktidar sahipleri daha başı dik durabilmekte ve gece yarısına yakın Genelkurmayın web sitesine e-muhtıra yerleştirenler medya sektöründekiler tarafından muhtıralarına sahip çıkamadıklarında dansözlükle ti’ye alınmakta ve böylece de muhtıra kesekâğıdına dönmektedir. 28 Şubatın cenazesi sene-i-devriyesinde yorumlanırken, o dönemin pek zinde Batı Çalışma Grubu’nun da kurucusu ve ismi bile tüyleri diken diken eden “Balyoz” darbe planının sahibi, tutukluluğunu cezaevinde geçirmeye başlamaktadır. Bu gelişmeleri “sivil dikta” olarak resmetme gayretindeki sivillere gelince, acaba başka darbe planlayıcılarını ne kadar heveslendirdiklerinin farkındalar mı? Yoksa kendilerinin hazırlattıkları Anayasa ve onun geçici maddesindeki zırhları içinde darbecilikten emekli amatör ressamlara mı özenmektedirler? 28 Şubatın defin merasimini bir doğum günü keyfiyle kutlarken cimriliğimden mi nedir bir taziye ilanını çok göreceğim, darbe muhipleri kusura kalmasın.

Diğer cenazeye gelince, Hocabey İhsan Doğramacı’nın vefatını büyük bir teessürle öğrendim. Yaklaşık bir asırlık koca çınar, “ağaçlar ayakta ölür” sözünü doğrulayarak ayrıldı. Post-modern olandan önce 1980’deki darbeyi müteakiben kurulan YÖK’teki kurucu rolünü ve 1981-1992 arasında sürdürdüğü Başkanlığı ile de hatırlanacaktır kendisi. Bu kurumun Türkiye’deki devlet üniversitelerinin birer dukalığa dönüşmesindeki katkılarını unutmadan, ülkenin ilk özel üniversitesinin açılmasında Doğramacı’nın gayretlerinin altını çizmek gerekir. 1996-2003 yılları arasında yüksek lisans, doktora eğitimi ve sonrasında da bir dönem yarı-zamanlı öğretim elemanı olduğum Bilkent Üniversitesini benim için özel kılan, Doğramacı ailesi sayesinde üniversitenin masallardaki gibi “mutlu bir krallık” olmasıydı. Kurucu baba Doğramacı bir yana, rektör oğul Ali Doğramacı’nın seçimsiz ve müteaddit rektörlüğünü benim gibi burslu öğrencileri bir yana bırakın, iki lafından bir demokrasi olan öğretim üyesi sosyal bilimciler hiçbir zaman sorgulamadı.

Üniversitenin sağladığı akademik imkânlar, özellikle her yıl zenginleşen görkemli kütüphanesi ile başta Ankara’daki diğer üniversitelerdeki öğrenci, akademisyen ve meraklılar için güncel yerli ve yabancı kaynak sıkıntısının çekilmediği bir yerdi. Dahası sağladığı burslar ile Anadolu çocuklarının gözdesi haline gelen üniversite, yurtdışında yüksek lisans ve doktora eğitime giden birçok öğrencinin ara durağı idi. Benim de barındığım konforlu yurtlarını da es geçecek değilim.  Ama en çok hatırladığım, 28 Şubat’ın netameli günlerinde liberal atmosferi ile Bilkent, başörtüsü sorununun bile “Bilkent şapkası” formülü ile aşılamasının mümkün olduğu üniversiteydi. Başörtüsü üzerine çalışanlar bilir, bugün çok kullandığımız Fransızca “sarık” anlamına gelen türban, Dönemin YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’nın Evren ile Özal arasında sıkışıp kaldığından hareketle bulduğu bir ara yoldu. Özellikle devlet üniversiteleri ile kıyaslandığında daha fazla özgürlüğün olduğu, öğrencileri için yüksek burs imkânlarına ve öğretim üyelerine sağladığı donanımlı lojmanlarına rağmen idarî personelin düşük ücretleri ve bir de sendikalaşma niyetleri ortaya çıkınca birçoğunun işsiz kalığı bir işletmeydi. “Kör ölür badem gözlü olur” edebiyatına dalmadan, Hocabey’i kendi adıma hüzünle uğurluyorum.

Hocabey’in devlet töreniyle defnedilmesinin 28 Şubat tarihine gelmesi, çadırları sökülmesi için son gün olarak uyarılan TEKEL işçilerine yaradı herhalde. Velhasıl-ı-kelam 28 Şubat, artık yılları saymazsak, ayın son günü olmasının ötesinde ülkenin zenginleşmesinin simgelerinden ilk özel üniversitenin kurucusuna veda edildiği gün oldu. Kendisine Allah’tan rahmet ve geride bıraktıklarına güzel sabır temennilerimle taziyelerimi sunuyorum.


YAZARIN TÜM YAZILARI


SDE'de 10 Şubat 2012 Cuma günü saat 15.00'da Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın katılımıyla “Global Ekonomik Kriz ve Türkiye'ye Yansımaları ” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir...
07.02.2012 11:57:15

SDE'de TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in katılımıyla “Yeni Anayasada Temel Sorunlar ve Çözüm Önerileri” başlıklı bir sempozyum gerçekleştirildi...
18.01.2012 16:50:48

SDE'de "Türkiye’de Yazılım Sektörü" konferansı gerçekleştirdi...
27.12.2011 15:57:29


<Şubat 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728291234
567891011

Org. İlker Başbuğ'un tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya