ENGLISH
23.05.2012
03.02.2010 12:07


Prof. Dr. Talip Özdeş
SDE Uzmanı
tozdes@sde.org.tr
CV

Etnik Milliyetçilik-Cahiliyye İlişkisinin Analizi

Ülkemizin Yaşamakta Olduğu Önemli Bir Problem Olması Bağlamında Kavmiyetçiliğin Gerisinde Yatan Zihniyetin veya Etnik Milliyetçilik-Cahiliyye İlişkisinin Analiz

 

Bugün olduğu gibi geçmişte de İslam tarihinin başlangıcından beri kavmiyetçilik, nebevi davetin önündeki en büyük engel, bozgunculuğun zeminini oluşturan en önemli faktör olarak Müslüman toplumların baş belası olmuştur. Mekke’nin önde gelen müşrikleri, Hz. Peygamber’in davetine karşı çıkarken, onu kan bağını ve kabileye bağlılığı mahveden kişi olarak suçlamışlardır. Hâlbuki İslam akrabalık ve yakınlık bağlarına önem vermekte, söz konusu bağların korunmasını istemekte, ancak konuya ahlaki değerler ve ilkeler aracılığı ile yaklaşarak konuyu olması gereken zemine oturtmaktadır. Hz. Peygamber’in vefatından sonraki Dört Halife döneminde ve takip eden zamanlarda kabilecilik hastalığı zaman içerisinde nüksederek kardeşkanının akmasına, Müslüman toplumların güç ve kudretlerini kaybederek yıkıma sürüklenmelerine neden olmuştur.  Bugün de bu bağlamda yaşanmakta olanlar tarihin tekrarından ibaret. Gözlerimizin önündeki Afganistan ve Irak’ta yaşanan dramatik olay ve gelişmelere rağmen bir türlü ibret almayanlar, kabilecilik ve etnik milliyetçilik üzerinden siyaset yaparak yanlışlarda ısrar edenler var.
 
Emperyalizmin, Müslüman ülkelerdeki toplum kesimlerini etnik veya mezhebi farklılıklar üzerinden birbirine karşı kışkırtıp vurdurma senaryolarına alet olanlar var. DTP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından önce yine DTP tarafından adeta partiyi kapattırmak istercesine teşvik edilerek sahneye konulan provokatif sokak hareketleri ve terör içerikli eylemlerin ardından, Tokat Reşadiye’de yedi askerimizin şehit edilmesiyle meydana gelen ve bütün ülkeyi yasa boğan olaylar, malum dramatik gelişmelerin bir devamı mahiyetindedir. Birileri, söz konusu partinin kapatılmasının, doğu insanını biraz daha etnik milliyetçilik zemininde ortaya çıkan siyasi veya militarist hareketlerin safına iteceğini önceden düşünüp planlamış olmalı! Şiddet şiddeti teşvik etmekte, toplumsal uzlaşı ve barışa olan güven ve beklentiler ne yazık ki darbe almaktadır. Etnik milliyetçilik üzerinden geliştirilen şiddet ve terör vakıasına bugün gelinen noktadan bakıldığında, problemin çözümü noktasında zor bir durumla karşı karşıya bulunduğumuz anlaşılabilir.
 
Ne zaman ülkede demokratikleşme, sivilleşme, istikrar ve gelişme yönünde olumlu adımlar atılsa, hemen kitlesel kışkırtmaların, suikastların, sansasyonel olayların fitili ateşlenerek söz konusu girişimlerin önü kesilmeye, bir şekliyle engellenmeye çalışılmaktadır. Etnik anlamda yaşanılan olumsuzlukların, terörün azgınlaştırılmasının özellikle Türkiye’nin kendi bölgesinde Suriye ve Irak başta olmak üzere komşularıyla barışa dayalı ilişkiler kurduğu, İsrail’le ilişkilerini şahsiyetli bir politika üzerine oturtmaya çalıştığı, AB yolunda önemli mesafeler aldığı, ülkeler arasında kültürel, ekonomik ve politik ilişkileri geliştirme noktasında girişimler yaptığı, içeride demokrasi ve hukuk alanında önemli açılım teşebbüsleri içerisine girdiği bir dönemde yaşanması tesadüfle izah edilemez bir mahiyet arz etmektedir. Bu işe siyasi çıkar için taraf olup terör ve şiddetten beslenenlerden, zihin ve kalplerini gerçeklere kapatanlardan, tarihi ve kültürel zemininden koparak toplumuna yabancılaşanlardan problemi insani, ahlaki, hukuki ve medeni zeminde çözecek projelerle ortaya çıkmalarını beklemek beyhude olur. Ancak bu toplumun temel değerlerinden gelen sağduyusu, tarih ve kültür bilinci, farklılıklar içerisinde bir arada yaşama ve yaşatma tecrübesi, kardeşlik ve paylaşma duygusu; yine olaylar karşısında sergilediği vakar, sabır ve itidal birçok konuda olduğu gibi etnik veya mezhebi konulardaki problemleri de aşacak bir mahiyet ve derinliğe sahiptir. İyi niyetli ve samimi olunduğunda devletin ve yöneticilerin elini güçlendiren şey; hukuk, demokrasi ve insan hakları alanında gerçekleştirilmek istenen açılımları başarılı kılacak nokta aslında bu noktadır.
 
Güneydoğudaki etnik problemin oluşumunda aşiret yapısı, ağalık, yoksulluk, ekonomik gerilik, hizmetlerin zamanında yeterince ulaştırılmamış olması gibi durumların etkin olduğu söylenebilir. Şüphesiz bu durumlar belirli derecede en azından problemin katmerleşmesini teşvik etmiş olabilir. Ancak bütün bunların üzerinde önemli bir faktör daha vardır: Türkiye dahil olmak üzere Müslüman toplumların yönetici ve lider kadrolarının Aydınlanma ve modernitenin etkisiyle kendi medeniyet tasavvurlarını kaybetmeleri, tarihi ve kültürel zeminlerinden kaymalarıdır. Bu kaymayla beraber kargaşa ve savrulma mukadder olmuştur. Jön Türkler ve İttihat Terakki kadrolarının rehberliğinde geliştirilen, fıtri ve kültürel farklılıkların ortadan kaldırılmasına matuf icraatların eşlik ettiği homojen bir ulus yaratmayı amaçlayan bir tür etnik milliyetçilik, kendisine zıt ama birçok noktalarda ortak paydalara sahip başka bir tür etnik milliyetçiliğin benzinini ateşlemiştir. Farklı etnik yapıların ortak bir tarih ve kültür zemininde buluşmalarıyla oluşan Müslüman bir toplum olmamız, konuyu İslam’ın temel kaynakları açısından ele alıp değerlendirmeyi, başka tecrübelerden istifade edilse bile, problemlerimizi kendi kültür ve medeniyet çerçevemiz içerisinde kalarak çözmeyi gerektirmektedir.
 
İslam’ın temel kaynakları (Kur’an ve Sünnet) kavmiyetçiliği “cahiliye” ile ilişkilendirmiştir. Cahiliyye kavramının kendisinden türediği ‘cehl/cehâlet” kavramı, aslında birçoklarının zannettiği gibi ilmin/bilginin karşıtı değildir. Bu noktayla da ilgili olmakla beraber İzutsu’nun da vurguladığı gibi kelimenin birincil semantik işlevi, İslam öncesi putperest Arapların asabi ve patavatsız mizaçlarının anlatılmasıdır.[i] Hz. Peygamber’in ve ona iman eden Mekkeli Müslümanların Medine’ye hicretlerinden sonra meydana gelen bir olay, Hz. Peygamber’in cahiliyyeyi nasıl ifade ettiği konusunda bilgi vermektedir: Hz. Peygamber, Hicretle beraber Medine’de uzun yıllardan beri birbirine hasım ve düşman olarak yaşayan Evs ve Hazreç kabilelerini barıştırarak İslami prensipler zemininde kardeş haline getirmiştir. Bu olay Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir:
“Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.[ii]
 
Vahyin Hz. Peygamber’in eliyle tesis ettiği bu kardeşlik, nebevi davete icabet etmeyenlerin kıskançlık ve hazımsızlığına konu olmuştur. Şas ibn Kays isimli yeni dine direnç gösterme konusunda son derece inatçı yaşlı bir putperest, Evs ve Hazreç’ten meydana gelen bir grubun yanından geçerken onların dostane sohbet ve gülüşlerine şahit olunca, haset ve kin duyguları kabararak bir Yahudi genci gizlice kışkırtır. Onu söz konusu grubun yanına göndererek onlara iki kabilenin şairleri tarafından İslam öncesi dönemde etnik taassup ve hamaseti kışkırtan şiirler okutur. Bunun üzerine sohbet edenler arasında şiddetli bir atışma başlar ve içlerinden birinin, “yine mi başlayalım yani? Biz hazırız” demesi üzerine neredeyse tekrar silaha sarılıp birbirine karşı vuruşma noktasına gelirler. Bu hadise Hz. Peygamber’in kulağına gittiğinde olay yerine gelerek şöyle seslenmiştir: “Ey müminler! Nasıl oluyor da Allah’ı hatırdan çıkarıyorsunuz? Ben burada sizlerle birlik iken ve sizleri şereflendirmiş iken, cahiliye ile bağınızı koparmış, sizi küfürden çekip çıkarmış ve birbirinize dost kılmışken, yine cahiliyyenin çağrısına mı kulak veriyorsunuz?” Bunun üzerine hepsi birden düştükleri durumun şuuruna vararak birbirleriyle kucaklaşıp ağlamışlardır.[iii]
 
Kavmiyetçilik, vahiy merkezli köklü zihniyet değişimine rağmen, Hz. Muhammed’e iman eden ilk neslin bile şuuraltında gizliden gizliye varlığını sürdüren, hortlamaya hazır dinamik bir şeydir. Cahiliyye gerçekte aşiret kibrinin en şiddetli biçimde korunması, topyekûncu bir bakış açısıyla farklı olana karşı geçit vermez bir rekabet ve küçümseme ruhu ve had safhada tutkulu bir mizacın yol açtığı tüm kaba, ham ve ilkel teamülleri ifade eder. Vahyi terbiyeden uzak olup kendilerini asil olarak nitelendiren çöl Arapları, her zaman en ufak bir kışkırtma ile bir tür hamaset gösterisi olarak ileri düzeyde aşırılığa ve azgınlığa itilebilecek fevri insanlar olmalarıyla ünlenmişlerdir. Aşağıdaki ayet, cahiliye ile bu ilkellik, kabalık, fanatizm ve azgınlık arasındaki ilişkiye işaret etmektedir:
 
 “Hani inkâr edenler kalplerine hamiyeti, hamiyyete’l-cahiliyye’yi (cahiliye taassubunu) yerleştirmişlerdi. Allah ise, Peygamberine ve inananlara huzur ve güvenini indirmiş ve onların takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) sözünü tutmalarını sağlamıştı. Zaten onlar buna lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilmektedir.”[iv]
 
Ayette geçen hamiyyete’l-cahiliyye (cahiliyye taassubu), aşiret mensubunun o tahammül sınırını aşan aldırmazlığına, akıl almaz kendini beğenmişliğine, geleneksel anlayışını tehdit ettiğini düşündüğü her şeye karşı gösterdiği inat dolu direnişe yapılan bir atıftır. Cahiliyye fanatizmi olarak ifade edilebilecek bu psikolojik ve fikri durum, birçok konuda sabırsızlığı, fevriliği, kabalığı, körü körüne inatçılığı, öfke patlamasını ve intikamcılığı akla getirir. İslam öncesi Arap tarihinde sonu gelmez kan davalarını, aşiret kavgalarını ilham eden, sayısız sefalet ve felakete sebebiyet veren; Dört Halife döneminden itibaren İslam Tarihi boyunca zaman zaman nüksederek kardeş kavgalarına ve bozgunculuk faaliyetlerine zemin oluşturan işte bu koyu ve kör saplantı olmuştur. İslam, ahlaki bakımdan cahiliyye hamiyyetinin elemine edilip yerine ‘hilm’in (ağırbaşlılığın, sükûnetin, ruhun dizginlenerek insan tabiatının kızgınlık halinden korunması halinin) ikame edilmesi teşebbüsüdür. Kur’an’daki birçok ayet, ahlaki bakımdan evrensel değerleri ikame ederken, kavmiyet, kan yakınlığı ve asabiye üzerine kurulan aşiret ruhu yerine bireyi, bireyciliği öne çıkarır. Kur’an şahıslar, liderler, aşiret ve kavim yerine insanın bireysel iradesini muhatap alarak marifete, hikmet ve doğru bilgiye dayalı ilkeleri öne çıkarır. Faydacılık yerine doğruluğu, hakkaniyet ve adaleti öne çıkarır:
 
“De ki:“Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz (kabileniz), kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.[v]
 
“Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.“[vi] (4/135)
 
Kan bağı ile yakınlığa dünyadaki her şeyden daha çok saygı duymak ve aşiretin/kavmin şanı için eylemde bulunmak kabileye mensup herkesin üzerinde ittifak ettiği bir misyondu. Dureyd b. El-Şimme’nin şu mısraı kadar hiçbir şey kavmiyetçi bağlılık hissinin o derin akıldışı doğasını ifade edemez:
 
Ben Gazziye’liyim.
Eğer o (Gazziye) yolunu şaşırırsa,
Ben de şaşırırım yolumu,
Ve eğer Gazziye doğruya yönelirse,
Onunla birlikte ben de yönelirim.[vii]
 
Cahiliyyenin sosyal nizamında zayıfların ve ezilenlerin, asil olmadığı kabul edilen bir aileden gelenlerin, kavmin veya aşiretin çerçevesi içerisine girmeyenlerin kan bağı ile nesilden nesile aktarılan şan ve şereften hiçbir payları olamazdı. Halbuki Alemlerin Rabbi olan Allah, zengin-fakir, güçlü-zayıf arasında hiçbir ayırım gözetmeyen, merhameti herşeyi kuşatandır. O’nun önünde rütbe, zenginlik ve soy-sop farklılıkları gözetilmemektedir.
 
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, takvada[viii] en üstün olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”[ix]
 
Kavmiyetçi ideolojilerle yola çıkanlar, davalarına taraftar bulmak için insanların yoksulluğunu, zayıflığını, mazlumluğunu, geri kalmışlığını dillerine pelesenk etseler bile, oradan hiçbir insani projenin neşet etmesi mümkün değildir. Kavmiyeti ve etnik milliyetçiliği düşünce ve hareketlerinin merkezine yerleştiren, ideolojik hale getiren her hareket, birbirine zıt gibi görünseler bile birçok ortak noktalara ve benzerliklere sahiptirler. Bir kavmiyetçi söylem zamanla yine kendisine zıt kutup oluşturacak diğer bir kavmiyetçi söylemin de üretilmesi görevini icra eder. Ülkemiz bu tip bir oluşumun ortaya çıkardığı problemlerle uzun zamandan beri meşgul olmakta, zenginlik ve enerjisinin önemli bir kısmını bu bağlamda yaşanmakta olan problemlerin çözümüne tahsis etmektedir.
 
Bu noktaya gelişimizin öyküsü yaklaşık yüz yıllık bir sürecin sonucudur. Osmanlı’nın liderliğini yaptığı İslam dünyasının Batı karşısında aldığı mağlubiyetlerin yarattığı aşağılık psikolojisi, Osmanlı aydınlarının güven duygularını sarsmış, büyük bir fikri istikrarsızlıkla karşı karşıya getirmiştir. Söz konusu süreç, Müslüman aydınların kendilerine olan özgüven duygularını ve medeniyet tasavvurlarını kaybetmeleriyle, inanç ve fikir alanında son derece önemli bir zemin kaymasını yaşamalarıyla sonuçlanmıştır. Etnik milliyetçilik hastalığının ortaya çıkması, modernitenin etkili olduğu sözkonusu zemin kaymasıyla doğrudan ilişkili bir durumdur. Bu noktada yeni bir kimlik arayışı ile evrensel Kabul edilen Batı medeniyetine angaje olunarak aydınlanma, modernizm ve sekülerleşme zemininde tek tip homojen yeni bir ulus yaratma projesi gündeme girmiştir. Ancak böyle bir hedefin yanında dinin ve milli kültürün korunmasına olan ihtiyaç, Ziya Gökalp başta olmak üzere birtakım Osmanlı aydınlarını bütün bu farklı durumların bir araya getirilmesiyle oluşacak bir sistem arayışına yönlendirmiştir. Batı medeniyeti bütün değerleriyle evrensel Kabul edilmiş, kültürle medeniyetin arası koparılmış, etnik yapı (Türklük/Turancılık) ve dil (Türkçe) kültürün merkezine oturtulmuştur. Dine (İslam’a) gelince, kültürün oluşumunda merkezi konumundan çıkarılmış, Emile Durkhaim’in sosyolojik görüşleri temel alınarak ulusun dayanışma ruhunu ve homojen olarak tasarlanan ulus kimliğini oluşturma noktasında millet meydana getiren unsurların bileşenine indirgenmiştir. İslam, bir Müslüman için onun hayatının anlam ve gayesini belirleyen, onun düşünce ve anlayışının ana noktalarını belirleyen bir mahiyet arz etmesine rağmen, ortaya çıkan yeni anlayış kültürün ve ulus kimliğinin oluşumunda etnik yapıyı ve dili merkeze oturtmuş, böylece din (İslam) araçsallaştırılmıştır. Sözkonusu anlayışta İslam, artık Müslüman birey ve toplumun düşünce ve dünya görüşünün kodlarını belirleyen, onun kültür ve medeniyet tasavvurunu, anlam haritalarını oluşturan bir olgu olduğu için değil, sadece Emile Durkhaim sosyolojisinden hareketle izafi zeminde yapılan millet tarifinde milleti meydana getiren elemanlardan biri olarak değerlendirildiği için önemli kabul edilmiştir. Böyle bir inanışın merkezinde artık Allah’a teslimiyeti esas alan, yeryüzünde barışı, hak ve adaleti ikame etmeyi hedefleyen bir iman ve anlayış değil; kavmi yüceltmeyi, kavmiyetçi hamasetin geliştirilmesi noktasında dini bir nesne ve araç olarak gören bir anlayışın varlığı söz konusudur. Böyle bir anlayışın, zaman içerisinde yine ona alternatif başka bir etnik yapıyı ve dili merkeze alan farklı kavmiyetçilikleri uyartıp türetmesi anormal Kabul edilmemelidir. Hele kavmiyetçiliği/ulusalcılığı ideolojisinin merkezine koyan birinci oluşum, kendisine alternatif olacak kendi benzerini/ikinci oluşumu yaratmak için doğu insanını tarihinden, dininden, kültüründen, medeniyet bilincinden uzaklaştırıp sekülerleştirmek noktasında her türlü gayreti gösterip her türlü projeye imza atmış ise, durum daha anlamlıdır.
 
Problemin çözümünde kayan fikri zeminin tekrar yerine oturtulması, kaybedilen kültür ve medeniyet tasavvurunun yeniden inşasıyla, farklı etnik yapıya ve dile sahip olunsa bile, aynı tarih ve kültürü paylaşan kesimlerin bir arada yaşama bilincinin geliştirilmesi fevkalade önemlidir. Demokrasi ve hukuk alanındaki gelişmeler kadar, bu bağlamda şiddete ve teröre iltifat etmeyen, pirim vermeyen, ülkenin bütünlüğünü ve yurttaşların kardeşliğini esas alan, sloganlardan çok yapıcı ve gerçekçi projelerle öne çıkan, doğusu-batısı, kuzeyi ve güneyi ile ülke insanının tümünü kucaklayacak, problemlerine sahip çıkacak, birbiriyle buluşturup tanıştıracak sivil oluşumlara, kültürel, fikri, ekonomik ve siyasi yapılanmalara ihtiyaç vardır. Her şeyin tıkandığı bir ortamda meşru siyaset zemininde gerçekleştirilecek diyalog ve uzlaşmalar problemlerin karşılıklı anlayış içerisinde çözülmesi için gerekli platformu oluşturacaktır. Bunun için siyasetin gerçek anlamda sivilleşmesi, bütün insanlığın evrensel kabul ettiği ve bizim kültür ve değerlerimizin de öne çıkarıp teşvik ettiği ahlaki erdemler üzerine oturtulup seviye kazanması gerekmektedir. Aksi halde şiddeti teşvik edenler; siyasi çıkarlarını doğal farklılıkları kışkırtarak kutuplaştırma, düşmanlaştırma ve çatışma üzerinden gerçekleştirme gayreti içerisinde olanlar, sonuçta kendi yarattıkları canavarın kurbanı haline gelmeye mahkûmdurlar. Çekilen sıkıntılar, yaşanan acılar, ortaya konulan gerekçeler ne denli haklı olursa olsun, Jön Türkler ve İttihat Terakki’den beri etnik, dini, kültürel ve siyasi anlamda birçok problemin ortaya çıkmasına, kimlik kaybına ve yozlaşmaya neden olan bir ideolojinin yerine, yine ona benzer bir dünya görüşünden neşet eden, aynı zaaflara sahip sözde başka bir ideolojiyi yerleştirmeye çalışmak, söz konusu ideolojiyi öne çıkarıp onun üzerinden mücadele edenler dâhil hiç kimseye fayda getirmeyecek sonuçsuz bir yola girmek anlamına gelmez mi?
 
 

 


[i] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, çev. Selahattin Ayaz, Pınar Yayınları, İstanbul, tarih yok, s. 52.
[ii] Ali İmrân, 3/103.
[iii] Bk. Toshihiko İzutsu, a.g.e., s. 53 (İbn İshak – İbn Hişam, Siret el-Nebi, Yayınlayan: F. Wüstenfeld, Göttingen – 1859 -1860, I, 385 -386’dan naklen).
[iv] Feth, 48/26.
[v] Tevbe, 9/24.
[vi] Nisa, 4/135.
[vii] Bk. Toshihiko İzutsu, a.g.e., s. 84 (R. A. Nicholson, Arap Edebiyatı Tarihi, Cambridge -1953, s. 79’dan naklen)
[viii] Ayette geçmekte olan “takva” kavramı, yaratılışın anlam ve gayesini idrak ederek, Allah’a karşı duyulan derin saygı ve şükür haliyle insanı yücelten ahlaki erdemlerin içselleştirilmesini, insanı küçültecek, yaratıcı ve nimet veren Rabbi’nin rahmetinden uzaklaştıracak menfi durumlardan kaçınıp korunmayı ifade eder.
[ix] Hucurât, 49/13.

 

 


YAZARIN TÜM YAZILARI
Seçmeli Kur’an-ı Kerim Dersi - 13 Nisan 2012 Cuma 18:37
Suriye Yangını - 11 Şubat 2012 Cumartesi 16:33
Tarihten Günümüze Muharremin Hatırlattıkları - 05 Aralık 2011 Pazartesi 15:15
Yeni Anayasa, Değerler ve İlkeler - 12 Kasım 2011 Cumartesi 23:49
Somali’deki Açlık ve Terörün Perde Arkası - 12 Ekim 2011 Çarşamba 10:30
Çağa Yemin Olsun Ki! - 06 Eylül 2011 Salı 16:53
Norveç Olayının Fikri ve İdeolojik Altyapısı Üzerine - 05 Ağustos 2011 Cuma 18:02
Halkın Siyasi Partilerden Beklediği - 11 Temmuz 2011 Pazartesi 13:11
Cemaat-Siyaset İlişkisine Dair Bir Değerlendirme - 11 Haziran 2011 Cumartesi 08:38
İslam Üzerinden Tırmandırılan Şiddetle Ne Amaçlanıyor? - 16 Mayıs 2011 Pazartesi 09:29
Âlemlere Rahmet Olarak Gönderilen Peygamberin Ümmeti Olmak - 12 Nisan 2011 Salı 16:35
İslam Dünyası Siyasetini Düze Çıkarabilecek mi? - 14 Mart 2011 Pazartesi 14:45
İslam Coğrafyasına Yayılan Değişim Rüzgarı - 09 Şubat 2011 Çarşamba 17:55
Kilise Bombalama Hadisesinin Düşündürdükleri - 11 Ocak 2011 Salı 18:43
Wikileaks Belgeleriyle Ne Amaçlanmış Olabilir? - 04 Aralık 2010 Cumartesi 15:24
Cumhuriyetin Cumhurla Buluşması - 31 Ekim 2010 Pazar 14:44
Kur’an Yakma Eylemi ve Tepkiler Üzerine Bir Değerlendirme - 24 Eylül 2010 Cuma 18:24
Ramazan: İslam Algımızı Mihverine Oturtup Arınma Vesilemiz - 26 Ağustos 2010 Perşembe 11:26
Aydınlık Sabahlara Doğru - 24 Temmuz 2010 Cumartesi 17:34
Türkiye ve Terör Çıkmazı - 02 Temmuz 2010 Cuma 19:32
Siyonizmin Doğuşundan Günümüze İsrail Korsanlığı - 04 Haziran 2010 Cuma 11:04
Tecavüz ve Cinayet Olayları Neyin Göstergesidir? - 05 Mayıs 2010 Çarşamba 13:59
Değişim İradesi ve Değişimin Önündeki Engel - 19 Nisan 2010 Pazartesi 09:12
Kadın Hakları İnsan Haklarından Bağımsız Düşünülemez - 16 Mart 2010 Salı 16:22
Katsayı Düzenlemesinin İptali Kamu Vicdanına Nasıl Yansır? - 20 Şubat 2010 Cumartesi 15:30
Etnik Milliyetçilik-Cahiliyye İlişkisinin Analizi - 03 Şubat 2010 Çarşamba 12:07
Toplumsal Uzlaşı İçin Aydın Sorumluluğu - 25 Ocak 2010 Pazartesi 20:35
Çeteleşme ve Kitlesel Kutuplaştırma Olgusunun Zemininde Yatan Zihniyet ve Ahlak Problemi - 09 Ocak 2010 Cumartesi 18:19
Danıştay Kararı Hukuk’un Neresinde Duruyor? - 06 Aralık 2009 Pazar 17:52


SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya