Balyoz Operasyonu ile içerisinde Kuvvet ve Ordu komutanlarının, Genelkurmay ikinci başkanlarının, Özel Kuvvetler komutanlarının ve önemli görevlerde bulunmuş generallerin, amirallerin, subayların bulunduğu emekli ve muvazzaf 70 civarında asker gözaltına alındı ve bir kısmı da tutuklandı.
Bilindiği gibi 2003 yılından itibaren tarih sırasıyla Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Eldiven, Yakamoz, Kafes, İMEP (İrtica ile Mücadele Eylem Planı) gibi darbe planlarına ait belgeler, bilgiler, ifşaatlar, iddialar ve ihbarlar 2007 yılından itibaren basınımızda kamuoyuna açıklandı. Bu çerçevede Ergenekon davası kapsamında daha öncede gözaltılar, tutuklamalar yapılmış darbe iddiaları Ergenekon iddianamelerinde de yer almıştı. Bugün yaşanan ise tamamı üst rütbeli asker kişiler olan kalabalık bir grubun soruşturmaya bir anda alınmasıdır. 1. Ordu bölgesinde hazırlıkları yapılan Balyoz Darbe Planlarına ait iddiaları içeren bilgi, belge ve dokümanların asıllarının Ergenekon savcılarına ulaşması bu zamana kadar elde edilen bulgular ile günümüze kadar süregelen ihbarlar ve iddialar, HSYK kararı ve ona destek mesajlarıyla pozisyon alan yüksek yargı ile bu duruşun arka planındaki asker katkısı; darbeci- cuntacı geleneğin darbe planlarını birbirine ekleyerek, güncelleyerek günümüzde de devam ettiği kuşkusunu kuvvetlendirmiştir.
Bu çerçevede ellerindeki bilgi, belge, doküman ve iddiaları değerlendiren Ergenekon savcıları kapsamlı bir operasyona karar vermişlerdir. Elbette önemli görevler ifa etmiş askerlerin böyle bir iddia ile soruşturuluyor olmaları fevkalade üzücüdür. Ancak demokrasiyi, hukuk devletini, halkın temel hak ve özgürlüklerini korumak sözkonusu olduğunda hiçbir makamın ve rütbenin ayrıcalığının da olamayacağını kabul etmeliyiz. Suçsuzluk karinesi herkes için geçerlidir. Beraat-ı zimmet asıldır. Ama ortaya dökülen dudak uçuklatan planlar ve iddialar araştırılmadan, soruşturulmadan toplumun güvende olması da mümkün değildir. Bütün bu ortaya dökülen dehşet senaryolarının gerçek olmadığının anlaşılması, itham edilen zevatın beraat etmesi temennimizdir. Ancak bu durum yargı sürecinin sonunda ortaya çıkabilecektir.
Bu operasyonun TSK’yı küçük düşürmek için değil onu arındırmak, yanlış yapanları ayıklamak, karargâhın elini güçlendirmek ve işini kolaylaştırmak için yapılması gerektiğini anlamalıyız. Zaten TSK’da hem askeri mahkemelerle hem de askeri şura kararlarıyla kendince zararlı unsurları bünyesi dışına atmıyor mu? Sivil mahkemelerin yetki alanına giren darbe soruşturmaları da aynı amaca hizmet etmiyor mu? Bundan rahatsızlık duyulmamalı. “İçerideki çürük elmaları istersem ben temizlerim kimseye temizletmem” yaklaşımı demokratik sistemde doğru bir tavır değildir.
Maalesef ordumuzun son 50 yıllık periyotta darbe sicili çok temiz de değildir. 27 Mayıs 1960, 9 Mart-12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 darbeleri sayısız muhtıra ve müdahaleler bunun acı örnekleridir. İçerisindeki yapısal bir zaafla hep darbeci geleneği yaşatmış, cunta oluşumlarına, muhtıra heveslerine, demokrasiye ve siyasete müdahale çabalarına yakın tarihimiz defalarca şahit olmuştur. Bu gerçeklik dikkate alındığında Türkiye’nin bugün geldiği toplumsal şartlar, darbe geleneğinin sürdürülmesini kabullenecek durumda değildir.
Türkiye’de açılımların, değişimlerin, önünü açmak, reformları sürdürmek, tam demokrasiye ulaşmak, hukukun üstünlüğü ve özgürlüklerin ileri götürülmesi için devlet bu tehditlerden kurtarılmalıdır. Askeri vesayeti sonlandırmak, orduyu asli görevi olan ülke savunmasına yönlendirmek, siyasete müdahalesine engel olmak, rütbeli demokrasiye yeter demek, darbeci geleneğe son vermek için devlet bu tedbirleri almak ve kurumsal aktörleri bütün çağdaş demokrasilerde olduğu gibi yerli yerine oturtmak zorundadır. Buna, darbeci sicilinden kurtulmak için her şeyden önce TSK’nın ihtiyacı vardır. Asker demokratik sistemde olması gereken yerde hukuk içinde, halkın iradesiyle seçilmiş iktidarın emrinde, onun siyasi ve hukuki denetiminde olmak durumundadır. Bütün Avrupa ve dünya demokrasilerindeki durumda tam olarak budur. Partileri kapatmak, hükümetlere darbe yapmak, halkını fişlemek, iç düşman yaratarak toplumsal barışı bozmak, sürekli iktidar mücadeleleri yapmak, hukuk devletiyle, demokratik değerlerle bağdaşamaz. Bu Türkiye’ye de TSK’ne de yakışmaz. Millete balyoz kaldıran her kimlerse başlarına hukukun tokmağının ineceğini bilmelidir artık.
“Ordu göreve” ancak asli görevine, yurt savunmasına, Cumhuriyeti, devleti, vatanı korumak ve kollamak her vatandaşın görevidir. Bu görev hiçbir kişinin, kurumun, kesimin tekelinde değildir. Hukuk devletinin şemsiyesinde her birey, her kurum yasalarda belirlenmiş görev ve sorumluluklarının bilinciyle hareket etmelidir. Ülkemizi, vatanımızı, birlik ve bütünlüğümüzü, temel hak ve hürriyetlerimizi, kimliğimizi, varlığımızı, özgürlüklerimizi korumanın yolu budur.
Balyoz operasyonu; bürokratik vesayeti baskılayan, demokratik hukuk devletini güçlendiren, darbeci-cuntacı oluşumlara dur diyen ‘Yeni Türkiye’nin önünü açan demokratik hukuk devleti olma yolunda ilklerin yaşandığı önemli bir kilometre taşıdır. Hiç kimsenin milletin verdiği silah gücüne güvenerek kendi hukukunu dayattığı, halkı sindirdiği, devleti zapt ettiği, iktidarı gasp ettiği, haksızlığı, hukuksuzluğu, kaba kuvveti dayattığı bir emri vakiye bu milleti artık zorlayamaz. Ya tam demokrasi ya da ‘darbe hukuku’, bunun ortası yok. Bedelini seksen yıldır ödediğimiz demokrasinin huzuruna, barışına, hukukuna ve istikrarına kavuşmak milletimizin hakkıdır artık.