Türk-Ermeni ilişkilerinin düzeleceği ümidi ile gerek uluslararası gerek Türk kamuoyunun bir bölümünde, büyük beklentiler yaratılarak imzalanan Türkiye ile Ermenistan arasındaki iki protokolde öngörülen hükümlerin uygulama aşamasına getirilemeyişi ile, yaklaşık bir asırdır Ermenilerle aramızda süregiden Türkiye karşıtı dayanaksız iddialarla mücadelede, çok daha zor bir aşamaya gelinmesi olasılığı yükselmiş bulunmaktadır.
Protokollerin imza edildiği aşamada, büyük olasılıkla, bu imzayı olanaksız kılmasından korkulduğu için, satırlar arasına hapsedilerek göz ardı edilen bir gerçek bugün tehlikeli bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Bu gerçek nedir? Bu gerçek, yürürlükte olan Ermenistan Anayasası ve Bağımsızlık Bildirgesinde yer alan ifadelerdir. Bağımsızlık Bildirgesi’nin 11. maddesi : “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiyesi tarafından, 1915 yılında Batı Ermenistan’da işlenen soykırım suçunun uluslararası düzeyde kabulünü sağlamak için sürdürülen çabaları destekleyecektir” hükmünü içermektedir.
Zaten, başından beri, Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbantyan gibi, Protokollere sıcak bakmayan Ermeni Diyasporası ve Ermenistan’daki siyasetçilere malzeme sağlayan bu Anayasa hükmünün doğal bir sonucu olarak, Ermenistan Anayasa Mahkemesi, 12 Ocak 2010 tarihli gerekçeli kararında, bir yandan Protokollere onay veriyormuş izlenimini yaratırken, diğer yandan, Anayasa uyarınca, soykırım iddialarının kabulünü bir ön şart olarak göstermiştir.
Kuşkusuz, bu arada, 1915 olaylarının araştırılması için, Türkiye’nin önerdiği şekilde, bir tarih komisyonu kurulması hükmü de, dolaylı da olsa, Ermenistan Anayasa Mahkemesinin engeli ile karşılaşmış bulunmaktadır.
Mahkeme, ayrıca, Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulması ve ortak sınırın açılması konularını Protokollerin geçerlilik kazanabilmesi açısından koşul haline getirmektedir.
Sonuçta, Anayasa Mahkemesinin bu kararı, her şeyden önce, Ermenistan Hükümetinin başlıca ön şartlarına bir destek oluşturduğu gibi, Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkileri bağlamında vazgeçilmezleri arasında yer alan koşulların da önünü kesmektedir.
Mahkeme, Türkiye’nin geçerliliğinden vazgeçmediği, 1921 Kars Anlaşması’nı da yok sayanların işini kolaylaştırmış olmaktadır. Zira, Ermenistan Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1996 yılından sonraki anlaşmaların geçerli olduğu yorumunu güçlendirmekte ve, sonuç itibariyle, bir kez daha, Hükümetin tezini desteklemektedir.
Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesini isteyen bir devlet adamı rolü oynayarak, Protokolleri onaylanmak üzere Parlamentoya göndermiş olsa bile, yukarıda değinilen ve Anayasa hükmü gereği olan ön şartlar ortada durdukça, her şeyden önce, TBMM’nin bu Protokollere onay vermesi, Türk milletinin temsilcilerinin, ülkenin uzun vadeli çıkarlarına aykırı bir tutum benimsemiş olmaları ile eşdeğerde sayılacak, dolayısıyla , bu onay işleminin gerçekleşmesi hiç de kolay olmayacaktır.
Gerçekten, Ermeni Hükümeti, dış ülkelere yönelik olarak vermeye çalıştığı, “uyuşmaya hazır bir yönetim görüntüsünü” sağlayabilmek için, adım adım gerçekleştirmekte olduğu diplomasi stratejisinde başarı kazanmakta ve, bu vesile ile, “uyuşmaz bir Türkiye imajı” yaratarak, ülkemizi, uluslararası düzeyde, çok zor bir konuma sokmak arzu ve azminde olduğu görüntüsünü vermektedir.
Bütün bunlar olurken, dikkatten kaçırılmaması gereken hususlar vardır: Her şeyin başında, Erivan Yönetimi, Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde 20’sini işgal etmeyi sürdürmektedir.
Aynı yönetim, aşırı bir milliyetçilik havasında, Ermenistan’ın uğrayacağı ekonomik ve siyasi kayıplar ne olursa olsun, kendi ifadelerine göre, “ulusal idealleri uğrunda her şeyi göze almaya hazır” türündeki bir retorikten de geri adım atmamaktadır.
Amerika ve Avrupa kıtaları başta olmak üzere, Dünya ölçeğinde Türkiye karşıtı faaliyetin içinde olan Ermeni Diasporasının sözde soykırım iddiaları azalmadan sürmektedir.
Ermenistan, bir yandan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu “Batı Ermenistan” şeklinde Anayasasında muhafaza ve kabul ederken, diğer yandan, Türkiye’yi “etnik temizlik ve soykırım” yapmakla suçlamayı sürdürmektedir. Bu durumda, komşu Ermenistan’la “sıfır sorunu” amaçlayan bir normalleşmeden söz etmek olası mıdır?
Belki de “aşırı bilgisizlikten” ya da kişisel ve kurumsal çıkarların ön planda tutulduğu bir “iyi niyet yoksunluğundan” ortaya çıkan “özür diliyorum” kampanyası benzeri girişimlerin ne ölçüde gerçek dışı olduğu, bu Protokoller vesilesile, bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Sınırın açılması,
a) Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkilerinin tamir edilemez boyutlara varması sonucunu getirecekse;
b) Ne Karabağ ne de sözde soykırım iddiaları bağlamında, Ermenistan’ın herhangibir yükümlülük altına girmesi bahis konusu değil ise,
Sonuç itibarile, Türkiye’nin bu Protokollerden sağlayabileceği potansiyel kazanç fevkalade sınırlı, buna karşın, omuzlarında taşımayı sürdüreceği risk faktörleri fevkalade ağır olacaktır.
Mağduriyet algısı üzerine inşa edilen Ermeni milliyetçiliği süregittiği takdirde, Türkiye ne tür bir iyi niyet gösterisinde ve ulusal düzeyde ne denli özverilerde bulunursa bulunsun, Türkiye karşıtı Ermeni eylemleri, ne yazık ki, ortadan kalkmayacaktır.