Bu yıl 46.sı düzenlenen geleneksel Münih Güvenlik Konferansı (MGK), 5-7 Şubat 2010 tarihleri arasında Alman dışişleri bakanının ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Üç gün süren toplantılara her yıl olduğu gibi bu yıl da Amerika’dan-Çin’e, Pakistan’dan İran’ kadar pek çok ülkeden 300 civarında devlet adamı, asker, siyasetçi ve akademisyen katıldı. Türkiye’nin de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından temsil edildiği konferansın temel amacı, giderek daha karmaşık hale gelen küresel güvenlik sorunlarının uluslararası güvenlik camiasının temsilcileri tarafından tartışılmasına zemin hazırlamak. Konferans ilk kez 1962 yılında bir Alman yayıncı olan Ewald von Kleist tarafından organize edilmiş. Soğuk Savaş yıllarında daha çok Euro-Atlantik sorunlarının tartışıldığı bir platform iken, özellikle soğuk savaş sonrası dönemde giderek küresel bir boyut kazanmış. İsviçre’nin Davos şehri nasıl dünya ekonomik formuna dönüştüyse, Almanlar da Münih Güvenlik Konferansını “güvenlik sorunlarının Davos’u” haline getirmeyi başarmışlar.
Gerçekten de Konferans gerek üst düzey katılım bakımından gerekse tartışılan konular bakımından uluslararası politikada ve medyada olağanüstü ilgi görüyor. Dünyadaki güç kaymasının nabız atışlarını buradan izlemek mümkün. Öyle ki, son bir kaç yılda Münih’teki önemli konuşmalar bir yıl boyunca dünyanın gündemini belirlemeyi başardı. Örneğin Rus lider Putin’in 2007’de Konferansta yaptığı konuşmada açıkça ABD’yi ve NATO’yu Rusya’ya karşı yayılmacı olmak ve uluslararası politikada hukuk dışına çıkarak gayri meşru güç kullanmakla suçlamıştı. Büyük yankı uyandıran bu konuşma Rusya’nın yeniden büyük bir güç olarak tarih sahnesinde dönüşünün ilk işareti olarak okunmuştu. Nitekim bir yıl sonra Rusya Gürcistan üzerinden Batıya karşı askeri güç gösterisinde de bulundu.
2008 yılında ise Münih Konferansına Başbakan Erdoğan’ın konuşması damga vurdu. Erdoğan Avrupa ülkelerini islamafobia ile mücadeleye ve medeniyetler arası diyalog çalışmalarına destek vermeye davet etmiş ve Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkılmasının İslam ülkelerindeki uzlaşmacı grupları zayıflatarak, radikal grupları güçlendirdiğini söylemişti. Nitekim o konuşmanın üzerinden bir yıl geçmeden Gazze olayının patlak vermesi üzerine, Türkiye İsrail’e karşı en sert eleştirilerini yapmaya başladı. One minute olayının batı tarafından daha anlayışla karşılanmasının arka planında Erdoğan’ın 2008’de Münih’te yaptığı o konuşmanın önemli bir etkisi vardı. Deyim yerindeyse o konuşma, uluslararası ilişkilerde Türkiye’nim dünyaya karşı ilan ettiği bir dış politika manifestosu gibiydi. Genel kabul görmüş olmalı ki Türkiye çok zorlanmadan 151 ülkenin desteği ile 2009’da BM Güvenlik Konseyinin geçici üyesi olmayı başardı.
Güvenlik Konferansının 2009 yılındaki toplantıda ise yeni Amerikan Başkanı Obama’nın izleyeceği dış politika konusunda Başkan yardımcısı Joe Biden tarafından yapılan konuşma gündemi belirledi. Bush döneminin aksine dünya ile ilişkilerde güç politikası yerine diplomasi, diyalog ve işbirliğine dayanan bir vizyon sundu. Biden, ABD’nin dünya ile ilişkilerini yeniden tanımlayacağını (resetting the button) söyleyerek, Bush döneminin izlediği tek taraflı emperyal güç politikası yerine, uluslararası toplumun desteğini de alan çok taraflı politikalara geri dönme işaretini verdi. Gerçekten de Obama yönetimi ilk bir yılda dış politikada bu vizyona büyük ölçüde uydu. İran’dan Rusya’ya kadar pek çok sorunlu ülkeyle ilişkiler, çatışma noktasına getirmeden yürütmeye çalıştı, İsrail’i orta doğu’da dizginlemeye çalıştı; Türkiye gibi kritik bölgesel güçlerle stratejik ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalıştı. Kahire’den tüm İslam toplumlarına barış mesajı verdi.
Yukarıdaki tartışmalar bizi, Münih Güvenlik Konferansının uluslar arası politikada hem artan önemini göstermekte; hem de gelecek bir yılda yaşanması muhtemel küresel güvenlik sorunlarını ve güç mücadelelerini tahmin etme fırsatı sunmaktadır. Gerçekten de 2010 yılı Münih Güvenlik Konferansının programı incelendiğinde bize dünyanın “güvenlik gündemini” sunmaktadır. “Enerji kaynaklarının güvenliği ve güç kayması” toplantının ilk günkü panelinin ana gündemiydi. Toplantının ikinci gününde ise, Silahsızlanma ve Nükleer Silahların yayılmasını önleme antlaşmasının (NPT) geleceği ile Orta Doğuda Güvenlik ve istikrar tartışıldı. Son günde ise NATO’nun yeni güvenlik konsepti ve misyonu ile Afganistan konusu konuşuldu. İşin güzel tarafı, bu yıl Konferans sekretaryası tartışmaları internet üzerinden tüm dünyaya yayınladı. Nitekim Haiti depremi nedeniyle, Münih’e gelişini son anda iptal eden BM genel Sekreteri Ban Ki Moon da toplantı konuşmasını video-konferans yoluyla gerçekleştirdi.
Münih Konferansındaki tartışmalar bu yıl iki konu etrafında yoğunlaştı. Birincisi İran ve nükleer faaliyetleriydi. Açılış konuşmasında Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, İran'ın nükleer silahlara sahip olmasının kabul edilemeyeceğini ve bunun tüm bölgenin istikrarsız hale gelmesine neden olacağını söyledi. Dünyada nükleer silahların yayılmasının büyük bir tehlike yarattığını, bu nedenle İran'ın nükleer programının da bölgesel değil, küresel bir sorun olduğunu dile getiren Westerwelle, İran'ın nükleer programının barışçı olduğunu ispatlaması gerektiğini ifade ederek, bu ülkenin Uluslararası Atom Enerji Kurumu'yla anlaşmaya varmasının güven yapıcı bir adım olacağını kaydetti. Westerwelle, her ülkenin nükleer enerjiyi barışçı amaçla kullanmaya hakkı olduğunu ve İran ile görüşmeye her zaman hazır olduklarını, ancak nükleer silahlara sahip olmaması konusunda kesin kararlı olduklarını söyledi. Ayrıca Alman Bakan, İran'daki gösterilerin şiddet yoluyla bastırılmasını da açıkça eleştirdi.
ABD Başkanı Barack Obama'nın Ulusal Güvenlik Danışmanı James Jones ise, nükleer silahların azaltılması için yoğun şekilde çaba harcadıklarını ve El Kaide'nin yok edilmesi ve yayılmasının önlenmesi için ortak mücadelenin sürdürülmesi gerektiğini belirtti. Jones, İran’ı da açıkça uyararak, bu ülkenin tutumunu değiştirmesi gerektiğini; aksi takdirde daha ağır yaptırımları kabullenmesi gerektiğini kaydetti. Öyle anlaşılıyor ki, 2010 yılında uluslararası toplum, İran’ın nükleer faaliyetleri konusunda BM Güvenlik Konseyinde yoğun mesaiye ve yeni tartışmalara şahit olacak. Alman Bakanın beklenenden sert konuşması Obama’nın Avrupalı dostlarını İran konusunda ikna etmeyi başardığını gösteriyor. Bunun bizim için anlamı ise, son yıllarda İran’la siyasi ve ticari ilişkileri giderek artan Türkiye’nin önümüzdeki aylarda Batı (AB ve ABD) ile İran arasında zor bir tercihte bulunmaya zorlanacağıdır. ABD Savunma Bakanı Gates’in geçen haftaki Ankara ziyaretinin gösterdiği gibi, AK Parti hükümeti İran konusunda giderek daha fazla diplomatik baskı altında kalacaktır.
Son olarak, 46. Münih Güvenlik Konferansının verdiği önemli işaretlerden biri de Çin’in küresel düzlemde ekonomik, askeri ve siyasi alandaki rolünün giderek daha görünür hale geleceğidir. Nitekim bu yılki Konferansta açılış konuşmasını yapan Çin dışişleri Bakanının Tayvan’a silah satışı konusunda ABD’ye yönelik kullandığı sert ifadeler tüm dünya basınında yer aldı. Çinli Bakan Yang Jiechi toplantıda açıkça Çin’in uluslararası alanda giderek güçlendiğini söyledi ve ABD’yi de uluslararası hukuku çiğnemekle suçladı. Bilindiği üzere, 1949 Mao devriminden sonra Anakıta Çin’den kaçanların kurduğu Tayvan hükümeti Çin tarafından tanınmıyor ve Çin Tayvan’ı kendi ülkesinin bir parçası olarak görüyor. ABD ise Tayvan’ın en yakın müttefiki ve en büyük silah tedarikçisi ülke konumunda. ABD’nin Tayvan’a 6.5 milyar dolarlık silah satacağını duyurması son haftalarda ABD-Çin diplomatik ilişkilerini kopma noktasına getirmiş durumda. Ayrıca ABD’nin Uygur muhalefetini açıkça desteklemesi ve insan hakları konusunda eleştirmesi de Çin’i olağanüstü rahatsız ediyor. Dahası ABD merkezli arama motoru google’un Çin hükümetinin baskıları nedeniyle bu ülkeye karşı başlattığı eleştiri kampanyası da iki ülke arasındaki güvensizliği derinleştiriyor. Çin, Amerikan menşeli şirketlere karşı ekonomik ve ticari yaptırımlarla karşılık vermeye hazırlanıyor.
İşin temelinde ise, küresel düzlemde batıdan doğuya doğru bir ekonomi-politik güç kayması var. Çin’in açıktan ABD’yi karşısına alıcı bir tutum takınmasının ardında 2008’de başlayan ABD ve Avrupa merkezli küresel mali krizden Çin’in güçlenerek çıkması yatıyor. Batı ekonomileri tarihsel küçülme rekorları kırarken, Çin yüzde 9’luk büyümeye devam ediyor. Çin ilk kez bu yıl krize rağmen dünya ihracat rekortmenliğini Almanya’nın elinden alarak 1.2 trilyon dolarlık ihracatla birinciliğe yükseldi. ABD ise artan dış borçlar, Irak ve Afganistan savaşlarının artan mali yükü ve siyasi başarısızlıkları nedeniyle güç kaybetmeye devam ediyor. Bu şartlarda yükselen Çin, artık hem kendi yakın çevresinde hem de dünyada bir denge ve oyun kurucu ülke rolünü üstlenmeye hazırlanıyor. “Çin daha fazla küresel sorumluluk üstlenmeye hazırdır” sözü de Çinli bakana ait. Özetle, Yang Jiechi’nin 2010 Münih Konferansındaki konuşması bu anlamda Çin’in tarih sahnesine geri dönüşünün önemli bir adımı; önümüzdeki aylarda ise yaklaşan ABD-Çin gerginliğinin ilk işaret fişeği olarak okunabilir.