ENGLISH
30.07.2010
10.02.2010 17:38


Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şahin


CV

İslam Devrimi’nin 31. Yılında İran

1979 yılında Şah yönetimine son verilerek Şah muhaliflerinin (Humeyni taraftarı olan İslamcı kesim, Tudeh taraftarı olan solcu kesim ve Batı yanlısı olan liberaller) gerçekleştirdiği devrimle İran yeni bir yola girerek hem iç politikada hem bölgesel hem de uluslararası sistemde ciddi değişikliklerin yaşanmasına sebep oldu.

Şah’ın baskıcı yönetimine ve onun dış desteğine karşı oluşan muhalefetin gücüyle gerçekleşen devrim, Humeyni’nin ve düşüncesinin baskın gelmesiyle ilk önce her devrim gibi kendi çocuklarını yedi. Devrimde etkin rol oynayan gruplardan Tudehli solcular ve Batı yanlısı liberaller hızlı bir şekilde yeni siyasal sistemin dışına itildiler. Aslında bu hareketle devrim İslamcı özelliğini ön plana çıkartıp çoğulcu olma özelliğini yok etmiş oldu. Böylece devrim bu girişimiyle ilk ciddi hatasını yapmış oldu. 12 Haziran 2009 tarihinde İran’da yapılan başkanlık seçimlerinden beri İran’daki muhalefet hareketinin derinliklerini devrimin bu hatasına kadar götürmek mümkündür. Çünkü çoğulcu özelliğini ilk başta ortadan kaldıran devrim bir anlamda kendi iç güvenliğini muhalif hareketlerin çıkış yollarını kapatarak tehlikeye atmış oldu. 

Devrimle birlikte İran dış politikada yayılmacı (rejim ihracı) bir politikayı uygulamaya koyarken iç politikada da baskıcı bir yönetimi tercih etti. Bir anlamda devrimin galipleri dış politikada yayılmacı iç politikada ise baskıcılığı rejimin güvenliğinin gereği olarak gördü. Her geçen yıl devrim içte baskıcılını arttırırken dışta (uluslararası ve bölgesel alanda) düşman kazanmaya devam etti. 1980–88 yılları arasında Irak ve İran arasında yaşanan sekiz yıllık savaş aslında rejimi bitirme savaşıydı. Başta ABD olmak üzere Batı ve Sünni Arap yönetimleri tarafından İran’a karşı Saddam yönetimindeki Irak desteklendi. Fakat bu savaş destekçilerinin beklentilerinin tam tersi bir etki doğurdu. Bu savaşla birlikte rejim içte otoritesini daha da güçlendirdi.
 
Şunu açıkça söylemek mümkündür ki; ister seküler olsun isterse dini olsun eğer bir yönetim otoriter/totaliter ise o yönetimin barışçıl ortamda yaşaması zor olmaktadır. Otoriter/baskıcı yönetimler daha çok içte baskıcı dışta ise çatışmacı bir dil ve yöntem kullanarak varlıklarını sürdürmeye çalışırlar. İran’ın yürütmüş oluğu iç ve dış politika bu görüşü doğrulayan iyi bir örnektir. Ne zaman İran-Irak savaşı bitti ve bölgede bir barış durumu ortaya çıktı, İran’ın iç politikasında ki olumsuz gelişmeler konuşulmaya başlandı. 2009 Haziran’ından bu yana her fırsatta ortaya çıkan ve dinmeyen muhalif hareketler bunun göstergesidir. İran’daki devrimle iş başına gelen yönetim ve anlayışı 31. yılında artık hem iç politikada hem de dış politikada tıkanma noktasına gelmiş gözükmektedir. İç politikada oluşan muhalifler artık susturulamaz ve ikna edilemez bir hız kazanmış durumladırlar. Eğer muhalif hareketler ikna/tatmin edilemez ise yaşanan/yaşanacak gelişmeler sadece Ahmedinejad/Hamaney ikilisini sallamakla kalmayıp dini temelli siyasal sistemi de kurumlarıyla birlikte tartışmaya açacak gibi gözükmektedir.
 
Dış politikada ise İran son yıllarda yürütmüş olduğu nükleer faaliyetleriyle başta ABD olmak üzere Batının ve Orta Doğu’da başta İsrail olmak üzere Sünni Arap yönetimlerinin tepkilerini üzerine çekmiştir. Bu süreç Ahmedinejad’ın uranyum zenginleştirmesini yüzde 20’lere çıkarma talimatıyla daha da gergin bir hal almıştır. Bugün ABD öncülüğünde yürütülen İran karşıtı çalışmalar başta Körfez ülkeleri olmak üzere bölge devletleri tarafından da desteklenmektedir.
 
Yaşanan gelişmeler göstermektedir ki; İran yürütmüş olduğu iç ve dış siyasetle bir dönüm noktasına gelmiş gözükmektedir. Bugün, İran hem uluslararası kamuoyunun hem de bölgenin en sıcak konusunu oluşturmaktadır.
 
ABD öncülüğünde hareket eden Batı İran’ın nükleer faaliyetlerine karşı olan tavrında geri adım atmayacak gibi gözükmektedir. Tarih göstermektedir ki Batı herhangi bir gelişmeyi “hayati çıkarı” olarak tanımlıyorsa o gelişmeyi ortadan kaldırana kadar politikasını inatla sürdürmektedir ve Batı’nın bu politikası o gelişmeye sebep olan devlet için katlanılmaz bir bedel olmaktadır. İran’ın nükleer faaliyetleri konusundaki Batı-İran çekişmesi de İran’ın geri adımıyla sonuçlanacak gibi gözükmektedir.
 
İran’daki iç gelişmeler de göstermektedir ki; Haziran 2009 seçimleriyle ortaya çıkan muhalif hareketlerin istekleri karşılanmadığı zaman İran’daki iç karışıklığın durmayacağı görülmektedir.
 
Eğer İran hem iç politikadaki tıkanıklığı hem de dış politikadaki sıkışıklığı/kuşatılmışlığı aşmak istiyorsa hem iç politikada hem de dış politikada “açılım” yapması kaçınılmaz gözükmektedir. Tarihi Fars deneyimleri dikkate alındığında İran’ın bu tür bir politikayı devreye sokması hiç de ihtimal dışı değildir.

YAZARIN TÜM YAZILARI
İslam Devrimi’nin 31. Yılında İran - 10 Şubat 2010 Çarşamba 17:38
Model Komşuluk: Türkiye-Suriye İlişkileri - 08 Şubat 2010 Pazartesi 16:10


SDE, “Türkiye’de İletişimin Denetlenmesi” analizi yayınlandı...
19.07.2010 11:06:02

SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay’ın yeni kitabı “Korku ve İktidar” kitapçılarda...
09.07.2010 09:38:27

SDE "Yeni Rusya" Çalışması Yayınladı...
07.07.2010 11:11:11

"Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi" 10-12 Aralık 2010 tarihinde gerçekleştirilecektir...
28.06.2010 16:15:43


<Temmuz 2010>
PtSaÇaPeCuCtPz
2829301234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930311
2345678

Anayasa Paketinin oylanacağı referandumda ne yönde oy kullanırsınız?

Evet
Hayır


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya