İran’ın barışçıl amaçlarla yaptığını iddia ettiği nükleer alandaki araştırma ve çalışmalara, uluslararası toplumun büyük bir bölümünün güven duymayışından ötürü ortaya çıkan durum, giderek zorlu bir ortam oluşturmaktadır.
1 Ekim 2009 tarihindeki Cenevre müzakereleri sonrası, yapılan baskılara rağmen, İran’ın yine de kabul edilebilirlik ölçüsünü kaçırmadığı pozisyonuna karşın, Güvenlik Konseyi daimi üyeleri ve Almanya’dan oluşan Altılar Grubu’nun, ABD’nin öncülüğünde yürüttüğü çalışmalar ve ilave yaptırım tehditlerinin, söylemden eyleme intikal ettiği takdirde, büyük uygulama zorlukları ile karşılaşacağı düşünülmekte idi.
Ancak İran’dan elindeki uranyumu üçüncü devletlere göndermesi konusunda, olumlu bir cevap bekleyen Batılı devletler, bu cevabın gelmeyişi ve İran’ın sürekli barışçıl amaçlarla zenginleştirdiğini iddia ettiği uranyumu yurtdışına gönderme konusunda mutabık olmadığını beyan etmesi sebebiyle, uzun zamandır tartışılan ilave yaptırımlar konusunu ciddiyet ve kararlılıkla gündeme taşımaya başladılar. Başkan Obama’nın, geçtiğimiz gün, Beyaz Saray’da yaptığı bir konuşmada, İran’a yaptırımların önümüzdeki haftalarda uluslararası kuruluşların gündemine taşınacağını açıklaması ve İran’ın nükleer çalışmalarını Dünya için büyük bir tehdit olarak vurgulaması, “Altıların”, artık diplomasi yanında zor kullanma yoluna geçtiklerini ortaya koymaktadır.
Daha önceki aşamalarda nükleer çalışmalara uygulanacak yaptırımlara karşı olan Rusya’nın, İran’a yaptırımlar konusunda sergilediği ABD ile paralel tutum, bu kararın uygulamasını kolaylaştıracak gibi görünse de, son dönemde, özellikle, ABD’nin Tayvan’a füze satması yüzünden bozulan Çin-ABD ilişkileri sebebiyle, Çin’in yaptırımlara destek vermeyerek diplomasi yollarına devam edilmesini öneren tutumu ve İran gibi, diplomasideki tüm “mahirane oyunları”, riskli de olsa, cesaretle oynayarak çok iyi manevralar yapabilen bir ülkeye yaptırım uygulanması, her türlü gayrete rağmen, güçlüğünü korumaktadır.
Son kez, İran’ın elindeki uranyumu yüzde 20 düzeyinde zenginleştirme kararını açıklamasını izleyen günlerde, uluslararası düzeydeki psikolojik hava, ister istemez, İran’ın aleyhine bir yöne kaymıştır. Kuşkusuz, bu kaymada, bir yandan kendini en üst düzeyde tehdit altında gören İsrail’in, diğer yandan Amerikan Yönetimi’nin uluslararası kamuoyu üzerinde uyguladığı baskının da rolü vardır. Örneğin, İsrail askeri makamları, 1981 yılında Irak’ın nükleer tesislerine karşı gerçekleştirdikleri başarılı hava operasyonuna atıfla, bu operasyon benzerinin İran’a karşı uygulanması için İsrail Hava Kuvvetlerinin yeterli hazırlık düzeyinde olduğunu ve uluslararası toplum ılımlı ya da sulandırılmış yaptırımlar yolunu seçerse ve diplomasinin başarısız olacağı anlaşılırsa İran’a karşı önleyici benzer bir harekata girişileceği mesajını vermektedir.
İsrail’in bu tehdidine karşın İran Cumhurbaşkanı “Yahudi devletini haritadan silecekleri” karşı tehdidinde bulunmuştur.
Açıkça görülmektedir ki, bir yandan İran diğer yandan İsrail, bu sert tutumda ısrar ettikleri takdirde, özelde Türkiye ve bölge ülkeleri, genelde dünya barış ve istikrarı açılarından risk ve tehlikeler içeren bir durum kaçınılmaz olarak karşımıza çıkabilecektir. İki ülke arasında bir savaş ihtimalini şu aşamada olası görmüyor olsak bile, çatışmaya götüren yolların, denklemdeki ilgili ülkelerce abartılı biçimde kullanılıyor olması beklentisi dahi bizleri, durumun ciddiyetine eş düşecek bir tutum içinde olmaya zorlamaktadır.