Afganistan:
Afganistan’da, Taliban güçlerinin yoğun biçimde konuşlanarak kontrolleri altında tuttukları bölgelerin başında yer alan Helmand Eyaleti’nde, Helmand Nehri boyunca, 15.000 Amerikan ve İngiliz askerinin başlattığı karşı harekat sürmektedir.
Harekatın başında, psikolojik açıdan hiç de istenmeyecek şekilde, atılan füzelerden birinin yanlışlıkla sivilleri vurması bir kenara bırakılacak olursa, Amerikalıların bu kez, topraktan ziyade, orada yaşayan insanların gönüllerini fethetmek görüntüsü veren stratejileri, şayet devam ederse, bunca yıldır dış ülkelerde yürütmek zorunda kaldıkları askeri operasyonlar çerçevesinde, başarısızlık yaratan yanlış uygulamalardan nihayet bir ders çıkartmış oldukları söylenebilir.
Helmand Eyaletinin en büyük yerleşim merkezi olan Marja kentine girdikten sonra, binalara, Irak’ta yaptıkları gibi Amerikan bayrağı yerine Afgan bayrağını çekmiş olmaları ve muhtaç halka hemen sağlık ve eğitim hizmeti sunmaları dahi, olumlu bir gelişme olarak kabul edilebilir.
Amerikan ve İngiliz Silahlı Kuvvetleri mensuplarının diğer ülke halklarını insan yerine koymayan kırıcı ve sert davranışları, aksine söylemler ne olursa olsun, elde edilen başarıların da gölgelenmesine neden olmaktaydı. Onların, teknolojik üstünlüklerini kullanarak, bireylere uyguladıkları insanlık dışı davranışlarına karşın, uzun yıllardır Afganistan’da görev yapan Türk askerinin insancıl ve yardımsever tutumunun yerli halk nezdinde yarattığı olumlu hava, yukarıdaki saptamanın bir kanıtıdır.
Yabancı güçlerin, mayınlı ve zor bir araziyi, yine de kısa sayılabilecek bir sürede, katederek Marja’ya girmiş olması, genelde olumlu görülse dahi, bu operasyonla amaçlanan kesin sonuca varılacağının bir göstergesi şeklinde kabul edilemez. Yabancı güçlerin, Afganistan’ın genelinde kontrolü sağlayarak işi Afganistan Güvenlik Kuvvetleri’ne devretmesi için daha önlerinde katedecekleri çok uzun bir yol vardır.
İran:
İran’ın nükleer araştırmaları bağlamında, Amerikan Yönetiminin peşinde olduğu ek yaptırımlara ilişkin uluslararası bir mutabakatın sağlanması konusunda da engeller birbirini izlemektedir. Öncelikle, Çin Hükümeti’nin ortaya koyduğu duraksama ve isteksizlik, buna karşın, İsrail Hükümeti’nin, uluslararası toplumun bir an evvel harekete geçmesi talepleri ve muhtelif ülkeler yöneticilerinden gelen birbiri ile uyuşmaz beyanlar, Obama Yönetimi’nin işini zorlaştırmaktadır.
Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Doha’daki temasları sonrası gittiği Suudi Arabistan’da, bu ülke Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal ile biraraya gelerek görüşmesinden sonra, düzenlenen ortak basın toplantısında, Prens Faysal’ın “İran’dan kaynaklanan tehdidin ilave yaptırımlardan daha acil bir çözüm gerektirdiği” [1] yolundaki beyanı da, Amerika ve AB ülkeleri açısından, yeni bir ikilemin habercisi olabilir. Aslında “acil bir çözüm” den Suudi Bakanın neyi kastettiği hususunda herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Basındaki spekülasyonlar bu konunun, kapalı kapılar ardında, Clinton ile Kral Abdullah arasında ele alındığı yolundadır. Konu açıklık kazanmadan, kesin bir şey söylemek olası değilse de, Suudilerin de İsrail gibi düşünüyor olması ihtimali ve askeri müdahale olasılığı, zayıf da olsa, başta Türkiye olmak üzere, bölge ve dünya açılarından hiç de iyi bir haber değildir. Muhtemelen, Türk Hükümeti de bunun bilinciiçinde, Başbakan Erdoğan’ın, Clinton ile Doha’daki görüşmesi sonrası, Dışişleri Bakanı Davutoğlu bugün Tahran’a gitmiş ve İranlı yetkililerle, çeşitli düzeylerde konuyu ele almaktadır.
Acil çözüm taraftarı olan Benyamin Netanyahu da, Rus Yönetiminin İran konusunda kendileri açısından olumsuz sayılabilecek bir tutum almaması için, Moskova’da, bugünlerde yoğun çaba göstermektedir.
Yunanistan ve AB:
Türkiye’nin batısında ise, Yunanistan özelinde ve Avrupa Birliği genelinde ortaya çıkan kriz, ağırlığını hissettirmeyi sürdürmektedir.
11 milyon nüfuslu Yunanistan’ın, Avrupa Birliği tam üyeliğini elde ettiği tarihten bu yana, AB çerçevesinde sağladığı büyük mali desteği hovarda bir şekilde kullanması ve ülkenin, 265 milyar Euro’luk Gayrisafi Yurtiçi Hasılasına mukabil, 300 milyar Euro gibi aşılması zor bir borç batağının içine düşmesi, hem Yunanistan’da hem de, Almanya ve Fransa gibi, başlıca AB üyesi ülkelerde büyük çalkantılara neden olmaktadır.
AB üyeliği sayesinde, kişi başına milli gelirini 23 bin Euro’ya yükseltmiş olan Yunanistan, şimdi, kriz ortamına girince, geçmişte, bütün üyelerin uymak zorunda olduğu kurallar dışı hareket ve uygulamalarını gözardı ederek, Başbakan Yorgo Papandreu ağzından, “AB’nin ülkeyi kobay gibi kullandığı” yolunda iddiaları gündeme getirmektedir. Diğer yandan, ülke genelinde, yolsuzluk ve rüşvet iddiaları, bugüne kadar göz yuman AB genelinde bile, artık ayyuka çıkmış durumdadır.
Yunanistan’ın en büyük alacaklısı, 55 milyar Euro ile Fransa; 46 milyar Euro ile İsviçre ve 32 milyar Euro ile Almanya’dır.
300 milyar Euro ile Birliğin en yüksek oranda borçlusu konumuna düşen Yunanistan’ın bütçe açığı ise GSYH’nin yüzde 12,7’si oranındadır. Papandreu, 2012 yılına kadar bu açığı yüzde 3 oranının altına düşürmek için önlemler peşindedir. Yunanistan’ın, geçmiş yıllardan bu yana, bütçe açıklarına ilişkin yanlış rakamlarla AB’yi yanılttığı anlaşılmaktadır. Bunun sonucu, AB’nin, artık kurallara uygun hareket etme zorunluluğunu kendisine hatırlatmak zorunda kalması ve bunun da, iç politika bağlamında, mevcut hükümeti zora sokması olmuştur. Şu aşamada, AB’nin kendisi bir ekonomik kriz ortamında bulunduğu cihetle, ülkeler, isteseler bile, Yunanistan’ın muhtaç olduğu acil yardımı verebilmek konumunda değildir.
Görüldüğü gibi, Türkiye’nin doğusunda ve batısında çözüm bekleyen sorunlar yumağı varlığını sürdürmekte ve bu tablo, her zamankinden daha fazla dikkatli bir dış politika izlenmesi gereğini açıkça ortaya koymaktadır..
--------------