2009 yılının Temmuz ayından itibaren Türkiye gündeminde önemli bir yer tutmuş olan Demokratik Açılım Süreci, bir süredir adeta Balyoz darbe teşebbüsünün ortaya çıkmasının yarattığı yoğun gündemin gölgesinde kaldı. Açılım süreci içerisinde geçen altı aylık süre ise temelde söylemsel tartışmalara dayalı retorikten ibaret kalmıştı. Fakat retorik dönemi artık tamamlanmışa benziyor. Bu süreç içerisinde taraf olanlar pozisyonlarını belirlediler ve herkes eteğindeki taşı ortaya koydu.
Demokratik açılım sürecinde şu ana kadar istenilen sonuçların elde edilememesinde belirli faktörler özellikle dikkat çekti. Demokratik Açılım Süreci’ni ve son 6 – 7 ay içinde meydana gelen olayları, bu hususları dikkate alarak analiz etmek gerekir. Aksi takdirde başlangıçta büyük umutlar beslenen ve görünüş itibarıyla geniş bir mutabakatla başlayan sürecin, altı ay içerisinde ne şekilde provokasyonların kurbanı olduğunu anlamakta zorlanabiliriz. Muhalif çevrelerin açılıma karşı dirençlerinin niçin bu kadar güçlü ve sert olduğunu anlayabilmek de bir anlamda buna bağlıdır.
(1) Her şeyden önce bir demokrasi ve demokratikleşme sorunu olarak ele alınmaya başlayan Kürt sorunu ve ilgili konular, sorunun ana tema ve aktörleriyle birlikte siyasi iktidar ve güç mücadelesinin bir parçası haline getirildi. Sorunun niteliği ve çözüme dönük tez ve politika arayışları, hep bu eksenden ele alındı. Her aktör, bu süreci kendi pozisyonunu ve hâkimiyet alanını güçlendirmek için kullanma arayışı içerisine girdi.
Demokratik Açılımın başarıya ulaşması halinde sağlayacağı siyasal getiri düşünüldüğünde, bazı kesimlerin sorunun çözümü yönündeki çabaların AK PARTİ’den gelmesinden rahatsız oldukları gözlemlendi. Sanki AK PARTİ Kürt meselesini, işin siyasi getirisini, Kürt siyasi hareketleri de dâhil olmak üzere, başka siyasi partilerle paylaşmadan sadece kendisine mal etmek istiyor gibi bir izlenim doğdu. Önce diyalog ortamının oluşturulması ve ondan sonra da somut projelere geçilmesi daha gerçekçi olurdu.
Bu süreçte AK PARTİ Kürt siyasi hareketlerini kendisine rakip gördü ve bu partilere oy veren Kürt seçmenini kazanma politikası izledi. Böylece Demokratik Açılım süreci bazı çevrelerce ‘Kürtlerin oyunu alma’ politikası olarak algılandı. Bu da diğer siyasi partilerin açılıma destek vermeleri önünde önemli bir engel teşkil etti.
Dolayısıyla sorunun çözümüne yönelik gerçekçi ve samimi adımlar atmak ve politika üretmek yerine, bu süreci bir karşılıklı siyasi hesaplaşma ve açık düşürme fırsatı olarak gören kesim ve aktörler söz konusu oldu. Bu nedenle demokratik açılım sürecinde, siyasetin hemen her alanında cereyan eden bir iktidar mücadelesine tanıklık etmek mümkün oldu. Bu durum sadece Kürt sorununa çözüm arayışıyla sınırlı bir şey olmayıp; statükonun sorgulanmasına yol açacak birçok diğer alanda da karşılaşılan bir durumdu.
Neticede sürece ilişkin olarak göz önünde tutulması gereken şey, ortada bir güç mücadelesi olduğu, PKK terörü ve Kürt sorununun çözümünün mücadele alanlarından sadece birisi olduğunu, çözümün gerçekleşmesinden ziyade bu mesele çerçevesinde her güç merkezinin kendi pozisyonunu güçlendirmeyi amaçladığını hesaba katmak gerekir.
(2) Hükümet, Demokratik Açılımın bir devlet projesi olduğunu vurgulayarak süreci başlattı. Bu strateji, “Hükümetin başarıya ulaşmak için mutlaka etrafında bir devlet mutabakatı oluşturmak zorunda olduğu, aksi takdirde başarıya ulaşamayacağını bildiği” şeklinde yorumlandı. Fakat böylesine riskli, farklı alanlara hitap eden, yasama, yürütme ve yargı erklerinde ciddi mutabakat gerektiren ve adeta mayınlarla dolu bir alanda olması gerektiği ölçüde bir mutabakatın olmadığı ortaya çıktı.
Şu anda göründüğü kadarıyla, özellikle sorun ilişkin anayasa ve yasal değişiklikler gerektiren alanlarda bunu gerçekleştirmeye uygun bir kurumsal mutabakata ulaşmak çok da mümkün gözükmüyor. Zira hemen her devlet kurumu içerisinde konuya birbirine taban tabana zıt iki ayrı eğilim söz konusu gözüküyor. Dolayısıyla sorunun farklı alanlara hitap eden alternatif politika ve uygulamalar konusunda devletin bütün kurumlarıyla üzerinde uzlaştığı bir proje ve devlet iradesi ortada gözükmüyor. Ama yine de şunu vurgulamak gerekir ki en azından başlangıç aşamasında (başta Milli İstihbarat Teşkilatı olmak üzere) devletin önemli bazı kurumlarının bu süreci desteklediği ve inisiyatif aldığını da vurgulamak gerekiyor. Aksi takdirde bu açılım süreci hiçbir şekilde gündeme gelmeyebilirdi.
(3) Demokratik Açılım’ın adının başlangıçta ‘Kürt Açılımı’ olarak ifade edilmesi, çabaları bir anda Kürt meselesine kilitledi. Bütün refleksler bu nedenle harekete geçti ve gelişti.
(4) Açılım süreci, büyük hedefler öngörerek başladı ve bu da beklentilerin çok yüksek düzeyde olmasına sebep oldu. Dolayısıyla Hükümet/AK Parti, tahmin ettiğinden çok daha fazla bir yükün altına girdi. Yaşanan 6 aylık tecrübeye rağmen aynı hata hala devam ediyor. Yetkili şahıslar açılım sürecinin terörü tamamen bitireceğini ısrarla söylemeye devam ediyorlar.
Açılım sürecinin öngördüğü hedeflerden birisi, özellikle dağdan indirme projeleriyle ‘PKK’nın tasfiye edilmesi’ idi. En hararetli tartışmalar da bu eksende ortaya çıktı. “PKK’ya af mı çıkıyor?’ tartışmaları, özellikle şehit aileleri üzerinden provokatif bir biçimde yürütüldü. Bu da açılımı destekleyen kesimlerde ciddi bir moral ve motivasyon kaybına yol açtı.
Diğer taraftan hükümetin açılımın temel amaçlarından birisinin PKK’nın tasfiye edilmesi olduğunu vurgulaması, PKK’nın da kendisini savunmak ve silahlı mücadelesini meşrulaştırmak için yeni argümanlar geliştirmesine imkân sağladı. PKK’lılar ve DTP’liler bu sürecin sonuçta kendilerini tasfiye etmeye yönelik olduğunu ve belki de bunu başarabileceğini düşündüler.
DTP içerisinde ‘şahinler’ olarak ifade edilen grupla PKK içerisinde şiddet yanlısı ve sorunun çözümünü istemeyen unsurlar süreci provoke etmeye ve kabul edilmesi ya da üzerinde uzlaşılması mümkün olmayan talepler içeren bir söylem geliştirmeye başladılar. Ayrıca Reşadiye saldırısı gibi fiili eylemler de bu amaca dönük oldu. Diyaloga yakın kesimler ise, bu süreçte zayıf ve etkisiz kaldı.
(5) Demokratik Açılım sürecinin karşılaştığı en önemli sorun Mahmur kampından dönenlerin karşılanması sırasında yaşananlar oldu. Bu olumlu beklenti ve yaklaşımları bir anda adeta tersine çevirdi. Mahmur’dan dönenlerin karşılanması sırasında yaşananlar, AK PARTİ tabanı ve kadrolarıyla açılımı en ciddi boyutta destekleyen kesimler de dâhil olmak üzere, toplumun büyük bir kısmını rahatsız etti.
Bu olay, sürecin yönetiminde ciddi bir bürokratik açık olduğunu da gösterdi. Devlet bürokrasisi içerisinde açılımı benimsemeyen önemli bir kesimin olabileceği unutulmamalıdır.
(6) Kürt meselesi etrafında şekillenen demokratik açılım, AK Parti’nin kendi tabanı açısından da riskleri bünyesinde barındırıyordu. Hükümet/AK Parti demokratik açılımı her şeyden önce kendi milletvekilleri ve tabanına yeterince izah edemedi. Zira açılımda özellikle sonuç getirecek bir takım adımların atılabilmesinin anayasa ve yasal değişikliklere bağlı olduğu düşünüldüğünde, AK Parti içerisinde hiç de göz ardı edilmemesi gereken sayıda (özellikle milliyetçi eğilim ve geçmişi olanlarla ANAP geleneğinden gelenler) açılıma muhalif milletvekillerinin olduğu, açılıma yönelik başlayan eleştirilerin giderek artmaya başladığı ifade ediliyor. Açılımda somut adımlar atılmaya başlandığında bunların seslerini daha da yükselteceğini, hatta yakın bir gelecekte açıkça karşı tavır alabileceklerini tahmin etmek mümkündür.
Dolayısıyla hükümetin açılımın sürecini, amacını, hedefini ve üslubunu yeniden sorgulaması ve daha gerçekçi davranması gerekir.
(7) Tokat Reşadiye’de 7 askerimizin hain bir pusuyla şehit edilmesi olayının; Demokratik Açılım Süreci’ni sekteye uğratmayı amaçlayan provokatif bir eylem olduğu noktasında toplumun çok farklı kesimleri birleşti. Hatta bu olayla birlikte sürecin tamamen bittiğini iddia edenler oldu.
(8) KCK, Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşullarını ileri sürerek farklı şehirlerde çeşitli eylemler düzenledi. DTP’liler açılımı sadece Öcalan’a ve Öcalan’ın hapishanedeki odasının büyüklüğüne indirgediler. Bu da kamuoyunda aslında çözüm arayışında olmadıkları şeklinde yorumlandı.
Açılım, zaten DTP’nin ve dolayısıyla PKK’nın samimiyetle istediği ve destek olduğu bir süreç değildi. Zira açılım’ın özellikle ‘kimlik sorunları’ bağlamında ulaşmak istediği sonuçlar, PKK’nın ve ilişkili kuruluşlarının varlığını sorgulanır hale getirecek bir özelliğe sahiptir.
Nitekim gelinen noktada kapatılan DTP’nin yerine yeni kurulan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), ‘barış’ adına Meclis’te kalmaya ve açılımın kendisi için bittiğine karar verdi. DTP’nin sine-i millete dönmekten vazgeçerek BDP adıyla Meclis’te kalma kararı, bu partinin demokratik mücadeleden yana olduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Bunu belirleyecek olan Meclis’te olmanın sorumluluğunu yerine getirip getirmeyecekleridir.
(9) Bu süreç içerisinde Anayasa Mahkemesi’nin Demokratik Toplum Partisi DTP’yi 11 Aralık 2009’da “terör örgütüyle bağlantıları olduğu” gerekçesiyle oybirliğiyle kapatmasının açılım sürecini olumsuz yönde etkileyeceği endişesini yaratmakla birlikte, bunu Kürt hareketinin daha demokratik bir yapıya dönüşmesi açısından bir fırsat olarak görenler de oldu.
(10) Açılım sürecinde ortaya çıkan bir gelişmede ilki Nisan 2009’da Diyarbakır’da yapılan ve daha sonra bir süre ara verildiği izlenimi uyandıran PKK’nın şehir yapılanması olarak bilinen ve aynı zamanda ve esasında konfederal bir sistem modeli oluşturmayı amaçlayan KCK’ya yönelik operasyonların 2009 sonunda yeniden başlaması ve özellikle DTP’li belediye başkanlarının da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin gözaltına alınmaları oldu.
KCK, çok tehlikeli bir sürece yol açabilecek nitelikte olduğundan, bu yapılanmaya yönelik operasyonlardan, açılım adına hiçbir şekilde vaz geçilmemesi gerekir.
(11) Açılım sürecinde hükümetin en çok eleştirildiği hususların başında, bu süreci gerekli ön hazırlıkları yapmadan başlattığı iddiası geldi. Demokratik Açılım paketi, somut projeler içermedi. Süreç içerisinde neler yapılması gerektiği el yordamıyla tespit edilmeye çalışıldı. Bu nedenle AK Parti’nin somut projeler üzerinde yeterince çalışmadığı izlemi doğdu.
Bir açılım paketi beklentisi yaratıldı ve açılımı destekleyenler bir taraftan kendince yapılması gerekenleri sıralarken; diğer taraftan açılım karşıtı kesimler bu paketi toplumu tahrik edecek ve süreci AK Parti’nin aleyhine kullanacak şekilde provokatif unsurlarla doldurdu.
Bunların başında Kürtlere bölgesel özerklik verileceği ya da federatif bir yapıya geçileceği ve böylece Türkiye’nin üniter yapısının ortadan kalkacağı ve ulus-devlet niteliğinin zedeleneceği gibi tez ve iddialar geldi.
(12) Süreç içerisinde özellikle İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın mesajları süreci olumsuz etkiledi. DTP sürekli bir şekilde bu süreçte olabilecek en son şey olan PKK ve Öcalan’ın muhatap alınmasını istedi. Bu nedenle sürekli bir biçimde Öcalan’ın ve örgütün süreçten dışlandığını seslendirdiler.
Öyle ki DTP içerisindeki ‘güvercinler’ olarak adlandırılan ya da ‘ılımlı’ olarak nitelendirilen gruplar bile PKK ve Öcalan’ın muhatap alınmasını istemeleri, açılımı destekleyen çeşitli kesimlerin ve tabii ki hükümetin zihninde ciddi sorular oluşturdu. PKK ve Öcalan’ın muhatap alınması talebi, açılım sürecinin ilerlemesinde en temel engeli oluşturdu. Bunun doğal süreci olarak Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatması, hukuki anlamda daha kolay bir meşruiyet kazandı.
Diğer taraftan açılım karşıtı kesim ise, AK Parti ve hükümetin PKK ile gizli pazarlıklar içerisinde olduğu, terör örgütü ile görüştükleri tezini işlediler.
(13) Bu süreçte özellikle dikkat edilmesi gereken hususlar;
(a) Özelliklesiyasetçilerin, toplumda kutuplaşmalara neden olabilecek türden, tutum, tavır ve açıklamalardan uzak durmaları gerekir. PKK mensuplarına af, kolektif hak talepleri, anadilde eğitim, üniter devlet vb toplumsal gerilim alanlarında dengeler iyi gözetilmelidir.
Somut tanımlamalar ve net politikalar belirlenmeksizin bu konularda gündem yaratılmamalıdır. Aksi takdirde, toplumsal birlik sağlama iddiasıyla ortaya çıkan bu açılım sürecinin de gösterdiği gibi, amacının tersine toplumda keskin ayrışmalara ve çatışmalara yol açabilecek bir ortama yol açılır. Bu süreç her türlü provokasyona açık olabilir. Bu nedenle siyasetçilerin, sükûnet içerisinde davranmaları ve toplumu da buna göre yönlendirmeleri gerekir.
(b) Ülkemizde artık hemen herkes Kürt sorununun varlığını kabul etmiş durumdadır. Sorun, çözüme yönelik politikalardaki görüş ayrılıklarıdır. Fakat hem Türklerde ve hem de Kürtler arasında bu işin bir şekilde çözüme kavuşturulması gerektiği düşüncesi, aksi istikametteki görüşlere göre çok daha güçlüdür.
Son gelişmelerden ümitsizliğe kapılmadan, daha gerçekçi, en kolay yapılabilirden daha zoruna doğru aşamalı bir biçimde, zamana yayarak gerekli siyasi ve hukuki adımlar atılmalıdır.
Özellikle gerilim ve çatışmanın sokağa inmemesine dikkat edilmelidir. Bu durum çözüm istemeyen güç merkezlerinin en çok arzuladığı şeydir. Vuku bulması halinde kontrolü zor ve kimin haklı kimin haksız olduğunun herhangi bir anlamının kalmayacağı, çok kötü sonuçların olabileceği tehlikeli bir süreçtir.
Bu problem, kimsenin öbürünün aleyhine kazanamayacağı bir mücadeleden kaynaklanmaktadır. Bu mücadelenin tek kazananı hepimizin ortak düşmanı olacak; kaybedeni ise bu topraklarda yaşayan herkes olacaktır ve olmaktadır. Dolayısıyla sürecin bu aktörlerine ve topluma bunu en iyi bir biçimde idrak ettirmek gerekir.
(c) Demokratik Açılımı, sadece uluslararası konjonktürün sağladığı bir fırsat olarak görmeden, sivil siyasetin dışındaki şartların çizdiği kırmızıçizgilere hapsolmadan yeniden ele almak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devletini, sınırları dâhilinde yaşayan herkesin devleti olduğunu hissettirecek şekilde yeniden donatmak gerekmektedir. Bu nedenle, bu anlamda evrensel değerlere ters düşmeyen talepleri olan kesimlerin, her türlü demokratik ve hukuki örgütlenmelerine çekinmeden fırsat tanınmalıdır.
Büyük toplumsal sorunlar, taraflar birbirini muhatap almadan çözülemez. Bu nedenle tarafları temsil eden meşru muhatapların yaratılması gerekir. İllegal uzaklaşıp legale yönelmiş meşru muhatap yaratma sürecine yönelik politikalar denenmelidir. Geçmişte olduğu gibi bundan korkulmamalı, terörden bile daha tehlikeli görülmemelidir. Geçmişte PKK’nın siyasallaşması en büyük tehlike olarak görüldü. Hâlbuki Kürt sorunu legal ve demokratik bir zemine kanalize edilebildiği ölçüde bundan korkulmaması gerekirdi.
Önemli olan şiddeti çözüm olarak gören hareketleri sivil siyasal hareket haline getirmek; sivil siyasal hareketleri ise radikalleşmeye ve şiddete yönelmeye zorlamamaktır. Demokratik kanalların önü tıkanmamalı, mümkün olduğunca önü açık tutulmalıdır. Seçilmiş insanların toplumun en azından belirli bir kesimini temsil ettiği unutulmamalı, onlara yönelik kamuya açık her türlü eylemin onların temsil ettiği kitleyi de rencide edeceği unutulmamalıdır. Bu durumda kitlelerin sivil siyasete ve demokratik sisteme güvenleri kalmayacaktır.
(d) Son 6 aylık tecrübe göstermiştir ki açılım süreci, her ne kadar İçişleri Bakanlığı’nın koordinesinde yürütülmüş gibi gözükse de, özellikle kurumsal anlamda çok dağınık bir bürokrasi sürece müdahil olmuştur. Bu süreci yürütmekle görevli ve yetkilendirmiş, her türlü görüşmelere ve kurumsal ilişkilere elverişli sadece Başbakana karşı sorumlu bir yapılanma yoluyla tek elden yürütülmesi gerekir.
(e) Kürt meselesinin artık bir kimlik meselesi haline geldiği gerçeği sürekli göz önünde tutulmalıdır. Bu sorun artık sadece ne bir asayiş sorunu, ne bir ekonomik sorun ve ne de bir refah sorunu değildir. Kürtlerin hissettiklerini iddia ettikleri her türlü ayrımcılık, dışlanma ya da haksız muamelenin teker teker ele alınması gerekir. Sadece ekonomik sorunları çözerek bu sorunun tam anlamıyla çözümlenmesi de mümkün gözükmemektedir. Bu meseleyi bir kimlik meselesi olarak görmek gerekmektedir.
Bu nedenle olay terör sorununu fazlasıyla aşmıştır. Türklerin tamamı ve Kürtlerin önemli bir kısmının PKK’ya terörist bir örgüt olarak bakışıyla; bir takım Kürtlerin PKK’ya bakışı farklılaşmaktadır. Kürtlerin bir kısmı (toplam Kürt nüfus içerisinde yüzde 20 civarı olduğu varsayılan) PKK’yı Kürtlerin haklarının savunucusu ve Kürtlerin sorunlarını ülke gündemine taşıyan olarak görüyor. Bu da PKK’nın devlet ve Türkler tarafından sadece terörist olduğu için değil, Kürtlerden oluştuğu ve Kürtlerin haklarını savunduğu için düşman olarak görüldüğü düşüncesini yaratabilmektedir.
Dolayısıyla terör örgütüne yönelik her türlü tepki ve uygulama, bu kesimlerce Kürtlere karşı yapılmış gibi algılanabiliyor. Neticede bu süreç karşılıklı gerilim ve düşmanlıkları artırıyor ve siyasi sonuç ve süreçleri de etkiliyor. Bunu daima göz önünde tutarak, terör ve Kürt sorununun hem uygulamada ve hem de toplumsal algılamalar açısından ayrıştırılması ve ilgili kesimlerin ve bu hususların farklı şeyler olduğu konusunda bilinçlendirilmesi gerekmektedir.