Son günlerin en önemli tartışma konularından birisi şüphesiz yargı alanında yaşananlardır. Önce Anayasa Mahkemesinin askere sivil yargı yolunu açan yasayı iptali, arkasından Danıştay’ın YÖK’ün katsayı adaletsizliğini düzelten kararını ısrarlı bir biçimde ve oy birliği ile iptal etmesi, bütün bir toplumun dikkatini zaten gündemden düşmeyen yüksek yargı organlarının üzerine çekmiştir. Özellikle Danıştay’ın katsayı ile ilgili kararı, toplumun sağduyulu hemen tüm kesimlerinden tepki almıştır.
Aslında yargı dünyasında yaşananlar ne yenidir ve ne de mevzii bir şeydir. Çok gerilere gitmeye gerek yok, son 15 -20 yıl içerisinde alınan kararlara baktığımızda bir sivil darbeciliğin yargıç düzenimizle sürdürüle geldiğini görürüz. Türk siyasal tarihinin en utanç verici hareketlerinden birisi olan ve sonuç olarak da, ellerinin altındaki hukuk düzenini yaralayan 28 Şubat brifinglerini dakikalarca ayakta alkışlayanlar da sıradan vatandaşlarımız değil yargıçlarımızdı. Herhalde alkışlarının sebebi hukuk düzenimizin ve onun korumaya aldığı politik değerlerin toplumca nasıl gasp edildiğini (!) cuntacılardan öğrenmiş olmalarıydı.
Son katsayı kararı üzerinde yapılan tartışmalar genel olarak, bu kararların hukuka uygun olup olmadığı, hangi sosyal/politik yapılanışa denk düştüğü ve sorun karşısında ne yapılması gerektiği noktalarında toplanmaktadır. Kararın hukuki olup olmaması şüphesiz öncelikle hukukçuları ilgilendirmektedir. Aslında normal durumlarda hukukçu olmayanların bu nokta üzerine söz etmemeleri işi konunun uzmanlarına bırakmaları gerekir. Ne var ki öyle bir garabet yaşanmaktadır ki sıradan herkese söz düşmektedir. Mesela Anayasa Mahkemesinin “başörtüsünün serbest olması halinde bu durumun başörtüsüzler üzerinde bir baskı ortamı oluşturabileceği”, yorumu, Danıştay’ın iptal kararı için özetle “katsayıyı eşitleştirmenin, eşit olmayan vatandaşlar arasında eşitlik sağlayarak telafisi imkânsız sorunlar doğurabileceği” gibi bir gerekçesi bunun tipik örnekleridir.
Konunun sosyal/politik boyutu üzerinde duranlar sorunu sınıf bağlamında açıklamaya çalışmaktadırlar. Buna göre Türkiye’de mevcut sınıfsal yapıda egemen sınıf Marksın analizine hayli uygun bir biçimde, elinde bulundurduğu kurumları, kendisi için bir güç ve meşruiyet kaynağı, alt sınıf için ise bir baskı ve kontrol aracı olarak kullanmakta, böylece de etkinlik ve egemenliğini sürdürmektedir. Tabi bunun için de o alanın etik ve normlarına her haliyle uyma ihtiyacını duymamaktadır.
Aslında ben konuyu biraz daha farklı düşünüyorum, Türkiye’nin mevcut yapısı bir klasik sınıf bağlamından çok 19. yüzyıl kalıntısı bir kameralist ideolojiyle açıklanabilir. Sözkonusu sistem bir seçkinci- halk ikilemine dayanır. Merkezde bir seçkinci halk vardır, her ne kadar düşünce ve çıkar noktasında kendisiyle özdeşleştirdiği bir kesimle bir sınıf konumunda görünüyorsa da sınıfsal anlamda üst veya orta tabaka her haliyle yanında değildir. Yani bu yapı sosyal/ekonomik olmaktan çok siyasal/bürokrütik bir oluşumdur. Belki bürokrasi odaklı bir siyasal sınıf denebilir. Sözkonusu kameralist yapı çevreye karşı, duruma göre bir hayli katıdır. Darbelerin ve akıllara durgunluk veren müdahale planlarının sahibi asker; ülkenin barış, kalkınma, siyasi istikrar gibi beklentilerini göz önünde bulundurma ihtiyacı duymayan yargı bu seçkinci tavrı sergilemektedir.
Merkezdeki seçkinci yapının çevreye gösterdiği birkaç ana çizgisi vardır. Bunların başında halk etosu olan İslâm’a karşı duyarlılık gelmektedir. Her ne kadar din bağlamında İslâm onun da dini ise de politik arenada karşı oluşumun ideolojisidir. İkincisi şöyle veya böyle halk çoğunluğunun iradesini temsil eden iktidarlara karşı gösterilen derin bir muhalefettir. Tabi bir siyasal parti gibi yönetmeye namzet olmayan ve esasen yönetme becerisi de olmayan kurum ve kuruluşların yöneten birimlere müdahalesi telafisi zor sonuçlar doğura gelmiştir.
Olağanüstü durumlarda oluşturulmuş ve kendilerine sistemin yegâne sahipleri oldukları tembih edile gelmiş bu kurumların sisteme sahip çıkma yollarının en önemlilerinden birisi, sırf değer ve sembollerini kamusal alandan temizlemek değil, çevredeki halkın bizzat kendisinin merkeze gelip devlete ortak olmasının, imkânlarını paylaşmasının önüne geçmektir. İşte bu müdahalece girişimlerden birisi eğitim sistemi üzerinde cereyan etmektedir.
Bilindiği üzere günümüzde toplumsal dönüşümü sağlayan en önemli mekanizmalardan birisi genelleştirilmiş, yaygılaştırılmış ve bir noktaya kadar da zorunlu kılınmış eğitim sistemidir. Hiçbir sosyal etken eğitim kadar çevreyi merkeze yürütme gücünde değildir. Anladığımız kadarıyla merkezi seçkinci yapı elbette eğitimin bu gücünün bilincindeydi. Ancak o, eğitilen neslin, çevre değerlerini atacağı kanaatinde idi. Fakat öyle olmadı, edindiği pozitif bilim mantığıyla önemli değişmeler yaşadı ama değerlerini bütünüyle atmadı mümkün olduğunca onları da merkeze taşımaya başladı. Bu durum seçkinci yapıyı çileden çıkardı. “Yok, arkadaş, okulları kapattım, eğitimi de tatil ettim” diyemeyeceğine göre medeni, insani hiçbir düzende kabul edilemeyecek bir biçimde mazeretler üretti. Çevreden gelen çocukların önünü kapattı, başörtüsü gibi sembolleri taşıyanları kapıdan döndürdü. Buna bir gerekçe üretmek de yargıya düştü. Türkiye’de böylece hukuk yerine bir yasacılık süregeldi.
Bilindiği üzere en otoriter ve totaliter sistemlerde işler yasalara göre yürür. Yasa ile hukuk (ve tabi yasa düzeni ile hukuk düzeni) aynı şeyler değildir. Yasa bir ülkede genelde bilinen süreç içinde ortaya konulmuş normatif olgulardır ve biçimsel olarak bir problemi de gözükmemektedir. En azından keyfiliği perdelemektedir. Ama çıkış noktası seçkinci mantığı, onun iradesidir. Hâlbuki hukuk, Sosyolojinin önemli isimlerinden birisi olan E. Durkheim’ın da ısrarlı bir biçimde vurguladığı gibi toplum genelinin kolektif bilincinin, onun talep ve beklentilerinin bir yansımasıdır. Gözetir.
Şüphesiz Türkiye’de yargıçların kullandığı yasalar kendileri tarafından üretilmiş değildir. Üstelik her yasa düzeninde olduğu gibi ilk bakışta da bir sorun gözükmemektedir: Dil, din, milliyet, meslek ve meşrep üstü herkesin uyması gereken ilkeler vardır. Ne var ki burada iki önemli süreç, mevcut yargı düzenini toplumun bütününe ait olmaktan uzaklaştırmaktadır. Bunlardan birisi özellikle de temel hak ve özgürlüklerle ilgili yasaların başta Anayasa olmak üzere mevcut yasaların olağanüstü şartlarda, toplum iradesinin ciddi bir dahli olmadan belirlenmiş olmasıdır. İkincisi ise özellikle üst yargı organlarının hukuk dışı yorumlarıdır. Öyle ki aynı konu bir yerde eşitliğe uymadığı bir başka yerde aynı veya benzer konunun eşitleştirici olmasından dolayı iptal kararı verebilmektedir. Ülkenin en yüksek sıfatlı mahkemesinin anayasayı değiştirme hakkına ve şartlarına sahip meclisin yaptığı değişikliği yok sayması ve kendini yasa koyma mevkiinde görmesi, ülkede yargıç düzeneğini göstermektedir. Belli bir noktaya gelmiş her güç birikimi gibi özellikle üst yargı organları kendilerine göre güç ve yetki ideolojisi üretmektedirler.
Bu gün yargı dozajı gittikçe artan bir muhalefet görevi yerine getiriyor. Bu durum ilk elde toplum genelinin maslahatını düşünmek zorunda olan hükümetin işlerini zorlaştırmaktadır. Ama bu muhalefet dar anlamda bir hükümet muhalefeti değildir. Maalesef seçkinci ideolojisi açısından olumsuz bulduğu kamuoyu talebine muhalefettir. Esasen bu merkeziyetçi kurumlar genelde kendini toplumsal dönüşümün dışında görmekte, toplumu sürekli sapmayla malul bir varlık saymaktadırlar. Kararlarında çıkış noktası yargıdan çok siyasi öngörüsünün tahakkukudur. Bunu da kararlılıkla götürmektedir. Tabi bu tutumun yargının temel mantığını zorladığı hemen herkesçe görülmektedir.
Yönetici aydınların normal dönüşüm dışında kalma tutkusu hemen pek çok toplumda oligarşik bir yapıyla sonuçlanır. Bizde de 1960 darbesi sonrasında yapılan, siyasetçi-bürokrat ayrımında yüksek yargı organlarına da toplumun ve seçtiklerinin üzerinde bir oligarşik yapı kazandırılmış ve bu etkinliği artarak sürmektedir. Dolayısıyla da böylesi bir yapı ve işleyiş, yargı düzenini bir hukuk düzenine dönüştürmenin önünü tıkamaktadır.
Sonuç olarak denebilir ki hukuk sistemimizin önündeki en önemli sorun, sırf yargının bağımsızlığı değil, aynı zamanda yansızlığıdır. Bu bağlamda yargının oligarşik yapısının aşılıp bir toplumsal muhalefet alanı olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Yani sorun yasa düzeninin hukuk düzenine dönüştürülmesi sorunudur.